Konuşma ve Tebliğde Üslûp

Kıssalardan Hisseler

Yüzakı Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Kasım, Sayı: 261

EN İYİ ve EN KÖTÜ

Rivâyete göre;

Bir gün Dâvud -aleyhisselâm-, Lokman Hakîm’den bir koyun kesip en iyi yerinden iki parça getirmesini istemişti. Lokman Hakîm de ona, kestiği koyunun dilini ve yüreğini getirdi.

Aradan birkaç gün geçtikten sonra Dâvud -aleyhisselâm-, yine Lokman Hakîm’den bir koyun kesip bu defa da hayvanın en kötü yerinden iki parça et getirmesini istedi. Lokman Hakîm, yine koyunun dil ve yüreğini getirdi.

Hazret-i Dâvud, ona bunun hikmetini sorunca da Lokman -aleyhisselâm- şöyle dedi:

“–Bu ikisi iyi olursa, bunlardan daha iyisi; kötü olursa da, bunlardan daha kötüsü olmaz!..” (Zemahşerî, Keşşâf, V, 18; İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, XIX, 246)

Kalp; inanç, kanaat ve hissiyâtın merkezi olduğundan diğer bütün uzuvlar da ona bağlı hareket ederler. Bilhassa dil, gönül dünyasını dışarı aksettirir. Küpte ne varsa dışarı onu sızdırır.

Cenâb-ı Hak; insana «beyan» nimetini, evvelâ hak ve hakikati dile getirmesi, tasdik ve tebliğ etmesi için lütuf buyurmuştur. Lisanlarımız hakkı söylemelidir. Kur’ân-ı Kerîm’i okumalı, zikirlerle feyizlenmeli, emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker için dönmelidir.

Beyan nimetinin; boş sözlere, husûsen de yalan, gıybet ve nemîme (lâf taşıma) gibi insanı cehenneme sürükleyen ve hesabı mahşere kalan veballi lâkırdılara sarf edilmesi ne büyük bir israftır!..

Bir gün Muâz -radıyallâhu anh- Peygamber Efendimiz’e, hangi amellerin daha fazîletli olduğuna dair sualler sormuştu. Bu konuşmanın sonunda Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz; lisanla işlenen günahların tahrip edici yönüne dikkati çekerek, Muâz -radıyallâhu anh-’a şöyle buyurmuştur:

“–Sana (saydığın) bütün (bu fazîletli amellerin makbul olmasının) kendisine bağlı bulunduğu şeyi (meselenin can damarını) bildireyim mi?”

Muâz -radıyallâhu anh-;

“–Evet, bildir yâ Rasûlâllah!” deyince Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- dilini tutmuş ve;

“–Dilini koru!” buyurmuştur.

Muâz -radıyallâhu anh-;

“–Biz konuştuklarımızdan da hesaba çekilecek miyiz?” diye sorunca Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

“–Allah hayrını versin ey Muâz! İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen, ancak dillerinin ürettikleridir!” buyurmuştur. (Tirmizî, Îmân, 8; İbn-i Mâce, Fiten, 12)

Hazret-i Muâz’ın da hayret ettiği gibi, birçok insan konuştuğu sözlerin bu kadar ehemmiyetli olduğunu idrâk edemez. Halk arasında da; «Dilin kemiği yok!» denilerek, insanın pek çok sözü düşünmeden söyleyiverdiği ifade edilir. Fakat sözün insan üzerinde tesiri ağırdır. Bir Arap şiirinde meâlen;

“Kılıç yarası geçer, fakat dil yarası geçmez!” denilmiştir.

Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“Söz vardır, keskin kılıç gibidir; dostluğu keser, öldürür. Kalpte tedavisi imkânsız yaralar açar. Gönül bahçesindeki yeşillikleri, sevgi çiçeklerini hazan mevsimi gibi kurutup öldürür.

Bir söz de vardır ki, ilkbahar mevsimi gibidir. Her tarafı süsler, güzelleştirir, sayısız faydalar sağlar.”

Yûnus Emre Hazretleri de ne güzel söyler:

Söz ola kese savaşı,

Söz ola kestire başı,

Söz ola ağulu aşı;

Bal ile yağ ede bir söz!

