Tefekkürden Kulluğa
Kıssalardan Hisseler
Yüzakı Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Ekim, Sayı: 260
İLK EMİR
Kur’ân-ı Kerîm’in bize ilk emri:
اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذ۪ي خَلَقَ
“Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (el-Alak, 1)
- Kur’ân’ı oku!..
- Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’deki ilâhî sanatı oku!..
- Kâinâtı oku!..
- Kendini oku!..
- Hayatını, amellerini, istikbâlini oku!..
Cenâb-ı Hak, kulunu derin bir tefekküre davet ediyor. Zira bu dünya âdetâ bir dershânenin ilâhî bir lâboratuvarıdır. Bu okuyuşun, bu tefekkürün neticesinde kul, şu neticelere varacak:
- Allâh’ın azametini, kudretini ve ilâhî nakışları temâşâ edecek; O sonsuz kudretin karşısındaki acziyetini, kulluğunu idrâk edecek;
“–Aman yâ Rabbî!” diyerek secdelere kapanacak.
- Kendi yaratılışına, istifâde ettiği nimetlere, semâya, arza, güneşe, aya, cümle mahlûkāta bakacak ve;
“–Ey Rabbimiz! Sen bu cihânı gayesiz bir şekilde yaratmadın. Bu cihan bir imtihan yurdu... Bütün bu nimetlerin bir şükür vazifesi var. Bu ömrün bir hesabı var.
Ey bu ilk yaratışı en mükemmel şekilde gerçekleştiren Rabbimiz!
Bu cihâna bir fânîlik mührü vurdun. Kullarına ölümü, cihâna kıyâmeti takdir eyledin.
Bu cihânı da yeniden yaratacak, bizleri de öldükten sonra dirilteceksin ve huzûruna varacağız. Bu ömür; âhiret hazırlığı için bir tarla, bir çalışma yurdu mesâbesindedir. Bu vazifemizde yardım eyle yâ Rabbî!..” diyecek.
Kul; gördüğü, istifâde ettiği her şeyden dâimâ ibret alacak, Cenâb-ı Hakk’ı hiç unutmayacak.
KENDİ BEDENİNİ OKU!
Cenâb-ı Hak; insanı, kendi varlığı ve yaratılışı üzerinde tefekkür etmeye davet ediyor.
Cenâb-ı Hak; insanı, bir damla suyun içindeki yok kadar bir zerreden halk ediyor. Sonra nutfeyi, anne karnında türlü safhalardan geçiriyor. Embriyoloji ilminin son asırda tespit edebildiği bu safhaları; Kur’ân, 14 asır evvel bir bir sayıyor.
Cenâb-ı Hak; o bir damlacıktan yarattığı insanın vücudunda, türlü türlü cihazlar halk ediyor.
O cihazlardan bir tanesi olan böbreğin filtreleme vazifesini, diyaliz merkezlerinde koca bir makine ile ancak kısmen taklit ediyorlar.
Ciğerlerimizde kan; temizleniyor ve hücrelere taşınacak oksijeni yükleniyor.
Kalp ise, bir ömür boyu hiç durmadan çalışıyor. Kılcal damarlara kadar vücudumuzun her yerine kan pompalıyor.
Karaciğerimiz; gıdâlardan hâsıl olan şekeri, yavaş yavaş vücuda veriyor.
İnsanoğlu bu sayısız uzuvlarını ve sistemleri asla kendisi çalıştırmıyor. Her biri ilâhî programla vazifesini îfâ ediyor. Eğer bunların çalışmaları bizim elimize verilseydi, biz âciz kalırdık.
Ne muazzam nimetler!
İnsan, gözünü tefekkür etmeli.
“–Ver gözünü, al dünyaları!..” deseler, kimse görme nimetinden vazgeçemez.
İnsan, lisânını tefekkür etmeli. Bir et parçasıyla, iki ses teliyle; insan konuşuyor, beyan nimetine eriyor.
İşitme ayrı bir nimet; tatma, koklama her biri ayrı birer ilâhî nimet.
İnsan bedeninin tefekküründe bir sır da; onun belirli bir yaşa kadar güçlenip kuvvetlendikten sonra, gidişâtın terse dönmesi... Rabbimiz buyuruyor:
“Kime uzun ömür verirsek, Biz onun gelişmesini tersine çeviririz. Hiç akıl erdirmiyorlar mı? (Yolculuk nereye?)” (Yâsîn, 68)
İnsanoğlu; vücudunu kendisi idare etmediği gibi, yaşlılığı da durduramıyor.
