Evlâtlarımızın Gönüllerine Neyi Miras Bırakıyoruz?

Şebnem Dergisi, Yıl: 2021 Ay: Mayıs Sayı: 202

Nûman bin Beşîr -radıyallâhu anhumâ- şöyle anlatıyor:

Babam beni Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e götürdü ve:

“–Ben, sahip olduğum bir köleyi bu oğluma verdim.” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Bu hibeyi çocuklarının hepsine yaptın mı?” diye sordu. Babam:

“–Hayır, yapmadım.” diye cevaplayınca, Peygamber Efendimiz:

“–Allah’tan korkunuz; çocuklarınız arasında adâletli davranınız!” buyurdu. Bunun üzerine babam, hibesinden döndü ve derhâl o bağışını geri aldı. (Bkz. Müslim, Hibât, 13; Buhârî, Hibe 12, Şehâdât 9)

Başka bir rivâyete göre de Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Bu bağışına benden başkasını şâhit göster.” buyurdu ve:

“–Çocuklarının sana iyilik yapmada eşit olmaları seni sevindirir mi?” diye sordu. Babam:

“–Elbette sevindirir.” cevâbını verince de:

“–O hâlde sen de (onlar arasında eşit davran)!” buyurdu. (Müslim, Hibât, 17)

Yine bir gün sahâbînin biri, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yanında oturuyordu. Bu sırada yanına küçük oğlu geldi. O da evlâdını muhabbetle kucaklayıp öptü ve dizine oturttu. Az sonra o sahâbînin küçük kızı da geldi. Adam onu dizine değil, yanına oturttu. Bunu gören Peygamber Efendimiz hemen müdâhale ederek ona:

“–Çocuklar arasında adâleti gözetmeli değil miydin?” buyurdu.

Yani Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- evlâda muhabbetini paylaştırırken de kız ile erkeğe farklı davranmamak, birini diğerine tercih etmemek gerektiğini ifade buyurdu. (Beyhakî, Şuab, VII, 468; Heysemî, VIII, 156)

Münâvî şöyle der:

“Dünya ve âhiretin intizâmı adâlete bağlıdır. Evlâtlara karşı adâlete aykırı davranmak; (kardeşler arasında) kin, buğz ve adâvete, ebeveyne karşı da bir kısmının muhabbeti, diğer bir kısmınınsa buğzuna sebep olur. Bu durumdan ebeveyne ve kardeşlere karşı haksızlıklar neş’et eder.” (Bkz. Feyzü’l-Kadîr, V, 557)

Bir tefekkür edelim…

Rabbimiz’in bizlere ilâhî bir emânet olarak ihsan ettiği yavrularımız, arkamızdan bizleri hangi husûsiyetlerimizle hatırlayacak?

Şefkat, merhamet ve muhabbetimizle mi hatırlayacak, yoksa kaba davranışlarımızla mı?

Adâletimizle mi hatırlayacak, yoksa haksızlıklarımızla mı?

Cömertliğimizle mi hatırlayacak, yoksa cimriliğimizle mi?

Affediciliğimizle mi hatırlayacak, yoksa sürekli cezâ vermemizle mi?

Onların gönül âlemlerine, muhabbeti, güzel ahlâkı, İslâm şahsiyet ve karakterini mîras bırakabilecek miyiz?

Yine evlâtlarımızın gönüllerine, kimleri komşu yapıyoruz? Onların gönüllerinde kimler var? Kimleri seviyor ve kimlere benzemeye gayret ediyorlar?

Hangi güzel hasletlerle tezyin ediyoruz onların gönül âlemlerini?

Hangi güzel duygularla süslüyoruz onların vicdanlarını?

İstikbalde fânîler nazarında iyi bir mevkîde olmaları için gösterdiğimiz gayreti, Allâh’a yakınlık kazanmaları hususunda da sergileyebiliyor muyuz?

Meselâ onların gönül dünyalarına Allah ve Rasûl’ünün muhabbetini ne kadar miras bırakabiliyoruz?

En mühimi de, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yaptığı gibi, onları merhamet ve muhabbetle terbiye edebiliyor muyuz? Zira çocukların terbiyesinde merhamet ve muhabbetin çok mühim bir yeri bulunuyor.

Nitekim Üsâme bin Zeyd -radıyallâhu anh- şöyle naklediyor:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- beni alır, bir dizine oturtur, (torunu) Hasan bin Ali’yi de öbür dizine oturturdu. Sonra bizi bağrına basıp şöyle derdi:

«Allâh’ım, bu ikisine merhamet et! Ben de onlara merhamet ediyorum!»” (Buhârî, Edeb, 22)

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kızı Fâtıma -radıyallâhu anhâ-’nın evinde kaldığı bir gün, torunları Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin, kendisinden su istemişti. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- önce Hazret-i Hasan’a su verdi. Hazret-i Fâtıma, Peygamber Efendimiz’in Hazret-i Hasan’ı daha çok sevdiği kanaatine vardı. Efendimiz ise:

“–Hayır, ilk önce Hasan su istedi.” buyurdu. (Bkz. Ahmed, I, 101)

Sonra da:

“–İkram ve ihsanlarınızla çocuklarınıza eşit muâmelede bulunun. Eğer ben birini üstün tutacak olsaydım, kızları üstün tutardım.” buyurdu. (Heysemî, IV, 153; İbn-i Hacer, el-Metâlibü’l-Âliye, IV, 69)

Unutmayalım ki güçlü toplumlar, güçlü âilelerden meydana gelir. Güçlü âileler de daha ziyâde nefs engelini aşmış, mânevî bakımdan terakkî etmiş, fazîletli annelerin eseridir.