Bu basit görünen fakat tehlike arz eden mâhiyeti sebebiyle, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; biz ümmetine, lisanla ve konuşmayla alâkalı birçok îkaz ve ihtarlarda bulunmuştur:

“Allâh’a ve âhiret gününe inanan, ya hayır söylesin ya da sussun!” (Buhârî, Edeb, 31, 85, Rikāk, 23; Müslim, Îmân, 74, Lukata, 14)

“Âdemoğlunun, emr-i bi’l-mârûf ve nehy-i ani’l-münker veya Allah Teâlâ Hazretleri’ni zikir hâriç, bütün sözleri aleyhinedir, lehine değildir.” (Tirmizî, Zühd, 63/2412)

“Allâh’ı anmaksızın çok konuşmayın. Allâh’ın zikri dışında çok söz söylemek, kalbi katılaştırır. Katı kalpli olanların ise, Allah’tan en uzak kimseler olduğu kesindir.” (Tirmizî, Zühd, 62)

“Özür dilemeni gerektirecek sözü söyleme!” (İbn-i Mâce, Zühd, 15)

Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh- şöyle buyurur:

“Ne söylediğine, kime söylediğine ve ne zaman söylediğine dikkat et!..”

VASIFLI SÖZ...

Kur’ân-ı Kerim’de Rabbimiz bizim «kavl» yani konuşma hasletimizi, ayrı ayrı sıfatlarla zikrederek, vasıflı hâle getirmemizi tâlim buyurmuştur:

قَوْلاً كَرِيماً

Anne-babaya karşı; «Üf!» bile deme! Onlara ikramkâr ve iltifatkâr söz söyle! Onlarla değer verici bir üslûpla konuş!.. (el-İsrâ, 23)

Bilhassa yaşlandığı için bazı melekeleri zayıflayan, bu sebeple de çocuksu davranışlar sergilemesi muhtemel olan anne-babaya muhabbet, hürmet, merhamet ve bilhassa da vefâ gösterilmelidir.

قَوْلاً مَيْسُوراً

Fakir-fukarâya, muhtaç ve mahrumlara verecek bir şey bulamıyorsan, hiç olmazsa onlara karşı gönül alıcı, rûhu dinlendirici bir söz söyle! Onlarla tesellî edici bir üslûpla konuş!
(el-İsrâ, 28)

Mü’minin dili, asla bir kardeşine diken batırmayacak. İsteyen bir muhtacı azarlamayacak. Ona hiçbir şey veremiyorsa, tatlı diliyle moral verecek.

قَوْلاً مَعْرُوفاً

Kanadı kırık bir kuş gibi himâyeye muhtaç yetimlere, yakın akrabaya ve yoksullara karşı yine güzel söz ve tatlı dille konuş! (el-Bakara, 263; en-Nisâ, 5, 8)

Anne-babalar ve eğitimciler, -ne kadar yaramaz olursa olsun- bir çocuğa;

“–Senden adam olmaz!” vb. yıkıcı sözler söylememelidir. Çünkü çocuk o sıfatı alıp benimseyebilir. Tenkit edilecekse şahsiyet değil, fiil ve davranış takbih edilir.

Kalbinde mânevî hastalık bulunan kimselere karşı herhangi bir töhmete, fitneye veya yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için yine yerinde ve uygun bir üslûpla konuşun. (el-Ahzâb, 32)

Nâmahrem kadın ve erkek asla bir yerde yalnız kalmamalıdır. Zira; «Üçüncüleri şeytan olur!» buyurulmuştur. Aralarında zarûrî bir konuşma geçecekse onda da ciddiyet ve mesafe korunmalı, asla lâubâlîlik, yanlış anlaşılacak seviyede sıcak bir iltifat vs. olmamalıdır.

قَوْلاً لَيِّناً

Zâlimlerin kalbini yumuşatmak için yumuşak söz söyleyin. Bir tatlı suyun akışı gibi ferahlatıcı bir üslûpla konuşun. (Bkz. Tâhâ, 44)

Hak ve hakikatten taviz vermeyin. Fakat galîz, sert ve katı sözlerle münâferet meydana getirmeyin!..

Hazret-i Mevlânâ zâlimlere mümkün mertebe yumuşak söz söylemenin hikmetini güzel bir teşbihle şöyle ifade eder:

“Allah Teâlâ’nın âyet-i kerîmedeki; «Ey Musa! Firavun’a karşı yumuşak söz söyle, ona yumuşaklık göster!» sözünü iyi anla! Zira kaynayan yağa soğuk su dökersen, ocağı da harap edersin, tencereyi de...”

قَوْلًا بَل۪يغًا

Îkāz edilmesi gereken kişilere; gönüllerine dokunacak, onları ihtizâza getirecek, tesirli söz söyle! (en-Nisâ, 63)

Velhâsıl bir mü’min, lisânını bu ilâhî ölçüler ışığında terbiye etmeli ve Cenâb-ı Hakk’ın şu emrini hiç unutmamalıdır:

“...İnsanlara güzel söz söyleyin...” (el-Bakara, 83)

İKİ İŞİT BİR SÖYLE!