Bu fânî akış nereye? Toprak terkîbinden gelip tekrar toprak terkîbine dönen insan; yolculuğun orada bitmediğini, ölümün ancak bir başka kapıdan geçerek, önce berzah sonra âhiret âlemine geçiş olduğunu idrâk etmeli...
Bu idrâk ile; gençliğinin, sıhhatinin, ömrünün kıymetini bilmeli. Bu emâneti, ebedî hayatın sermâyesi olarak kullanmalı...
KÂİNÂTI TEFEKKÜR
Cenâb-ı Hak, semâyı tefekküre davet ediyor. Semâda; yeryüzündeki kum taneleri sayısınca yıldızlar, gezegenler, gök cisimleri... Rabbimiz; semâyı, bize korunmuş tavan kılmış. Tefekkür derinliği için, yıldızları semânın kandilleri eylemiş. Semâda; havsalamızın alamayacağı kadar muazzam sayılar, büyüklükler, genişlikler ve uzaklıklar var.
Cenâb-ı Hak, yıldızların düştüğü ve doğduğu karadeliklere yemin ediyor ve şöyle buyuruyor:
“Hayır! Yıldızların yerlerine yemin ederim ki; bilirseniz bu, gerçekten büyük bir yemindir.” (el-Vâkıa, 75-76)
«Yıldızın yeri» olarak tercüme edilen ifade; «mevki»dir ki, düşülen yer mânâsına da gelir. Günümüz fizik ve astrofizik uzmanları; «yıldızların mevkileri»nden maksadın, onların doğdukları beyaz delikler ve ölüp kayboldukları karadelikler olduğunu ifade ederler. İnsanlık ancak teleskopun îcâdından uzun bir zaman sonra 19 ve 20. asırlarda fezâya dair mâlûmâtını bir miktar vuzûha kavuşturabilmiştir.
Yakın semâmızda ise, atmosferi tefekkür edelim:
Güneşin ışığı; fezânın karanlık boşluğunda, âdetâ bir paketin içinde gelir ve dünya semâsında «gündüz» dediğimiz aydınlığa vesile olur. Atmosferdeki azot, oksijen ve diğer gazların nisbeti, tam ihtiyaç duyduğumuz hassâsiyet içindedir. Atmosfer, güneşin zararlı ışınlarını emer. Küçük çaplı göktaşlarını sürtünmeyle eritir.
Hiçbir ateist, yarın havanın oksijeni değişir ve bozulur mu diye; «Bir oksijen tüpü ile gezeyim...» demez. Onlar bile bu ilâhî nizâma itimat hâlindedir.
Semâ denince tefekkür edeceğimiz bir husus da, yağmur nimetidir. Okyanus ve denizlerdeki su; dâimâ güneşin hararetiyle buharlaşır, âdetâ semâda rafine edilip yeniden dünyaya ölçülü bir şekilde, yağmur ve kar hâlinde tekrar bahşedilir. Ya o su, tuzlu veya asitli olsaydı?
Âyet-i kerîme tefekküre davet ediyor:
“Ya içtiğiniz suya ne dersiniz?
Buluttan onu siz mi indirdiniz yoksa indiren Biz miyiz?
Dileseydik onu tuzlu yapardık.
Şükretmeniz gerekmez mi?” (el-Vâkıa, 68-70)
Cenâb-ı Hak; muazzam bir rafine sistemiyle onu arındırdı, bağlar-bahçeler onunla âbâd oldu. Diğer taraftan da yer altı pınarlarında kıymetli minerallerle suyu tatlandırdı, bereketlendirdi, bize ikrâm etti.
YAĞMURDAKİ İBRET
Hazret-i Mevlânâ, yeryüzünde kirlenince semâya çıkarak temizlenen ve sonra rahmet olarak yeryüzüne tekrar geri dönen suyun mâcerasından ibret almamız için onu âdeta hâl lisânıyla konuşturarak şöyle der:
“Su; yeryüzü muhtaçlarını ve yetimlerini besler, susuzluktan kuruyup kalmış olan susuzlara hayat bahşeder. Lâkin arılığı-duruluğu kalmayınca, su da bizim gibi yeryüzünde kirlendiği için huzursuz olur, şaşırıp kalır. İçten içe feryâda başlar;
«–Yâ Rabbî!» der; «Sen bana ne verdinse, onların hepsini dağıttım, hepsini verdim. Şimdi ise ben yoksul kaldım. Sermâyemi, elimde bulunan her şeyi temize de döktüm, kirliye de... Ey sermâye veren Allah, bana daha da fazlasını ihsân et.»
