En Büyük İhsân-ı İlâhî

Şebnem Dergisi, Yıl: 2021 Ay: Ekim Sayı: 207

Yüce Rabbimiz’in beşeriyete en müstesnâ ihsânı olan Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, ilâhî kudretin insanlıkta tecellî eden en muhteşem sanat hârikasıdır. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, güzel ahlâkın her şubesinde, hiçbir beşerin erişemeyeceği şekilde dâimâ zirvededir. O, Cenâb-ı Hakk’ın hususî olarak terbiye ettiği, ahlâkını medhettiği, ömrüne yemin ettiği, âlemlere rahmet kıldığı “Gönüller Sultanı”dır.

Nitekim;

–İslâm’ın gönül feyzini tatmış olan davetçiler “hidâyetlere vesîle olmayı”,

–Fakihler “Kur’ân ve hadislerden isâbetli hükümler çıkarmayı”,

–Müfessirler “Kur’ân’ın mânâ okyanusundan sır ve hikmet incileri dermeyi”,

–Mutasavvıflar “ilâhî ahlâk ile ahlâklanmayı”,

–Ârif mütefekkirler “eşyanın hakîkatinde derinleşmeyi”,

–Hak âşığı şâirler “varlığın sesli veya sessiz beyanlarına kulak kesilmeyi” hep Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den öğrenmişlerdir.

Ashâb-ı kirâm ve onların ardından gelen fazîlet halkaları, hangi güzelliklere sahipse, ancak O’ndan tahsil ettiklerinden ibarettir.

Denilebilir ki müslümanlar, âlemin kemâlini insanda, insanın kemâlini de Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’de bulmuşlardır. Zira O, Hakk’a kulluk ve tâzimde zirve, şefkat, merhamet ve cömertlikte âbide, tevâzû ve affedicilikte uçsuz bucaksız bir deryâ, velhâsıl güzel ahlâkta emsalsiz bir örnek şahsiyettir. Fânî kaygılardan ve şahsî endişelerden sıyrılmış bir hâlde, dâimâ dertlilerin yanı başında, mâtemlerin civârında, çaresizlerin başucunda, muzdarip ve kimsesizlerin dostluk ve yakınlığında bulunmuştur. O, îmansızlık girdaplarında boğulmak üzere olanlara uzanan müşfik bir el, beşeriyetin karanlık yollarını aydınlatan bir nur, dâimâ ebedî saâdet ve selâmet istikâmetini gösteren bir hidâyet kılavuzudur. Beşer idrâkinin O’nun şânını lâyıkıyla kavraması da mümkün değildir.

Nitekim bir derviş, ârif bir zâta:

“–Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri mi, Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri mi daha büyüktür?” diye sorar.

O zât da şu cevâbı verir:

“–Bu iki velî arasındaki fazîlet farkını tespit edebilmek için, onlardan daha büyük bir velî olmak lâzımdır…”[1]

Yani beşer idrâki, Allâh’ın velî kullarının fazîlet derecelerini takdîr edebilmekten bile âciz iken, Allâh’ın Habîbi’nin kadr u kıymetini lâyıkıyla nasıl takdîr edebilir?..

Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in mürebbîsi Cenâb-ı Hak’tı. O, hiçbir beşerden ders almadı. Fakat bugünkü psikoloji, pedagoji, sosyal-antropoloji, velhâsıl insana hitap eden ve insan rûhunu tahlil eden ne kadar ilim varsa, onların hepsinde zirveyi teşkil etti. Birbirinden çok farklı mizaç, meşrep ve karakter sahibi insanları, en güzel şekilde terbiye etti.

Dolayısıyla gerçek tahsil; Peygamber Efendimiz’i yakından tanıyabilmek ve O’nu gönül gözüyle okuyabilmektir. O’nu gerçek mânâda okuyabilmek, kalbin sanatıdır. Sahâbî O’nu kalben okudu ve Oʼna benzemeye gayret etti, bunun neticesinde insanlık tarihinin gördüğü en muhteşem “Fazîletler Medeniyeti”ni inşâ etti.

Peygamber Efendimizʼi kalben okuyabilmek ve Oʼna benzeyebilmek için “muhabbet” şarttır. Muhabbet öyle tesirli bir vâsıtadır ki, söze bile gerek kalmadan, gönüller arasında nice mânevî alışverişlere, yani hâl sirâyetlerine vesîle olur. Bu sebeple Allah Rasûlü’nü ne kadar sevdiğimizin en büyük göstergesi, O’nun güzel ahlâkını hâl ve davranışlarımızda ne kadar sergileyebildiğimizdir.

Allah Rasûlü’ne ittibâ eden, âbâd olur, ebedî saâdet ve selâmete kavuşur. O’nun rehberliğinden mahrum kalan da, ebedî hüsrâna dûçâr olur.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Kur’ân-ı Nâtık’dır. Yani konuşan ve yaşayan, canlı bir Kurʼânʼdır. Bunun içindir ki Kurʼânʼın hayata tatbiki ve fiilî tefsîri demek olan Sünnet-i Seniyye, Kur’ân’dan sonra dînin ikinci kaynağıdır.