Konuşmanın ihmâl edilen bir noktası da dinlemektir. Fıtrata da işaret edilerek; «İki dinle, bir söyle!» denilmiştir. Zira Cenâb-ı Hak insana, iki kulak ve bir lisan vermiştir.

Muhatabını güzelce dinlemeden, aceleyle ve sû-i zanla hüküm vermek beşerî münasebetlerde birçok probleme yol açar. Bugün birçok ailevî ihtilâf da; aile fertlerinin birbirlerinin ne söylediğini dinleyip anlamadan, vehim ve zanlarla konuşması ve hareket etmesinden meydana gelmektedir.

Muhatabını dinlemeye değer bulmamak, tenezzül etmemek, dâimâ karşısındakinin kendisini dinlemesini beklemek de kalpteki kibrin bir alâmetidir. Sükûttaki fazîletin bir hikmeti de budur.

Rasûlullah Efendimiz; ashâbına kulak verir, onların dertlerini ve mârûzatlarını dinlerdi. Bunu yaparken de insanları tefrik etmez, kendisine müracaat eden her kesimden insanı dinlerdi. Münafıklar bunu ayıpladılar. Bunun üzerine şu âyet-i kerîme nâzil oldu:

“(O münafıklardan);

«–O (Peygamber, her söyleneni dinleyen) bir kulaktır!» diyerek peygamberi incitenler de vardır.

De ki:

«–O, sizin için bir hayır kulağıdır.»

Çünkü O; Allâh’a inanır, mü’minlere güvenir ve O; sizden îmân edenler için de bir rahmettir...” (et-Tevbe, 61)

TEBLİĞDE ÜSLÛP

Lisanla alâkalı bu îkaz ve tâlimatlar, tebliğ husûsunda daha büyük bir ehemmiyet arz eder.

Evvelâ; tebliğ, emr-i bi’l-mâruf, hakkı ve sabrı tavsiye gibi vazifeler, sadece lisânın vazifesi değildir. Önce kişi; kendi hayatında, tebliğ edeceği hakikatleri yaşamalıdır. Kendisine faydası olmayanın başkasına faydası olmaz.

Nitekim, âyet-i kerîmelerde; «yapmadığı / yapmayacağı şeyleri yapacakmış
gibi konuşma»nın Allah Teâlâ’yı gazaplandırdığı bildirilmiş (Bkz. es-Saff, 2-3), böyleleri;

“İnsanlara birri (hayrı, doğruyu) emredip kendinizi unutuyor musunuz?” (Bkz. el-Bakara, 44) diye azarlanmıştır.

Hazret-i Mevlânâ da dilleriyle sevgi iddiasında bulunup da onun hakikatinden uzak yaşayan gafilleri;

“–Sözün maskarası olma!” diyerek îkāz eder.

Hakikatleri yaşayanlar, konuşmasalar da hâlleriyle tebliğ ederler. Yaşamayanlar ise, güya bülbül kesilseler de tesirli olamazlar.

TAKVÂ ZIRHI

Bilhassa gaflet hâlinde olan kimselere tebliğde bulunacak bir kişinin mânevî in‘ikâsa karşı tedbirli ve ihtiyatlı olması, tâbiri câizse bir takvâ zırhına bürünmesi gerekir.

Gözümüzle gördüğümüz ışığın yanında, gözle görülmeyen; alfa, beta, gama, mor ötesi vs. ışınlar da vardır. Bunlar gözle görülmez fakat zarar veya faydası tespit edilmektedir.

Bunun gibi; insan yüreğinden de birtakım, göremediğimiz fakat tesirine şâhit olduğumuz ışınlar çıkıyor.

  • Bunun müsbetine feyz ve rûhâniyet diyoruz;
  • Menfîsine gaflet ve kasvet diyoruz.

Cenâb-ı Hak;

  • Sâdıkların ve sâlihlerin feyizlerinden istifâde etmemiz için;

“...Sâdıklarla beraber olun!” (et-Tevbe, 119) buyurmuştur. Sahâbe-i kiram, Allah Rasûlü ile beraberliğin feyzi ile büyük dereceler elde etmiştir.