Bu feryatlar, bu yalvarışlar üzerine Cenâb-ı Hak; buluta der ki:
«–Onu hırpalamadan, hoş bir yere götür.»
Güneş’e de;
«–Çabuk onu hararetinle göklere yükselt!..» diye ferman buyurur.
Onu çeşit çeşit yollara sürer. Onu göklerde temizledikten sonra bazen yağmur, bazen kar, bazen de dolu hâlinde yeryüzüne yağdırır. Sonunda onu, kıyısı olmayan, sınırsız denize ulaştırır.”
Suyun mâcerasındaki hikmete dikkat çeken Hazret-i Mevlânâ, insana âdetâ şu telkinde bulunmaktadır:
“Suların semâda temizlendiği gibi sen de Cenâb-ı Hakk’a yaklaşarak kendini bütün nefsânî kirlerden arındır. Böylece sen de yağmur gibi ol; bereket ve rahmet saç!..”
Su akıp gidici, toprak emici... Yerin altı, insanın ulaşamayacağı derinlikte tabakalar hâlinde... Daha derini ateş... Fakat gökten inen su, kaybolup gitmiyor. Ya gitseydi?
Cenâb-ı Hak, ihtar ediyor:
“Gökten de bir ölçü dairesinde bir yağmur indirdik de, onu yerde (ırmak, göl, kuyu ve menbâ hâlinde) durdurduk. Şüphe yok ki Biz, o suyu yok etmeye de kādiriz.” (el-Mü’minûn, 18)
Bu tefekkürlere derinlik verecek bir başka tefekkür de şudur: Güneş sistemindeki hiçbir gezegen, dünyadaki bu hayata elverişli nimetlere ve hassas nizâma sahip değil. Onlar hiçbir canlının yaşayamayacağı kadar aşırı sıcak veya aşırı soğuk... Atmosferleri ya hiç yok yahut zehirli ve korunaksız...
Sonra Rabbimiz yeryüzünü tefekküre davet ediyor:
Cenâb-ı Hak; dünya ile güneşin rotalarını ve birbirlerine karşı konumlarını, muazzam bir hassâsiyetle takdir etmeseydi, 23,5 derecelik eğim olmasaydı, mevsimler meydana gelmez ve ardı ardına değişmezdi. Muazzam bir ilâhî ekolojik denge...
Dünya ortalama bir uçak hızının iki katı hızla dönüyor. Buna kendi ekseni etrafında dönüşü ve Güneş sistemiyle beraber katettiği yolculuğu da ekleyelim. Bu yolculuğa rağmen dünyanın üzerindeki varlıklar savrulmuyor. Çünkü atmosfer de, dünya ile beraber dönüyor ve Rabbimiz varlığın mekânını korumasına yönelik bir kanun koymuş. Bu da ayrı bir tefekkür...
Rabbimiz’in takdiriyle toprak terkîbinden türlü türlü meyveler ve sebzeler çıkıyor. Her mevsim ayrı ayrı, her coğrafyada ayrı ayrı sofralar kuruluyor. Bütün mahlûkātın rızkı muhteşem bir hesap ve nizam içinde...
Çeşit çeşit tahıllar, meyveler, etler, sütler, nebâtî ve hayvânî gıdâlar; O’nun husûsî ikrâmı...
Rûha ferahlık veren renkleri, desenleri ve râyihalarıyla çeşit çeşit çiçekler; güller, lâleler, menekşeler, sümbüller; O’nun ikrâmı...
Cenâb-ı Hak, mahlûkātı tefekküre davet ediyor:
“(İnsanlar) devenin nasıl yaratıldığına bir bakmazlar mı?” (el-Ğâşiye, 17)
Cenâb-ı Hak, yeryüzünün her tarafında türlü türlü canlılar halk etti. Her biri Rabbimiz’in el-Bârî ve el-Musavvir isimlerinin tecellîleri...
- Etinden, sütünden, yünlerinden ve derilerinden istifâde ettiğimiz mahlûkat Rabbimiz’in ikrâmı...
- Binek hayvanları, O’nun ikrâmı...
