Aziz Mahmud Hüdâyî (rahmetullâhi aleyh) -31-

Hak Dostlarından Hikmetler

Altınoluk Dergisi, 2024 – Nisan, Sayı: 458

Hüdâyî Hazretleri buyurur:

Aç gözün gafletten uyan,
İbadet eyle her zaman,
Receb, Şâbân u Ramazan,
Mübârek aylardır gelen…

[Cenâb-ı Hak 24 saatlik bir gün içinde seher vaktine, 7 günlük hafta içinde Cuma gününe ayrı bir kıymet ve husûsiyet bahşettiği gibi, senenin 12 ayı içinde de Ramazân-ı Şerîfʼe müstesnâ bir fazîlet ihsân etmiştir.

Receb ve Şâbân ayları, Ramazân-ı Şerîfʼe hazırlık dönemiydi. Şimdi ise; ibadet, tâat, tevbe, istiğfar, infak gibi sâlih amellerle Hakkʼa yaklaşmanın en feyizli iklimi olan Ramazân-ı Şerîfʼi idrâk ediyoruz. Mânevî bir hazine değerinde olan bu mübârek zamanı, gafletle ziyan etmeyelim. Cenâb-ı Hakkʼın lûtfettiği bu kıymetli vakitleri, yine Oʼnun rızâ ve muhabbetini celbedecek olan, en kıymetli amellere sarf edelim.

Mevlânâ Hazretleri;

“(Gâfil) insan, kendisini ucuza sattı. O, çok kıymetli atlas bir kumaş gibiydi; tuttu, kendini (âdî) bir hırkaya yamadı.” buyurur. Paha biçilmez bir değeri bulunan Ramazân-ı Şerîfʼin gün ve gecelerini, nefsânî ve süflî meşgalelerle israf etmek de, böylesine ağır bir takdir hatâsına düşmek demektir.

Ramazan gecelerini; ekran başında eğlence programları izlemek, internette vakit harcamak yerine; teravihler, mânevî sohbetler, zikrullah, salevât-ı şerîfe, tevbe-istiğfar, tefekkür, Kurʼân tilâveti, teheccüd gibi, mâneviyâtımızı kuvvetlendirecek sâlih amellerle ihyâ edelim.

Unutmayalım ki Ramazân-ı Şerîf, riyâzat ve takvâ mektebidir. Cenâb-ı Hakkʼa yakınlık ve muhabbeti artırmanın en bereketli mevsimidir. Bu mânevî kazanç mevsiminde, âdeta teyakkuz hâlinde bir kulluk gayretine girelim ki, ondan lâyıkıyla istifade edenlerden olabilelim. Zira bereketli nisan yağmurlarının üzerinden akıp gittiği taşlık-kayalık zeminlere, çok bir faydası olmadığı gibi, bu rahmet ve mağfiret iklimine bîgâne kalarak ondan istifade etmemek de büyük bir hüsran ve pişmanlık sebebidir.

Bunun içindir ki Hak dostları bu mübârek ayı ihyâ edebilmek için ellerinden gelen bütün gayreti sarf etmiş, fakat yine de ondan lâyıkıyla istifâde edememe endişesi içinde, Cenâb-ı Hakkʼın af ve merhametine sığınmışlardır. Nitekim Câfer-i Sâdık Hazretleri Ramazan ayının son günlerinde şöyle duâ ederdi:

“Ey Ramazan’ın Rabbi olan ve Kur’ân’ı indiren Allâh’ım! İşte bu, kendisinde Kur’ân’ın indirildiği Ramazan ayıdır ve artık bitmek üzeredir. Yâ Rabbi! Bütün günahlarım affedilmeden fecrin doğmasından veya Ramazan’ın çıkıp gitmesinden, Senʼin merhametine sığınırım!..”

Velhâsıl, tevbelerin en makbul zamanı olan ve sâlih amellere kat kat fazlasıyla ecir ihsân edilen Ramazân-ı Şerîfʼin her ânını, ebedî kurtuluşumuz için bir ganimet bilelim. Nasıl olsa seneye bir daha gelir diyerek, tevbe ve sâlih amelleri tehir etme gafletinden, titizlikle sakınalım. Zira Ramazân-ı Şerîf, belki seneye bir daha gelir ama, ona kimin erişip erişemeyeceğini, yalnızca Allah Teâlâ bilir.