Rabbimiz;

  • Fâsık ve gafillerin kasvetinden bizleri muhafaza etmek için de;

“Onlarla oturmayın! Aksi hâlde onlar gibi olursunuz!” diye îkāz eylemiştir. (Bkz. el-En‘âm, 68; en-Nisâ, 140)

İmam Gazâlî Hazretleri de, kâfir, fâsık ve gafil insanlarla zâhirî ve şeklî beraberliğin, zamanla zihnî beraberliğe, zihnî beraberliğin de bir müddet sonra kalbî beraberliğe dönüşeceğini ifade etmiştir.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz;

  • Ebrehe’nin ordusunun helâk edildiği Muhassir Vâdisi’nden hızlıca geçmiş,
  • Semûd Kavmi’nin helâk edildiği yerden alınan suları döktürmüş, bu su ile yoğrulan hamurları ashâbın yemesine izin vermemiştir.

Yıllar hattâ asırlar önceki ilâhî gazaptan dahî bu şekilde uzak durmak îcâb ederse, yaşayan bir fâsığın ve gafilin etrafa saçtığı gaflet ve kasvetten de ne kadar uzak durmak gerektiğini idrâk edelim!..

Bu hakikatten hareketle, bir müslüman, ecnebî memleketlere gitmek zarûretinde kaldığında, gafillerin bulunduğu mekânlara girmek mecburiyetinde bulunduğunda, bu in‘ikâslara karşı çok dikkat etmelidir. Takvâ hassâsiyetini son derecede yüksek tutmalıdır.

Tebliğde bulunacak bir mü’min, ancak kalbindeki takvâ nisbetinde, ondaki kasveti mağlûp edip muhatabına tesir edebilecektir.

Bu hakikatin ifadesinden sonra, irşad sahasında lisânı kullanırken;

  • Muhatabın durumunu gözetmek, onun kalbine gidecek bir damar bulmak lâzımdır.

Habeşistan’a hicret eden kafilenin başındaki Câfer-i Tayyâr -radıyallâhu anh-; Necâşî’nin huzûrunda Kur’ân okuyacağı zaman, büyük bir firâset ve basîret göstererek Meryem Sûresi’nden Hazret-i İsa’nın dünyaya gelmesiyle alâkalı kısımları tilâvet etti. Çünkü hıristiyan olan muhataplarının, Hazret-i Meryem’in mâsumiyetini ve çektiği ızdırapları anlatan bu âyetlerden müteessir olacağını düşündü. Hakikaten Necâşî âyetlerin tesiri altında, hem muhâcirleri himâye etti hem de İslâm’ı övücü sözler söyledi. İstikbalde de müslüman oldu.

Burada Hazret-i Câfer meselâ Kâfirûn Sûresi’ni okusa, Necâşî’nin kalbine giden damarı bulamayabilirdi.

Muhatabın kalbine giden damar bulunmazsa, zerk edilmek istenen devâlar ve iksirler boşa gider. Hattâ apse yapar.

  • Sözleri ve üslûbu, muhatabın aklî ve zihnî seviyesine göre tayin etmek gerekir.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in çölden gelen bir bedevî ile konuşma tarzı farklıydı, idrak seviyesi daha farklı şehirli bir insanla konuşma tarzı farklıydı. Çocuklarla konuşurken onların seviyesine inerdi.

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- şöyle buyurmuştur:

“İnsanlara anlayacakları şekilde (yani akıl ve idrak seviyelerine göre) konuşunuz.”
(Buhârî, İlim, 49)

Abdullah bin Mes‘ud -radıyallâhu anh- da şöyle demiştir:

“İnsanlara kavrayamayacağı bir sözü rivâyet edersen, bu onlardan bazıları için fitneye sebep olur.” (Müslim, Mukaddime, 5)

Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“(Eğer huzur istiyorsan hayatın dengesini iyi kavra!) Körler çarşısında ayna satma, sağırlar çarşısında gazel atma.”

Bir mü’minin fârikası, basîretli ve firâsetli olmasıdır. Muhatabını sîmâsından ve hâlinden tanıyarak onun seviyesine göre hitâb etmesidir.

Şu âyet-i kerîme de, tebliğde muhatabın durumuna göre üç üslûp bildirmektedir:

“(Rasûlüm) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et! Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et!..” (en-Nahl, 125)

Bu âyette nasihatin, muhataba göre üç seviyesi bildirilmiştir:

Birincisi: İdrak seviyesi yüksek olanlara; hikmetle, ince mânâlarla öğüt ver.

İkincisi: İdrak seviyesi vasat; halk ve avam seviyesinde olanlara, güzel mev‘izeler ve vaazlarla nasihat et.

Üçüncüsü: İnatçı ve itirazcılarla da güzelce münâzarada bulun!

Bütün bu hakikatler; İslâm’ı tebliğ edecek bir şahsiyetin, kendisini Kur’ân ve Sünnet kültürüyle mücehhez hâle getirmesinin gerekli olduğunu ifade eder.