- Muhrik sesleriyle gönülleri ihtizâza getiren bülbüller, O’nun ikrâmı...
- «Hû hû»larıyla tehassüsümüzü uyandıran güvercinler, O’nun ikrâmı...
- Ellerinde pusulalar, haritalar varmış gibi, kıtalar arası seyahat yapan kuşlar; O’nun sanatı...
- Dehşete düşüren manzaralarıyla, kahr-ı ilâhîyi düşündüren yırtıcı ve zehirli hayvanlar; yılanlar, akrepler de müfekkiremize; O’nun ihsânı...
Rabbimiz buyuruyor:
“O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini, kendi katından (bir lütuf olarak) size âmâde kılmıştır. Elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.” (el-Câsiye, 13)
Bir tavuğu tefekkür edelim. Ömrü boyunca yumurta ikrâm ediyor. İçinde insan gıdâsı için ihtiyaç olan protein, kalsiyum vb. maddelerden haberi yok. O, kendisine verilen vazifeyi yerine getiriyor.
Sair mahlûkātın çoğu, mahdut bir gıdâ ile iktifâ ediyor. Fakat insanoğlu, en kıymetli ve temiz gıdâlarla perverde edilmiş.
TEFEKKÜRÜN NETİCESİ
Hâsılı; Rabbimiz’in buyurduğu gibi, O’nun nimetlerini saymakla bitirmek imkânsızdır. Fakat insanoğlu tefekkür etmeli. Bu tefekkür ona bir îman ve şuur anahtarı olmalı.
Hayret verici bir hâldir:
Meşhur bir ressam, Cenâb-ı Hakk’ın halk ettiği şu âlemden birtakım noktaları kopyalayarak resimlerine aktarır. Onları seyretmek için sergiler açılır, insanlar görmeye gider ve tablolara servetler ödenir. Ressam da;
“–Ne büyük sanatkâr!” diye takdir edilir.
Hâlbuki gerçek sanatkâr; ressamı da yaratan, onun bu resimleri yaparken baktığı hakikî manzaraları da yaratan yüce Rabbimiz’dir. Gerçek sanatkâr, insanı ve Allah Rasûlü’nü yaratan yüce Hâlıkımız’dır.
Gafil insan; her şeyi halk eden Sâni-i Mutlak’ın sanatı karşısında, bir taklitçi ressam karşısındaki takdir hissini duyamaz.
Ârif gönüller ise kudret fırçasının eseri olan, yirmi dört saat boyunca her saniye ufuk ufuk değişen muazzam ve hakikî tablolara, hayranlığını hiç kaybetmeden nazar eder. Şafak ve gurublardaki renk cümbüşleri... Kapkara topraktan bin bir rengi çıkaran rengârenk menekşeler, zambaklar ve güller... Denizler, nehirler, dağlar ve vâdiler... Velhâsıl insan kendine ve kâinâta aşk ve muhabbet dolu bir gözle nazar ederse, ilâhî heybet ve hârikaların hayreti içinde kalmaması imkânsızdır.
Gafil ve ârif gönüllerin farkı hakkında Rabbimiz şöyle buyurur:
“Şüphesiz Biz ona (insana, doğru) yolu gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör!” (el-İnsân, 3)
Bu ifade bir tehdittir. Zira;
- Nankörlüğün sonu cehennemdir.
- Şükredici olmanın mükâfâtı ise cennetlerdir. Bu nimetlerin daha mükemmel ve sonsuz olarak ikrâm edileceği yurda yerleştirilmektir.
Bu sebeple, insan; bu ilâhî kudret akışlarının karşısında acziyetini idrâk etmeli, nâil olduğu nimetler mukabilinde şükreden bir kul olabilmenin gayreti içinde olmalıdır.
Tefekkürü; kulluk şuuruna, «mârifetullâh»a vesile eylemelidir. Nimetleri; asıl sahibi olan Cenâb-ı Hakk’ın istediği kaidelere, yani İslâm’ın emir ve yasaklarına göre kullanmalıdır. Böylece kalbini, nankörlük, kibir, bencillik, cimrilik gibi necâsetlerden temizlemeli; şükür, tevâzu, diğergâmlık, cömertlik gibi güzel sıfatlarla tezyîn etme gayretinde olmalıdır. Cenâb-ı Hakk’ın cemâlî sıfatlarından yani; «Rahmân, Rahîm, Kerîm, Afüvv» gibi esmâ-i ilâhiyyesinden hisse almaya çalışmalıdır.