Bunun için büyükler; “Yarın yaparım diyenler helâk oldu!” buyurarak, bugünlerin kadr u kıymetini bilmemiz gerektiğini ısrarla vurgulamışlardır.]

Hüdâyî Hazretleri buyurur:

Şerʻ-i pâki başa hoş tâc edelim,
Sünnet-i Ahmedʼi minhâc edelim,
Âlem-i mânâya mîrâc edelim,
Geldi hoş lûtf ile şehr-i Ramazan…

“Cenâb-ı Hakkʼın tertemiz şerʼî hükümlerini gönül hoşluğuyla baş tâcı edelim. Hazret-i Ahmed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼin Sünnet-i Seniyyeʼsini kendimize en doğru yol edinelim de mânâ âlemine mîrâc edelim. Zira Cenâb-ı Hakkʼın hoş bir lûtfu olan Ramazân-ı Şerîf geldi…”

[Ramazân-ı Şerîf;

‒Bir sene boyunca yapıp ettiklerimizi İslâm ile mîzan etme mevsimi.

‒Hâlimizi, ahlâkımızı, ibadet ve muâmelâtımızı, mânevî vaziyetimizi Kurʼân ve Sünnet aynasında seyredip hatâ ve kusurlarımızın telâfisine yönelme, hâlimizi ıslah için azimle besmele çekme mevsimi.

‒Kurʼânʼın canlı bir tefsiri olan Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼi yakından tanıma mevsimi.

Bu mübârek mevsimin mânâ iklimine girerek ondan lâyıkıyla müstefîd olabilmek için, nefislerimizi ciddiyetle hesaba çekmemiz elzemdir. Bilhassa Ramazân-ı Şerîfʼte düşünmeliyiz ki;

‒Acaba Allah Rasûlüʼnün yanında olsaydım, benim hâlimi, ibadet ve muâmelâtımı, ahlâkımı hoş görür müydü?

‒İş hayatımdan, âile hayatımdan, evlâtlarımı yetiştirme tarzımdan hoşnut olur muydu?

‒Yakın ve uzak çevreme karşı davranışlarımdan, beşerî ve içtimâî münâsebetlerimden memnun kalır mıydı?

‒Kurʼân-ı Kerîmʼle meşguliyetimin seviyesini yeterli bulur muydu? Yoksa bu hususlardaki hatâ, kusur ve noksanlıklarım sebebiyle -Allah korusun- Oʼnun gül yüzünü soldurup rakik kalbini mahzun mu ederdim!?.

Şunu unutmayalım ki Ramazân-ı Şerîf, her şeyden evvel Kurʼân-ı Kerîm ile şeref bulmuş olan müstesnâ bir aydır. Dolayısıyla bu mübârek ayda hatâ ve kusurlarımızdan arınıp mânen tekâmül edebilmek için, Kurʼân-ı Kerîmʼe daha çok teksif olmalıyız. Kurʼânʼın sadece tilâvetiyle yetinmeyip onun bize tâlim ve telkin ettiği takvâ hassâsiyetini düstur edinmeli, helâl-haram ölçülerine riâyet etmeli, şefkat, merhamet, cömertlik, nezâket ve zarâfet gibi güzel hasletlerle müzeyyen hâle gelmeliyiz. Yine onun yasakladığı gurur-kibir, riyâ, haset, hayâsızlık ve iffetsizlik gibi bütün çirkin hâl ve davranışlardan da titizlikle sakınmalıyız.

Velhâsıl Kurʼânʼın tefekküründe derinleşmeli, ahkâmıyla âmil olup, ahlâkıyla kemâle ermeye gayret göstermeliyiz.

Zira Kurʼân, azîzdir, kerîmdir; indiği her yere kıymet, bereket ve izzet bahşeder. Bu hakîkate binâen, ârif bir zât şöyle demiştir:

“Kur’ân-ı Kerîm’i Cebrâil -aleyhisselâm- indirdi, meleklerin en fazîletlisi oldu.