Bu itibarla Peygamber Efendimizʼi anlamak, Hakk’a kullukta en mühim basamaktır. O’nu anlamadan, O’nu tanımadan, O’nun izinden gitmeden ve O’nun gönül dokusundan hisseler almadan, ne îmânımız tam bir îmân olur, ne Kur’ân’ı tam olarak idrâk edebiliriz, ne de kulluğumuz tam bir kulluk olur…

Fiile dökülmeyen muhabbet ifadeleri, boş sözlerden ibarettir. Âyet-i kerîmede buyrulur:

(Rasûlʼüm!) De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Âl-i İmrân, 31)

Dolayısıyla, ahlâkı kemâle erdiren, hâl ve davranışları güzelleştiren bir Peygamber muhabbeti, beşeri her iki cihanda azîz eyleyen yüce bir nasiptir. Peygamber Efendimizʼi canından aziz bilerek sevmek, îmânın kemâlindendir. Nitekim âyet-i kerîmede Yüce Rabbimiz:

اَلنَّبِىُّ اَوْلٰى بِالْمُؤْمِن۪ينَ مِنْ اَنْفُسِهِمْ

“Peygamber, mü’minlere kendi canlarından daha önce gelir…” (el-Ahzâb, 6) buyuruyor.

Bir gün Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

“–Yâ Rasûlâllah! Sen bana canımın dışında her şeyden daha sevgilisin!” diyerek Rasûlullâh’a olan muhabbetini ifade etmişti.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise:

«–Hayır, ben sana canından da sevgili olmalıyım!» buyurdu.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- hemen:

“–O hâlde Sen’i canımdan da çok seviyorum yâ Rasûlâllah!” dedi.

Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–İşte şimdi oldu.» buyurdu.” (Buhârî, Eyman, 3)

Bir başka hadîs-i şerîfte de Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Sizden biriniz beni, ana-babasından, çoluk-çocuğundan ve bütün insanlardan daha fazla sevmedikçe, hakkıyla îmân etmiş olmaz!..” buyurmuşlardır. (Buhârî, Îmân, 8)

İnsanın gönül dünyasındaki hisleri dahî satırlara aktarmakta âciz kalan kelimeler, İki Cihan Sultânı, Âlemlere Rahmet Efendimiz’i lâyıkıyla anlatmaya nasıl tâkat getirebilir…

Bir gün Hâlid bin Velid -radıyallâhu anh-, Arap kabîlelerinden birine uğramış ve kabîle reisi kendisine:

“–Ey Hâlid! Bize Allâh’ın Rasûlü’nü, sûret ve sîreti ile tasvîr et.” demişti.

Hâlid -radıyallâhu anh- ise:

“–Bu imkânsız, buna kelimeler yetişmez.” deyince, kabîle reisi:

“–O hâlde hiç olmazsa tasavvur ve idrâkin nisbetinde hulâsa et.” dedi.

Bunun üzerine Hâlid -radıyallâhu anh- şu muhteşem cevâbı verdi:

“–Sana şu kadarını söyleyeyim ki, gönderilen, gönderenin kadrince olur. Oʼnu gönderen, Kâinâtın Hâlıkı olduğuna göre, gönderdiğinin şânını var sen tahayyül et!..”[2]

Hakîkaten, Kâinâtın Hâlıkı Yüce Rabbimiz Kurʼân-ı Kerîmʼinde;

“Şüphesiz ki Allah ve melekleri, Peygamber’e çokça salât ederler. Ey mü’minler! Siz de O’na salevât getirin ve tam bir teslîmiyetle selâm verin!” (el-Ahzâb, 56)

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (el-Kalem, 4)

“Sen dosdoğru yol üzerindesin.” (Yâsîn, 4)

buyurarak Habîbʼini bizzat tekrîm ederken, O İki Cihan Serveriʼnin fazl u kemâlini tam mânâsıyla ifade edebilmek, beşer tâkatiyle ve kelimelerin mahdut imkânlarıyla mümkün değildir.

Zulüm ve cehâlet dehlizlerinde can çekişen insanlık, Fahr-i Kâinat Efendimizʼin açtığı ilim, irfan ve hakîkat pencerelerinden ebedî saâdet ufuklarına yol bulabilmiştir. Kurumuş vicdanlar, O’nun rahle-i tedrîsinden geçtikten sonra merhamet deryâsı hâline gelmiştir.

Nasıl ki mâhir bir bahçıvanın bakıp emek verdiği nice dikenlik yer, bir müddet sonra, ruhlara ferahlık veren hoş bir gülistan olursa; Peygamber Efendimiz’in teşrîfiyle de, kan gölü hâlindeki çöller birer huzur vâhasına döndü. O’nun gül yüzünün tebessümü, nice çorak gönülleri yeşertti, rahmet çiçekleriyle bezedi. Şirk ve küfrün karanlığında âdeta kömürleşmiş kalpler, O’nun tebliğ ve irşâdı bereketiyle mücellâ pırlantalar hâline geldi. Kıyâmete kadar fazîlet semâsında parıldayıp insanlığa yol gösterecek yıldız şahsiyetler yetişti.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, nasıl azgın bir câhiliye devrinin ıslâhına vesîle oldu ve onu asr-ı saâdete dönüştürdü ise, bugün de insanlığı huzura erdirip kurtaracak olan, yine O’nun rahmet saçan nefesidir. Zira O’nun hayat veren ölçüleri, sadece kendi asrına değil, kıyâmete kadar gelecek bütün asırlara ve nesillere yegâne huzur reçetesidir.

Cenâb-ı Hak, Habîb-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in muhabbetinde derinleşerek Oʼnun gönül dokusundan hisseler alabilmeyi, Oʼnun Sünnet-i Seniyyeʼsi üzere yaşayıp şefaatine erebilmeyi, cümlemize lûtf u keremiyle ikram ve ihsân eylesin.

Âmîn!..

Dipnotlar:

[1] Ahmed Eflâkî, Menâkıbu’l-Ârifîn, II, 225.

[2] Münâvî, V, 92; Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye Tercümesi, s. 417.