Böylece, insan Cenâb-ı Hak ile dost olma yolunda mesafe kateder. Çünkü muhabbet, müşterek vasıflar ister. Rabbimiz; kullarının kalbine nazar eyler, orada kendi cemâlî sıfatlarını görürse, o kula muhabbeti tecellî eder ve dost olur. Bu dostluğun büyük mükâfâtını ise Rabbimiz şöyle bildirir:
اَلَا اِنَّ اَوْلِيَاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
“Bilesiniz ki, Allâh’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de.” (Yûnus, 62)
İnsan, yapısındaki nefs ve onun yoldaşı olan şeytan sebebiyle; bütün bu tefekkürlerden gafil, nâdan, nankör, alık ve abus bir vasfa düşmeye meyyaldir.
Bu sebeple, her dâim Allâh’a yönelmeli ve bu yolda Allâh’a yaklaşabilmek için infak rûhu içinde olmalıyız:
TEVBE ve SADAKA
İnsan; gaflete düştüğünde, hemen tezekkür ve tefekkür edip kendine gelmeli ve Allâh’a nasûh bir tevbeyle yönelmelidir.
Dil ucuyla, azimsiz, sebatsız, hakikî bir nedâmet duygusundan mahrum bir tevbe; yalancı bir tevbedir. Cenâb-ı Hak; nasûh, samimî, âdetâ canhıraş bir tevbe içinde olmamızı emrediyor.
Tevbelerin tasdîki ve tescili için de amel-i sâlihler gerekir. Bilhassa sadakalar...
Âyet-i kerîmede buyurulur:
اَنَّ اللّٰهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِه۪ وَيَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ
“...Tevbeleri kabul eden Allah’tır, sadakaları da Allah alır...” (et-Tevbe, 104)
Bu âyetin sebeb-i nüzûlü, Tebük’e katılmayan ve sonra pişman olup tevbekâr olan sahâbîlerdir. Önceki âyette de şöyle buyurulur:
“Onların (Tebük’e katılmayıp tevbekâr olanların) mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları tezkiye edersin. Ve onlar için duâ et. Çünkü Sen’in duân onlar için sükûnettir (onları yatıştırır). Allah işitendir, bilendir.” (et-Tevbe, 103)
Demek ki;
Sadakaların tevbeleri tescil eden, pekiştiren bir husûsiyeti vardır. Hataları telâfî edici bir yönü vardır.
Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir çarşı ziyaretinde tüccarlara şöyle hitâb etmiştir:
“Ey tüccar topluluğu! (Ne kadar dikkat etmeye çalışsanız da) muhakkak ki alışverişe yalan ve yemin bulaşır.
Bunun için siz de ona (ihtiyaten) sadaka karıştırınız!” (Ahmed, IV, 6; Ebû Dâvûd, Büyû, 1/3326)
Hazret-i Ömer; Hudeybiye Musâlâhası esnasında, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu antlaşmanın vukû bulması için sergilediği, ilk anda taviz gibi görünen davranışlarının hikmetini anlayamamış, Efendimiz’e birtakım itirazlarda bulunmuştu. Daha sonra çok pişman oldu. Kendisi şöyle demiştir:
“O gün Rasûlullâh’a karşı sarf etmiş olduğum sözlerimden duyduğum korku sebebiyle; âkıbetimin hayrolması için devamlı oruçlar tuttum, sadakalar verdim, nâfile namazlar kıldım ve pek çok köle âzâd ettim.” (İbn-i Seyyidinnâs, II, 167)
Sadakanın bir insanın hayatındaki ehemmiyetini, şu âyet-i kerîmede ifade edilen son nefes manzarası da ne güzel ifade eder:
“Herhangi birinize ölüm gelip de;
«–Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam!» demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan infâk edin! (Âhirete hazırlık yapın!)” (el-Münâfikûn, 10)
ZEKÂTTAN ÖTE
Kur’ân-ı Kerim; infak ve sadakayı, zekâttan çok daha geniş bir şekilde ele alır. Muhtelif lâfızlarla infak, Kur’ân’da 125 defa geçmektedir.
Zekât, farzdır. Nisap miktarını aşan bir mala sahip olanların yıllık olarak vermesi gereken bir ilâhî vecîbedir. Bir mü’minin bunu titizlikle hesaplaması ve mahrumlara tevdî etmesi gerekir. Bunu vermemek, bir hakkın gaspıdır. En çirkin hırsızlıktır.