Kur’ân-ı Kerîm, Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e indi. O, kendisinden önceki ve sonraki bütün insanların seyyidi oldu.

Kur’ân-ı Kerîm, Ümmet-i Muhammed’e indi. O ümmet, ümmetlerin en hayırlısı oldu.

Kur’ân-ı Kerîm, Ramazan ayında indi. O ay, on bir ayın sultanı oldu.

Kur’ân-ı Kerîm, Kadir Gecesi’nde indi. O gece, içinde Kadir Gecesi bulunmayan bin aydan daha hayırlı oldu.

Eğer Kur’ân-ı Kerîm, senin de kalbine ve hayatına inerse, şüphesiz ki insanların en hayırlılarından olursun!”

Demek ki bizler de Hak katında kıymet kazanmak istiyorsak, Kurʼân-ı Kerîmʼi âdeta başımıza tâc etmeli, onun istikâmetinde bir hayat yaşayıp yaşatmanın derdinde olmalıyız.

Diğer taraftan, yine Ramazân-ı Şerîfʼin mânâ iklimine girebilmek için, onun ibadet hayatını da takvâ hassâsiyetleri içinde yaşamaya gayret göstermeliyiz.

Meselâ namaz müʼminin mîrâcı olduğu gibi, diğer ibadetler ve bilhassa Ramazanʼın alâmet-i fârikası olan oruç da bir gönül mîrâcıdır. Zaten “oruç” kelimesi de “urûc”dan gelir ki “mîrâc” ile aynı köktendir. Dolayısıyla bize mânen mîraç yaşatacak ve Cenâb-ı Hakkʼa kalben yakınlığımızı artıracak bir namaz için, nasıl ki tâdil-i erkân ve huşû şartlarına riâyet etmek gerekiyorsa, orucumuzu da zâhirî ve bâtınî usûlüne uygun bir şekilde tutmalıyız ki, bizimle Cehennem arasında bir kalkan olan, makbul bir oruç olsun.

Bunun için evvelâ hâl ve davranışlarımıza çekidüzen vermeli, sadece midemize değil, bütün uzuvlarımıza oruç tutturmalıyız. Bilhassa dilin âfetlerinden olan gıybet, dedikodu, yalan, iftira ve boş sözlerden titizlikle sakınmalıyız. Zira oruçta ağzımıza bir şey girmemesine dikkat ettiğimiz gibi, ağzımızdan çıkan bütün kelimelere de dikkat etmeli, Hazret-i Mevlânâʼnın tâbiriyle “sözün maskarası olmak”tan kendimizi korumalıyız.

Âyet-i kerîmede buyruluyor:

“İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında onu gözetleyen, yazmaya hazır bir melek bulunmasın!” (Kāf, 18)

Unutmayalım ki, bu dünyada yapıp ettiklerimiz gibi, ağzımızdan çıkan iyi veya kötü bütün sözlerimiz de amel defterlerimize büyük bir îtinâ ile kaydedilmektedir. Nitekim âhirette amel defterleriyle karşılaşan mücrimlerin yaşayacakları korku ve şaşkınlık, âyet-i kerîmede şöyle beyân edilmektedir:

“Kitap ortaya konmuştur: Suçluların, onda yazılı olanlardan korkmuş olduklarını görürsün. «Vay hâlimize!» derler, «Bu nasıl kitapmış! Küçük-büyük hiçbir şey bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsini sayıp dökmüş!» Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır…” (el-Kehf, 49)]

Hüdâyî Hazretleri buyurur:

Kadr-i vaslın kim ede mîrâcını,
Urunur lâ-büd saâdet tâcını.
Sen esirge kulların muhtâcını,
Lûtf ile ihsânın ayıdır Senʼin…

“Hakkʼa vuslat gecesi olan Kadir Gecesiʼnin mîrâcını kim gönül dünyasında yaşarsa, muhakkak ki ebedî saâdet tâcını başına takmış olur. Yâ Rabbi, Sen muhtaç kullarını merhametinle koru ki, bu ay Senʼin lûtuf ve ihsânının coştuğu aydır…”

[Kadir Gecesiʼni mîrâc ufkunda, yani Cenâb-ı Hak ile kalben beraberlik ikliminde idrâk ve ihyâ edebilenler, hiç şüphesiz ki muazzam bir nîmet ve saâdete nâil olurlar.