Bunun en güzel numûneleri, hanım sahâbîlerdir. Onlar çocuklarına canlarıyla, mallarıyla fedakârlık yapmayı öğrettiler. Yavrularının gönüllerini, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in muhabbetiyle yoğurdular. Rasûlullah Efendimiz’i görmekte geciken veya O’nunla uzun zaman görüşmeyen evlâtlarını îkâz ettiler.

Nitekim Huzeyfe -radıyallâhu anh-, bir hâtırasını şöyle anlatıyor:

Annem bana:

“–Peygamber Efendimiz’le en son ne zaman görüştün?” diye sordu.

Ben de:

“–Birkaç günden beri O’nunla görüşemedim.” dedim.

Bana çok kızdı ve fenâ hâlde azarladı.

Ben de:

“–Dur, kızma anneciğim! Hemen Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yanına gideyim, O’nunla beraber akşam namazını kılayım, sonra da hem benim hem de senin için istiğfâr etmesini O’ndan taleb edeyim.” dedim… (Tirmizî, Menâkıb, 30/3781; Ahmed, V, 391-392)

Bugün de her mü’min anne-babanın vazifesi, sahâbî aşk ve heyecanıyla evlâdına Allah ve Rasûl’ünü tanıtıp sevdirmek, onların sevgisini yavrularının tertemiz gönüllerine nakşetmek olmalıdır. Hattâ bunun için vesîleler aramalıdır.

Mesela Ramazân-ı Şerîf’in bu son günlerini idrâk ederken, yine kendimizi bir muhâsebe edelim:

–Acaba geçtiğimiz Ramazan’dan bu Ramazan’a, evlâtlarımızın ibadet hayatına neler kazandırabildik?

–Onlara, âdâb-ı muâşeret ve ahlâk kâidelerini merhametle öğretebildik mi? Yoksa onları sokakların insâfına mı bıraktık?

–Yine evlâtlarımıza kulluk mes’ûliyetini ve Allah için gayretlerin ehemmiyetini kavratabildik mi?

–Dâimâ hak ve adâleti gözetmenin, fazîletli bir insan olmanın kulu Allâh’a yaklaştırdığı hakîkatini kalplerine işleyebildik mi?

–Elindekini paylaşabilmeyi, büyüklerine hürmet, küçüklerine merhamet gösterebilmeyi tâlîm edebildik mi?

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyuruyor:

“Sevgi, verâset yoluyla kazanılır.” (Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, 22)

Yani bir evlât, evde anne-babasından sevgi adına ne görmüşse, onu verâset yoluyla kendi evlâtlarına nakleder. Şayet âile ocağında merhamet ve muhabbetle büyümüş ise, suya atılan bir taşın oluşturduğu hâleler gibi, etrafına dâimâ muhabbet taşır.

Bu itibarla, henüz küçük yaşta olan yavrularımızı bilhassa Ramazan’ın bu bereketli ikliminde, irâde eğitimi kazandırmak için oruç tutmaya teşvik edelim. Yaşı çok küçük olanlara tekne orucu tutturmaya çalışalım. Hanım sahâbîlerden Rubeyyi’ bint-i Muavviz -radıyallâhu anhâ- diyor ki:

“…Biz Aşûre orucu tutardık. Küçük çocuklarımıza da tuttururduk. Mescide gider, çocuklara yünden oyuncaklar yapardık. Onlardan biri yiyecek için ağladığında, bu oyuncağı vererek onu iftar vaktine kadar oyalardık.” (Buhârî, Savm, 47; Müslim, Sıyâm, 136)

Yine yavrularımızın gönüllerinde cömertlik tohumunu yeşertmek için, hazırladığımız ikramları komşularımıza onlarla gönderelim. Onlara vermenin hazzını yaşatalım.

Cemaate alıştırabilmek için, camiye giderken veya evlerimizde kıldığımız namazlarımızda onları yanımıza alalım ve onlara hediyeler verelim.

Çocukların mânevî terbiyesi hususunda İmâm-ı Gazâlî Hazretleri’nin şu ifadeleri de mühim esaslar ihtiva ediyor:

“Çocuk, Kur’ân-ı Kerîm’i ve bir kısım hadîs-i şerîfleri, iyi insanların hikâye ve hâllerini öğrenmelidir ki, kalbinde sâlih kimselerin sevgisi yeşersin.”

Şunu unutmayalım ki, evlâtlarımızın fânî istikbâlleri için gösterdiğimiz gayreti ebedî istikbâlleri için de gösteremezsek, onların gönüllerini ilâhî hakîkatlerden mahrum bırakırsak, bu hem kendimize hem de yavrularımıza yapacağımız en büyük kötülüktür.

Rabbimiz, evlâtlarımızın gönüllerine sevdiği ve râzı olduğu güzel hasletleri kazandırabilmeyi, onları İslâm şahsiyet ve karakteriyle yetiştirebilmeyi cümlemize lûtf u keremiyle ihsan buyursun.

Âmîn!..