Âile Ocağımız Sönmesin! - 3
Hak Dostlarından Hikmetler
Altınoluk Dergisi, 2026 – Kasım, Sayı: 489
Âile, neslin devâmına vesîle olan, yegâne meşrû müessesedir. Duygulu gönüller için; evlerin ilk saâdet nağmesi, doğan çocukların gönüllere huzur veren sesleridir.
Allâh’ın hem bir göz aydınlığı hem de ilâhî bir imtihan olarak anne-babaya emanet ettiği evlâtlar, âile yuvasında açan cennet çiçekleri ve gönül meyveleridir.
Bazen evli çiftler istese de Cenâb-ı Hak çocuk ihsân etmeyebilir. Bunun da pek çok hikmeti vardır. Zira gaybı Allah’tan başkası bilemez. Hakkımızda neyin hayır, neyin şer olduğunu, Rabbimiz bizden daha iyi bilir.
Allah Teâlâ’nın bu dünyada bazı nîmetlerden kullarını mahrum bırakması, onların Hak katındaki derecelerinin daha da yükselmesi ve o nîmetlerden daha hayırlı olan uhrevî mükâfatlara nâil olmaları içindir. Tabiî ki bu ilâhî lûtuflara erebilmek için, Cenâb-ı Hakk’ın takdîrine cân u gönülden rızâ ve teslîmiyet göstermek ve bunun bir imtihan olduğunu unutmamak gerekir.
Ayrıca, Allah Teâlâ’nın kullarından bazı nîmetleri esirgemesi, o kullarını sevmediği mânâsına gelmez. Nitekim Peygamber Efendimiz’in zevce-i tâhiresi Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- Vâlidemiz’in de hiç çocuğu olmamıştı. Lâkin Âişe Vâlidemiz; ilmiyle, irfânıyla, ahlâkıyla bütün bir ümmetin annesi olmuştur. Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk’ın evlât bahşetmediği çiftler de bu hakîkatleri hatırlarından çıkarmamalıdır.
Evlâtlar, Cennet’e lâyık bir sâfiyetle, günahsız, tertemiz olarak dünyaya gelirler. Fakat anne-babalar, onların mânevî terbiyelerini ihmâl ederlerse, o Cennet kuşlarını -Allah korusun- yanlış bir yere uçuruverirler!..
Rabbimiz’in emaneti olan evlâtlarımız; işlenmeye hazır, saf ve bereketli bir toprak gibidir. O toprağa atılan tohumların keyfiyeti, -ekseriyetle- evlâtların istikbâline yön verir. Bu hususta en büyük mes’ûliyet, elbette anne-babaya âittir.
Şu hâdise ne kadar ibretlidir:
Bir baba, Halîfe Hazret-i Ömer’e giderek, evlâdının kendisine yaptığı kötülüklerden şikâyet etti. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, bu adamın oğlunun, huzûruna getirilmesini emretti.
Genç, yanına gelince; Halîfe ona, niçin babasına kötü davrandığını sordu. Delikanlı ise bu suâle başka bir suâlle karşılık verdi:
“–Ey Mü’minlerin Emîri, çocuğun babası üzerindeki hakkı nedir?”
Hazret-i Ömer şöyle hulâsa etti:
“–Üç hakkı vardır:
‒Annesini (dindar, sâliha bir hanım olarak) güzelce seçmesi,
‒Evlâdına (müsbet bir telkini olan) güzel bir isim vermesi,
‒Ona Kur’ân-ı Kerîm’i (yani İslâm’ın hükümlerini) öğretmesi.”
Delikanlı:
“–Babam (kendisine kötü davrandığımdan şikâyet ediyor ama) bana karşı bu vazifelerinin hiçbirini yerine getirmedi.” dedi ve ihmallerini bir bir saydı.
Bunun üzerine Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, babaya döndü ve şöyle dedi:
“–Oğlum bana zulmediyor, diyorsun ama; önce sen ona zulmetmişsin!” (Semerkandî, Tenbîhü’l-Gâfilîn, 152)
Kul hakları içinde en mühim olanı, anne-baba hakkıdır. Cenâb-ı Hak, yüce zâtına kulluktan sonra ilk olarak anne-babaya iyi davranmayı emretmiştir.[1] Bunun için anne-babaya hürmet, muhabbet ve vefâ hususunda kusur etmemek; bilâkis onlara dâimâ nâzik davranıp hayır-duâlarını almaya çalışmak elzemdir.
Fakat şu da bir hakîkattir ki anne-babanın evlâdı üzerinde hakkı olduğu gibi, evlâdın da ebeveyni üzerinde hakkı vardır. Bu hak da anne-babasının onu İslâm ahlâkıyla yetiştirmesidir.
Karşılıklı mes’ûliyetlerini yerine getirmeyen ebeveyn ve evlâtlar, mahşer gününde birbirinden kaçacak yahut birbirinden dâvâcı olacaklardır.
Günümüzde pek çok anne-baba;
“‒Evlâtlarımız elden gidiyor!” diye şikâyet ediyorlar. Fakat evvelâ şunu sormak gerekiyor:
“‒Sen evlâdına vaktinde ne verdin ki şimdi ondan ne bekliyorsun?!
–Ona helâl lokma yedirdin mi?
–Mânevî terbiyesiyle yeterince ilgilendin mi?
–Allah ve Rasûlullah sevgisini, Kur’ân ve Sünnet kültürünü onun tertemiz gönlüne nakşedebildin mi?