Kadir Gecesi, bizlere evvelâ Rabbimizʼin cömertliğini hatırlatmaktadır. Zira herkes kendi şânına göre bir ikram ve ihsanda bulunabilir. Bir geceye bin aydan, yani yaklaşık otuz bin geceden daha hayırlı bir fazîleti ihsân etmek, şüphesiz ki Cenâb-ı Hakkʼın kullarına olan cömertliğinin de azametini ortaya koymaktadır.

Evvelâ bunun şükrânesi sadedinde, bu mübârek geceyi, Cenâb-ı Hakkʼa karşı çok daha büyük bir muhabbetle, şevkle, ibadet iştiyâkıyla ihyâ etmeye gayret göstermeliyiz.

Ayrıca Kadir Gecesi, Cenâb-ı Hakkʼın Habîbʼine duyduğu eşsiz muhabbetin bir tezâhürüdür. Zira kaynaklarda, geçmiş peygamberlere ve ümmetlerine de Kadir Gecesi gibi muazzam bir ilâhî ikramın bahşedilmiş olduğuna dair, herhangi bir kayda rastlamıyoruz.

Yine Kadir Gecesi, Cenâb-ı Hakkʼın Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼe olan muhabbeti hürmetine, ümmet-i Muhammedʼe büyük bir lûtfudur. Dolayısıyla hem böyle bir geceyi ihsân ettiği için Rabbimizʼe hamd ve şükretmeli, hem de bu nîmete vesîle olduğu için Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼe olan hürmet, muhabbet, sadâkat ve itaatimizi artırmalıyız.]

Hüdâyî Hazretleri buyurur:

Her kim ki katreden bahre erişti,
Kapıdan bakarken sadra erişti.
Hüdâyî, şüphesiz Kadrʼe erişti,
Hakkʼın ihsânına erip gelenler…

“Her kim ki bir damlayı vererek koskoca bir deryayı elde eder, kapı hizmetine bakarken sadrâzamlık gibi yüksek bir mevkîye erişmiş sayılır. Ey Hüdâyî, kimler (güzel bir kullukla) Cenâb-ı Hakkʼın ihsânına erebilmişse, şüphesiz gerçek Kadrʼe erenler (Hak katında kadr u kıymet kazananlar) da onlardır…”

[Kadir gecesini ihyâ ederek, bir gecede bin ayın ecir ve fazîletine ulaşan bir kul, âdeta damlayı vererek deryayı kazanmış gibi büyük bir nîmet ve mazhariyete ermiş olur. Şüphesiz ki bu durum, âdeta kuyudaki Yusufʼun Mısırʼa sultan olması gibi, kulun mânevî derecesini muhteşem bir ufka yükseltir.

Kadir Gecesiʼni ihyâ etmekten murâd, nasıl ki Cenâb-ı Hakkʼın rızâsına ermekse, rızâ-yı ilâhîyi tahsîle medâr olan her sâlih amel de, bir nevî Kadrʼe ermek mâhiyetindedir.

Bunun içindir ki; “Her geceyi Kadir, her gördüğünü Hızır bil!..” buyrulmuştur. Yani kulun Hak katında kadrini âlî kılacak bir amel, yerine göre, bir Kadir Gecesi’nin ihyâsına denk olabilir. Tıpkı Molla Câmî’nin; “Öyle bir gönül al ki hacc-ı ekber olsun!” buyurduğu gibi…

Şu kıssa, bu hakîkati ne güzel îzah etmektedir:

“Tezkiretü’l-Evliyâ”da nakledildiğine göre, tâbiînden âlim, fâzıl, muhaddis ve sûfî bir zât olan Abdullah bin Mübârek Hazretleri, haccı îfâ ettikten sonra Mekke Harem-i Şerîf’inde yakaza hâlinde (uyku ile uyanıklık arasında) iken, semâdan iki melek iner. Biri diğerine:

“–Bu sene 600.000 kişi haccetti. Hepsinin haccı, Şam’da Ali bin Muvaffak ismindeki bir ayakkabı tamircisinin sâlih ameli hürmetine makbul oldu. Bu kişi hacca gitmeye niyet etti, lâkin gidemedi. Onun yaptığı bir amel hürmetine bu kadar hacının haccı kabul edildi.” der.