Rasûlullah Efendimiz, ashâb-ı kirâmı 23 senede terbiye etti. Sadece Medine dönemini saysak, on sene boyunca onları tezkiye etti ve onlara Kitap ve hikmeti öğretti. Bu geniş ve şümullü mâlûmâtı elde edebilmek, sonraki nesiller için de muhtevâlı bir tahsil gerektirir.

  • Tebliğde mutlaka bir tedrîcîlik gerekir. Son söylenecek şeyi ilk olarak söylemek; dişleri yeni yeni çıkan bir bebeğe baklava yedirmeye kalkmak gibidir ki, bu lokma ona fayda değil zarar verir, belki onu boğar.

Mekkî ve Medenî sûrelerin muhtevâları incelendiğinde, nâsih ve mensûh âyetlere bakıldığında, emredilen ibâdetlerin ve yasakların sıralamasına nazar edildiğinde görülür ki; Rabbimiz de İslâm’ın tebliğinde büyük bir tedrîcîlik hikmeti gözetmiştir.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, Muâz -radıyallâhu anh-’ı Yemen’e vazifeli olarak gönderirken verdiği şu tâlimat; tebliğ üslûbunda gözetilmesi gereken hakikatlere ne güzel bir misaldir:

“Muhakkak ki sen, halkı ehl-i kitap olan bir memlekete gidiyorsun.

[Demek ki; muhatabı tanımak ve üslûpta bunu göz önünde bulundurmak gerekir.]

  • Onları, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve benim Allâh’ın Rasûlü olduğuma şahâdet etmeye davet et!

[Îmân ile başlamak îcâb eder. Kalpte îman yeşermedikçe, diğer hakikatleri kabule hazır olmayacaktır.]

  • Şayet buna itaat ederlerse, Allâh’ın kendilerine bir günde beş vakit namazı farz kıldığını bildir.

[İbâdetlerden, evvelâ bedenî olan ile başlanmıştır. Çünkü maddiyat husûsunda insanlar daha şüphecidir. Namaz; mü’minin îmânını kuvvetlendirecek, diğer sahalarda da kabul ve teslîmiyetini artıracaktır.]

  • Bunu kabul edip itaat ederlerse; zenginlerinden alınıp fakirlerine verilmek üzere, kendilerine zekâtın farz kılındığını haber ver.
  • Buna da itaat ettikleri takdirde, mallarının en kıymetlilerini almaya kalkma!

[Malın en iyisinden almamak da bir firâsettir.]

  • Mazlumun bedduâsını almaktan sakın, çünkü onun bedduâsı ile Allah arasında perde yoktur.” (Buhârî, Zekât, 41, 63; Müslim, Îmân, 29-31)

Hâsılı;

Bir mü’min, konuşma üslûbunu güzel ayarlamalı, ilâhî hakikatlerin bediî ve rûhânî güzelliklerini sergileyen bir hikmet pınarı olmalı ve dâimâ ruhlara nüfûz edecek tatlı bir lisan kullanmalıdır.

Peygamber Efendimiz’in mükemmel üslûbu ve sözleriyle, muhataplarının gönüllerinde uyandırdığı müstesnâ duygu ve heyecanı Ebû Kursâfe -radıyallâhu anh- şöyle anlatmaktadır:

Ben, annem ve teyzem, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına gittik. Kendisine bey‘at edip yanından ayrıldığımızda, annem ve teyzem bana şöyle dediler:

“–Yavrucuğum, bu zât gibisini hiç görmedik! Yüzü O’ndan daha güzel, elbiseleri daha temiz ve sözü daha yumuşak başka birini bilmiyoruz. Sanki mübârek ağzından nur saçılıyordu.” (Heysemî, VIII, 279-280)

Allah Rasûlü’nün nurlu izinden giden Hak dostları da, söz vâdisinde nur saçmaya devam ettiler. Yolun esası sohbet oldu. Eşiğe baş koyan Yûnuslar, asırlarca okunacak ilâhîler söylediler. «Hamdım!.. Piştim!.. Yandım!..» diyen Mevlânâlar; batı dünyasında bile ellerden düşmeyen, hidâyetlere vesile olan Mesnevîler kaleme aldılar.

Sözü Allah rızâsına muvâfık söyleyebilene ne mutlu!..

Cenâb-ı Hak; fikirlerimizi, sözlerimizi, üslûbumuzu ve beyânımızı rızâsıyla te’lif buyursun. Bizleri dillerimizle, gönüllere diken batırmaktan muhafaza eylesin. Sözün güzelini işitip ittibâ edenlerden ve son ânımızda kelime-i tayyibe ile son nefesimizi verebilenlerden eylesin.

Âmîn!..