Lâkin zekât, infâkın asgarî kısmıdır. Hâlbuki Cenâb-ı Hak;
- Darda, zorlukta dahî infâkı metheylemektedir. Darda kalan bir insan, zekâtla mükellef değildir. İnfak âyetleri nâzil olduğunda; sahâbe-i kirâmın fakirleri, yevmiyeli işler yaparak, kazançlarından infâk etmişlerdir.
- İnfâkı, hattâ kişinin sevdiği maldan infâk etmesini, birre / hayrın kemâline ulaşmanın şartı olarak vasfetmektedir.
- Yine Rabbimiz;
“–Neyi infâk edelim?” suâline;
قُلِ الْعَفْوَ
“–De ki ihtiyaçtan arta kalanı!” diye cevap vermiştir. Bunun da zekâtın ötesinde bir tavsiye olduğu âşikârdır.
- Yine Allah Teâlâ; mü’minlere, mallarıyla ve canlarıyla cihâdı emretmiştir. Bu emrin muhtevâsı da zekâtın ötesindedir.
- Yine Cenâb-ı Hak; altın ve gümüşü biriktirip de infâk etmeyenlerin, o altın ve gümüşlerin kızdırılarak vücutlarının dağlanacağını tehdiden bildirmiştir.
Sadece zekât vererek bu tehditten kurtulmanın mümkün olup olmadığı âlimler tarafından ele alınmıştır. Kurtubî hulâsa olarak der ki:
Verilen zekâtlar, müslümanların ihtiyaçlarını karşılamışsa; bu tehdit sadece zekât verenleri şümûlüne almaz. Lâkin, savaş, âfet, kıtlık gibi bir durumda zekâtlar kifâyet etmediyse; sadece zekât vermekle bu tehditten kurtulmak mümkün değildir.
Dolayısıyla, bir
mü’min; sadece zekât vermekle kalmamalı, infak ve sadakalar onun ayrılmaz bir vasfı olmalıdır. Muhterem pederim Musa Efendi -rahmetullâhi aleyh-;
“Bir mü’minin en az, zekâtı kadar ayrıca infâkı da olmalı.” buyururlardı.
ÜÇ DERECE
İnfak bahsinde şu üç âyet, mü’minin mâlî vazifeleri husûsunda üç dereceye işaret eder:
Kur’ân-ı Kerîm, Meâric Sûresi’nde mü’minleri anlatırken şöyle buyurur:
“Onların mallarında isteyen ve mahrum olan için belirlenmiş bir hak vardır.” (el-Meâric, 24-25)
Mâlûm hak / tayin edilmiş pay, zekâttır.
Kur’ân; zekâtı bir lütuf veya bağış olarak değil, fakirin mal üzerindeki hakkı olarak tarif eder. Çünkü mülkün gerçek sahibi Allah’tır. O; zenginin malına, fakirin hakkını yerleştirmiştir.
Bu infâkın ancak adâlet mertebesidir. Yani zaten fakirin olan kısmı çıkarıp kendisine teslim etmektir. Borcunu ödeyen kişi bir fazîlet sergilemiş olmaz. Sadece vazifesini yapmış olur. Sevâbını da alır.
İnfakta fazîlet için, zekâtın ötesine geçmek gerekir.
Zâriyât Sûresi’nde, bu âyetin çok benzeri vardır:
“Onların mallarında isteyen ve mahrum olan için bir hak vardır.” (ez-Zâriyât, 19)
Ancak burada, mâlûm / belirlenmiş sıfatı zikredilmemiştir. Belâgat açısından bu hazif, son derece anlamlıdır. Çünkü ihsânın sınırı olmaz.
Bu mertebede mü’min artık;
“–Ne kadar vermem gerekir?” sorusunu bırakır.
Onun yerine;
“–Allah bugün benden ne bekliyor?” suâlini sormaya başlar. İşte bu, infakta ihsan derecesidir.
Bu derecede; nisap miktarı, havâic-i asliye vs. yoktur. Burada gönülden ikram vardır. Bu sebeple az bir miktar da çok miktarı geçebilir:
Bir gün fakir biri Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-’a gelerek;
“–Ey mal sahibi zenginler! Bütün hayrı alıp götürdünüz; malınızdan sadaka veriyor, köle âzâd ediyor, hacca gidiyor ve infakta bulunuyorsunuz!” dedi.