Bunu duyan Abdullah bin Mübârek Hazretleri, hayret ve merak içinde kalır. İlk kervanla Şam’a gider. O zâtı bulup;

“–Sen hacca gitmediğin hâlde ne amel işledin?” diye sorar.

Ali bin Muvaffak, Abdullah bin Mübârek gibi büyük bir zâtı karşısında görünce önce çok şaşırır, heyecana kapılır. Biraz sâkinleştiğinde ise şöyle anlatır:

“–Otuz senedir hacca gitmeyi arzu eder dururdum. Eskicilikten[1] 300 dirhem para biriktirdim. Hac yolculuğuna niyet ettim. Hâmile karım:

«–Komşudan et kokusu geliyor; bana bir parça et ister misin?» dedi.

Komşuma gidip durumu anlattım. Komşum ağladı:

«–Yedi gün oldu ki, çocuklarım açtır. Yolda ölü bir hayvan buldum. Ondan bir parça kestim. Şimdi onu kaynatıp çocuklarımı avutuyorum. Helâl bir gıda bulamazsam, mecburen onu yedireceğim. İsterseniz vereyim, fakat bu kaynayan et, çocuklarıma ölümle burun buruna geldikleri için helâl, size ise haramdır.» dedi.

Ali bin Muvaffak devamla:

“–Bunu duyunca, sanki içimden bir parça koptu. Bin bir zorlukla biriktirdiğim 300 dirhemi ona verdim;

«Yâ Rabbi, hac niyetimi kabul et!..» diye Rabbime ilticâ ettim.” der.

Bunun üzerine Abdullah bin Mübârek:

“–Rabbim, bana rüyâda doğruyu bildirmiş!” buyurur.

Burada bir yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için şunu da ifade edelim ki; bu nevî fazîlet misalleri, kulu hac sevâbı gibi büyük bir ecre eriştirse de, aslâ hac farîzasının yerine ikāme edilemez. Bir mü’min, ne kadar hayır-hasenat yapmış olursa olsun, imkânını bulduğunda, yine hac vazifesini yerine getirmekle mükelleftir.

Diğer taraftan, bir pınar başında oturarak, gelip geçene su ikram etmek sevapsa da, o suyu çölde susuzluktan ölmek üzere olan bir insana ulaştırmak; kulu, hayat kurtarmak kadar büyük bir ecre, belki hacc-ı ekber yapmış gibi veya Kadir Gecesi’ni ihyâ etmiş gibi muazzam bir sevâba nâil edebilir.

Esâsen Ramazân-ı Şerîf’in gönüllere kazandırmak istediği en büyük hassâsiyetlerden biri de; garip ve kimsesizlerin, mazlum ve muzdariplerin hâlinden anlamak, komşusu açken tok yatamamak, üşüyen varken ısınamamak, candan ve maldan fedakârlıklarla mahzun yüreklere şifa ve rahmet olmaktır.

Bu sene Gazze’de devam eden İsrail katliamları sebebiyle, buruk bir Ramazan geçiriyoruz. Ümmetçe büyük bir felâketle imtihan edildiğimiz bu mahzun Ramazân-ı Şerîf’te, bizler sahurlarımızı yapıp iftarlarımızı açarken, doğru dürüst bir sahur da iftar da yapamadan oruç tutan, bombalanmış câmilerin yıkıntılarında teravih namazına devam eden, her an şehid olmaya hazır bir ruh asâletiyle ümmete ders veren milyonlarca Gazzeli kardeşlerimizi unutmayalım. Onlar için bilhassa seherlerde samimî gözyaşlarıyla duâlar edelim. Ümmet olarak Gazzeli kardeşlerimizi katliamdan kurtaramadığımız için, âcizlik, noksanlık ve kusurlarımız sebebiyle bol bol tevbe-istiğfâr edelim. Mazlum ve muzdarip kardeşlerimizin selâmeti için; elimizden, dilimizden, gönlümüzden gelen hiçbir hayrı esirgemeyelim. Ne imkânımız varsa onlar için seferber edelim. Zâlimleri boykot etmeyi bırakmayalım; bu hususta en ufak bir tâviz vermeyelim.