Osman -radıyallâhu anh-;
“–Siz gerçekten bize gıpta ediyor musunuz?” diye sordu.
O zât;
“–Evet, vallâhi size gıpta ediyoruz!” dedi.
Hazret-i Osman, şu açıklamada bulundu:
“–Allâh’a yemin ederim ki; bir kimsenin zorluk çekerek infâk ettiği bir dirhem, çok malın bir kısmından infâk edilen on bin dirhemden daha hayırlıdır.” (Beyhakî, Şuab, III, 251; Ali el-Müttakî, VI, 612/17098)
Şu âyet-i kerîme ise infakta zirveyi göstermektedir:
“Onlar verdiklerini verirler; fakat Rablerine döneceklerini bildikleri için kalpleri titrer.” (el-Mü’minûn, 60)
Bu seviyede, mü’min; ulvî uhrevî tefekkürler ve tehassüsler neticesinde, bir yandan elindekini infâk etmekte, bir yandan da;
“–Acaba Rabbim kabul edecek mi?” diye titremektedir. Bu da infâkın en yüksek ihlâs seviyesidir. «Verdiklerini verirler» ifadesinde ne bir pay, ne bir ölçü mevzubahistir.
Hazret-i Ebûbekir gibi;
“–Ailene ne bıraktın?” suâline;
“–Aileme Allah ve Rasûlü’nü bıraktım!” cevabını vererek, bütün varlıklarını infâk etmişlerdir.
Yermük’teki üç şehîd gibi; kuruyan dudaklarına uzatılan suyu, bir kardeşlerine infâk etmişlerdir.
Şu hâdise, bu derecenin bir başka misâlidir:
Hazret-i Ali ve Fâtıma Vâlidemiz; aç oldukları hâlde, ellerindeki tek yiyeceği; «Allah için!» isteyen yoksula, yetime ve esire ikrâm etmişlerdir.
Âyet-i kerîme onların bu infaktaki gönül dünyalarını ve mükâfatlarını şöyle bildirir:
“(O sâlih kullar) kendileri de muhtaç oldukları hâlde; yiyeceklerini, sırf Allâh’ın rızâsına nâil olabilmek için fakire, yetime ve esire ikrâm ederler ve;
«–Biz size bunu sırf Allah rızâsı için ikrâm ediyoruz.
(Bu ikrâmımızdan dolayı asla minnet altında kalmayın!) Sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz.
(Zira) biz, çetin ve belâlı bir günde Rabbimiz’den (O’nun azâbına uğramaktan) korkuyoruz.» (Bu fedâkârâne infakları O’nun rızâsına nâil olabilmek için edâ ediyoruz, derler.)
(İşte bu güzel hâllerinden dolayı) Allah da onları o günün felâketinden muhafaza edecek, yüzlerine nur, gönüllerine sürûr verecektir.” (el-İnsân, 8-11) (Vâhidî, Esbâbu Nüzûl, s. 470; Zemahşerî, el-Keşşâf, VI, 191-192; Râzî, XXX, 244)
Bu âyetler de; sadakanın, sert ve belâlı bir gün olan kıyâmet ve âhiret ahvâlinde kula en büyük yardımcı olduğunu beyân etmektedir.
Hadîs-i şeriflerde buyurulur:
“Kıyâmet günü insanlar arasında hüküm verilinceye kadar, herkes sadakasının gölgesinde olacaktır.” (Ahmed, IV, 147-8)
“Yarım hurmayla (bile olsa) cehennemden korunmaya güç yetirebilen (bunu) yapsın!” (Müslim, Zekât, 66)
Sadaka hadîs-i şeriflerin beyânıyla; dünya hayatında da belâları def eder, sıkıntıları giderir.
Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:
“Sadaka, Rabbinin gazabını söndürür ve kötü ölümü de önler.” (Tirmizî, Zekât, 28)
Hüdâyî Hazretleri anlatır:
Bir zamanlar, kocası çiftçi olan bir hatun vardı. Bir gün tam sofradan kalktıkları sırada bir fakir geldi ve yiyecek bir şey istedi. Yemekleri bitmişti. Kadıncağız;
“–Mâzur gör, yalnızca bu kaldı.” diyerek ağzına götüreceği son lokmayı fakire verdi.
Çok geçmemişti ki, bu hanım; bir gün kocası ve yeni doğmuş bebeğiyle buğday tarlasına gitti. Kundağında uyuyan bebeğini bir yere bıraktı ve kocasının biçtiği buğday demetlerini toplamaya başladı.
O sırada bir kurt çıkageldi ve o kundaklı bebeği kapıp götürdü. Bunu gören kadıncağız perişan oldu.
“‒Yavrum, yavrum!..” diye acı acı feryâd ederken bir de ne görsün: Kurdun boğazına sımsıkı yapışan biri, o mâsum yavruyu kurdun ağzından alıp sağ sâlim getirdi ve;
“‒Bu lokma, o lokmaya karşılıktır...” dedi. (Hadis olarak rivâyeti: Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 343)
Yani; “Kurdun lokması olacakken yavrunun hiçbir zarar görmeden sana teslim edilmesi, o fakire verdiğin lokmanın karşılığıdır.” dedi.
Sadaka verebilmek de bir eğitim ister. Bu sebeple; evlâtlarımıza nasıl namaz eğitimi veriyorsak, onların infâk ehli, cömert bir şahsiyet olmaları için de erken yaştan itibaren onları sadaka vermeye alıştırmalıyız.
Meselâ hasta olan komşumuza bir çorba götürülecekse; onu evlâdımıza verelim, o götürsün, bu güzel hissiyâta alışsın. Cömertlik ve sadaka vermek, onların tabiat-ı asliyeleri hâline gelsin.
Muhterem pederim; Bursa’ya gittiğimizde, bana ve amcama hazırladığı paraları verir ve Ulu Cami çıkışındaki sâillere verip duâlarını almamızı isterlerdi. Erken yaşta o güzel duâları alıp sevindiğimizi hatırlıyorum.
Sadaka denince akla ilk olarak maddî bir yardım gelir. Lâkin o her insanın yapabileceği çok geniş şümullü bir ibâdettir.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:
“•Kardeşine göstereceğin tebessüm, bir sadakadır;
- İyiliği emredip kötülükten sakındırman sadakadır;
- Yolunu kaybeden kimseye yolu gösterivermen sadakadır;
- Gözü sakat kimse için görüvermen (ona rehberlik etmen) sadakadır;
- Yoldan taş, diken, kemik (gibi şeyleri) kaldırıp kenara atman sadakadır;
- Kovandan kardeşinin kovasına su boşaltman da sadakadır.” (Tirmizî, Birr, 36/1956)
Bütün bunları bir araya getirdiğimizde, mü’minin hayatının her köşesinin güzel ahlâk ile tezyîn edildiğine şâhit oluruz:
AHLÂKIN ÜÇ MERHALESİ
- Ferdî ahlâk: Nefis terbiyesi, ihlâs, sabır, şükür, tevâzu... Kalp necâsetten temizlenerek, cemâlî sıfatların mazharı olacak.
- İçtimâî ahlâk: Merhamet, infak, hizmet, kul hakkı, komşuluk ve mahlûkat hukuku... İçtimâî ahlâk, insanlığımızın ve merhametimizin tescîlidir.
- Medeniyet ahlâkı: Vakıf, adâlet, zarâfet, emânet, ümmetin derdiyle dertlenmek, kamu hukuku...
Bu merhale; şahsî ve içtimâî ahlâkın, İslâm medeniyetinde müesseseleşmesi ve şümullenmesidir. Kendimizi, başkalarının dertlerinden ve ihtiyaçlarından da mes’ul saymamız, bunun için vakıf ve adâletli muhakeme gibi kalıcı adımlar atmamızdır.
Velhâsıl, ebedî kurtuluş için ferdî bir dindarlık kâfî değildir, içtimâî mes’ûliyet şuuru da elzemdir. Mü’min kendini toplumdan mes’ul gören kişidir.
Hadîs-i şeriflerde buyurulur:
“Mü’min kardeşinin derdiyle dertlenmeyen bizden değildir.” (Hâkim, IV, 352; Heysemî, I, 87)
“Komşusu açken tok yatan kimse (kâmil) mü’min değildir.” (Hâkim, II, 15/2166a.)
Cenâb-ı Hak, bizlere hakikî ve faydalı tefekkürü nasîb eylesin. O tefekkür vesilesiyle; dâimâ kulluk, istikamet ve infâk ehli olabilmemizi müyesser kılsın.
Âmîn!..