Unutmayalım ki Ramazân-ı Şerîf, aynı zamanda bir infak mevsimidir. Ecri en büyük sadaka da Ramazân-ı Şerîf’te verilendir.[2] Zekât, dînen zengin sayılan müʼminlerin yapması gereken infâkın asgarî ve mecburî kısmıdır. Hâlbuki ihtiyaç ve zaruretlerin had safhaya ulaştığı zaman ve mekânlarda, bu kadar bir infakla yetinmeyip çok daha fazla cömert olmamız gerekmektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmelerde şöyle buyuruyor:

“…Sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: «İhtiyaç fazlasını…»” (el-Bakara, 219)

“Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) infâk etmedikçe «birr»e (îman, ibadet ve ahlâkta hayrın kemâline) eremezsiniz. Her ne infâk ederseniz, Allah onu hakkıyla bilir.” (Âl-i İmrân, 92)

Bugün İslâm âleminde pek çok bölge âdeta bir yangın yeri hâlinde. Bu sebeple büyük bir infak seferberliğine ihtiyaç var. Dolayısıyla, imkânı olan kardeşlerimizin, zekâtın yanında hayır-hasenatlarını artırmaları da elzem. Zira zekât, normal bir zamanda ihtiyaç sahiplerinin korunup gözetilmesine dâir ilâhî bir emirdir.

Hâlbuki bugün, başta Gazze olmak üzere, Sudan’ın, Yemen’in ve daha nice bölgelerdeki din kardeşlerimizin içler acısı hâli ortadadır. Böyle bir zamanda, sadece farz olan zekâtla yetinmemek îcâb eder. Unutmayalım ki muhtaç ve muzdarip kardeşlerimizin yerinde biz olabilirdik, onlar da bizim yerimizde olabilirlerdi. Nitekim vaktiyle aziz vatanımız da böyle bâdireler yaşadı. O vakit İslâm âlemi, bizler için takdîre şâyan nice infak ve fedakârlık numûneleri sergiledi.

Meselâ 1913’te Osmanlılar Balkanları kaybederken Hindistan’da Cevher Kardeşler ve İslâm Teşkilâtı’nın başkanları sürekli mitingler yaptılar ve bütün müslümanları Osmanlı’ya yardıma çağırarak, zekât ve infaklarını onlara vermelerini teşvik ettiler. Hattâ meydanlara sergiler açtılar. Burada câlib-i dikkat manzaralar yaşandı. Bir genç geldi, üzerindeki gömleği ve fanilasını, açılan serginin üzerine attı. Bir ihtiyar ise kefenini bıraktı…

Bugün ümmet-i Muhammed olarak, bilhassa Gazze için bu kardeşliği sergilemekle mükellefiz. Aksi takdirde yarın mahşer günü ümmetin ezilip katledilen zayıfları bizden dâvâcı olursa, niçin yardımlarına yetişmediğimizi sorarlarsa, ne cevap vereceğimizi bugün ciddiyetle muhasebe etmek durumundayız!..

Dolayısıyla dün nasıl Mekkeli Muhâcirler Medîneli Ensârʼa emânet idiyse; bugün de İsrail katliâmına mâruz kalan din kardeşlerimiz, ümmet-i Muhammed olarak hepimize zimmetlidir. Onların maddî-mânevî ihtiyaçlarını görüp gözetmek ve onlara yalnız olmadıklarını hissettirmek, boynumuzun borcudur. Bu bizim için hem bir kardeşlik imtihanı, hem de uhrevî bir mes’ûliyettir…]

Hüdâyî Hazretleri buyurur:

Senʼden eğer teʼyîd[3] ola,
Her hâlimiz tevhîd ola,
Göster cemâlin ıyd[4] ola,
Rabbim meded, Mevlâm meded!..

[Ramazân-ı Şerîf bir takvâ mektebi, bayram da onun mânevî bir şehâdetnâmesidir. Bu şehâdetnâmeyi hak edebilmek için, -Ramazan ayı gibi- bayramını da, hakîkî mânâ ve muhtevâsına uygun şekilde idrâk ve ihyâ etmek gerekir.

Nitekim merhum Necip Fâzıl; bundan 65 sene önce Büyük Doğu Mecmûasıʼndaki başyazısına şu sualle başlamıştı:

“Deliyi akıllandıracak (gâfili şuurlandıracak), muzdaribi sevindirecek büyük bayram, hangi (rûhî) hamleye muhtaçtır?”

Unutmayalım ki bayram, ferdî bir dinlenme-rahatlama, nefsânî eğlencelere dalma, tatile çıkma fırsatı değildir. Bilâkis, bencillikten kurtulup din kardeşleriyle kaynaşma, dargınlıkları-küskünlükleri bitirme, sıla-i rahimde bulunma, mahzun yüreklere bayram sevinci verebilme gibi, pek çok İslâmî vecîbeyi hayata geçirme fırsatı olan, içtimâî ibadet günleridir.

Bayram; ferdin değil, toplumun sevinç ve mutluluğudur. Bundan dolayıdır ki tek başımıza bayram namazı kılamayız, kendi kendimize bayramlaşamayız, hiç kimseyle mutluluğu paylaşmadan bayram yapamayız.

Dünya hayatında idrâk ettiğimiz bayramları, ebedî bayram vesîlesi hâline getirebilmek için, o mübârek günleri de muhtaç ve muzdariplerin yüzünü güldürme fırsatı olarak görmeliyiz. Zira bayram neşesinin seyredileceği en berrak ayna, bayram ettirilen kırık gönüllerdir.

Hakikî bayram da, mahzun yüreklerden yükselen hayır duâlarıyla Cenâb-ı Hakkʼın affına, rızâsına ve muhabbetine nâil olma bayramıdır. Dolayısıyla Hak âşıkları nezdinde en büyük bayramlar, îman ile verilen bir son nefes bayramıdır, amel defterini sağından alma bayramıdır, Sırât’ı huzurla geçerek Cennet ve Cemâlullâh’a erebilme bayramıdır.

Alvarlı Muhammed Lütfi Efendiʼnin buyurduğu gibi:

Can bula Cânânʼını, bayram o bayram ola,

Kul bula Sultânʼını, bayram o bayram ola!..

Hüzn ü keder def ola, dilde[5] hicâb[6] ref ola,[7]

Cümle günah af ola, bayram o bayram ola!..

Velhâsıl, Hakk’a vuslat bayramına erebilmek için, hayatımızı Ramazân-ı Şerîf hassâsiyeti içinde yaşamaya gayret etmeliyiz ki son nefesimiz, ebedî bir bayramın ilk adımı olsun.]

Cenâb-ı Hak cümlemize, Ramazân-ı Şerîfʼi, Kadir Gecesi’ni ve bayramı lâyıkıyla idrâk ve ihyâ edebilmeyi nasîb eylesin.

Kadr’e erebilme şuuruyla bir kulluk hayatı yaşayıp yüce katında kadr u kıymet kazanan bahtiyar kullarından olabilmeyi ihsan buyursun.

İslâm âlemindeki bütün mazlum din kardeşlerimizi lûtf u keremiyle hakikî bayramlara eriştirsin.

Âmîn!..

Dipnotlar:

[1] Eskiden, kullanılmaktan yıpranan ayakkabılar hemen atılmaz, tamir ettirilerek kullanılmaya devam edilirdi. Eski ayakkabıları tamir mesleğine de “eskicilik” denilirdi.

[2] Bkz. Tirmizî, Zekât, 28/663.

[3] Te’yid: Doğrulama, destekleme.

[4] Iyd: Bayram.

[5] Dil: Gönül.

[6] Hicâb: Perde.

[7] Ref ola: Kalksın, aradan giderilsin.