‒Sevdirerek ve hediyelerle teşvik ederek ona ibadet alışkanlığı kazandırabildin mi?
–Dînî tahsil alabilmesi için göndereceğin mektepleri, kursları, yurtları ve hocaları güzelce araştırarak seçtin mi?
–Namazlı, abdestli, güzel ahlâklı, sâlih bir arkadaş çevresi kazanmasına yardımcı oldun mu?
‒Onu zamâne şerlerinden, bilhassa da televizyonun menfî programlarından, internetin süflî adreslerinden, kötü arkadaş çevrelerinden yeterince koruyabildin mi?
–Hâl ve davranışlarınla, ona güzel bir örnek olabildin mi?..”
İşte bu ve benzeri vazifelerini yerine getirmeyen anne-babalar, bugün evlâtlarından şikâyet ederken, aslında geçmişteki kendi ihmal ve gafletlerinin de ceremesini çekmektedirler. Zira insan, ektiğini biçer.
Rahmetli babamız Mûsâ Efendi, Ege taraflarına yapmış oldukları bir seyahat esnâsında şâhit oldukları bir hâdiseyi şöyle nakletmişlerdi:
Büyük bir meydanın ortasında bir genç, babasını herkesin gözü önünde acımasızca tokatlamıştı. Bu hâdiseye şahit olan etraftaki halk, o gence hitâben;
“–Babana el kaldırmaya utanmıyor musun?! Bu ne edepsizliktir!” diyerek yaptığı işin büyük bir cürüm olduğunu ona hatırlatmaya çalışıyordu. Lâkin genç, bu sözlere hiç aldırış etmiyordu.
Evlâdından yediği tokat dolayısıyla gözleri yaşla dolan ve acı çektiği her hâlinden belli olan o babanın ağzından, etrafındakilerin duyacağı bir sesle, şu mânidar cümleler döküldü:
“–Bırakın vursun! Oğluma mânî olmayın. Çünkü ben de babamı bu meydanda dövmüştüm!..”
Demek ki evlâtlarımızı yetiştirirken, onların gönüllerine hangi duyguların tohumlarını ekiyorsak; yaşlanıp onların himâye ve desteğine muhtaç olduğumuzda, onlarda o duyguların akislerini görürüz:
‒Onlara Allah korkusu, merhamet ve takvâ hassâsiyeti kazandırdıysak; vefâ ve teşekkür buluruz.
‒Bunun aksine, onları zayıfa merhametten, küçüklere şefkat, büyüklere hürmetten bîhaber yetiştirdiysek, bu gafletin kurbanı oluruz.
Zira bu dünya, bir nevî etme-bulma dünyasıdır. Nitekim bir hadîs-i şerîfte;
“…Ana-babalarınıza iyi muâmele edin ki çocuklarınız da size iyi davransınlar…” buyrulmaktadır. (Hâkim, Müstedrek, IV, 170/7258)
Bir Arap vecizesinde de; “مَنْ دَقَّ دُقَّ” denilmektedir. Yani kişi yaptığının karşılığını bulur.
Elbette bu durum, ekseriyet itibâriyle böyledir. Fakat kimi zaman, âdeta bir bataklıkta açan zarif bir çiçek gibi, gâfil anne-babaların evlâtları sâlih kullar oluverirler. Buna mukâbil bazı dindar anne babalar da -ellerinden gelen bütün gayreti göstermelerine rağmen- evlâtlarının yanlış yollara sürüklenmelerine mânî olamazlar.
Böyle istisnâlar da ayrı bir hikmet-i ilâhîdir. Zira hidâyet Allah’tandır. Hiç kimse, kendi istediğine hidâyet veremez. Allah Teâlâ, hidâyeti ancak dilediğine lûtfeder.
Dolayısıyla mü’min, evlât terbiyesinde elinden gelen gayreti gösterip yine Allâh’ın rahmetine sığınmakla mükelleftir. Netice, tamamen Cenâb-ı Hakk’ın takdîridir. İşin o tarafından, kul mes’ûl değildir.
Nitekim Nuh -aleyhisselâm-’ın üç oğlu gemiye binip kurtulurken, biri binmeyip helâke dûçâr oldu. Babasının peygamber olması bile onu kurtaramadı.
Bunun için, ilâhî bir emanet olan evlâtlarının îmanlı, ahlâklı, hayırlı mü’minler olarak yetişmesi hususunda kendilerine düşen vazifeyi samimiyetle îfâya çalışan anne-babalar -bir netice alamasalar da- en azından evlât imtihanının uhrevî mes’ûliyetinden kurtulmuş olurlar.
Diğer taraftan, bugün toplumda büyük bir ahlâkî erozyon yaşanıyor. Global kültür istilâsı, seküler eğitim sistemi, yazılı, görüntülü ve dijital medyanın propagandaları, maddî-mânevî yıkımları beraberinde getiriyor.
Fakat toplumun yozlaşmasını, ahlâkî çözülmeyi, mânevî değerlerin aşınmasını yalnızca dış sebeplere bağlamak, suçu dâimâ dışarıda arayıp kendi vicdanını rahatlatmak da bir başka hatâdır. Topluma nasıl evlâtlar yetiştirdiğimiz hususunda, hepimiz kendimizi muhâsebe etmeliyiz.
Unutmayalım ki toplumun çekirdeği olan âilede yetişen evlâtlar, yalnızca “bugünün çocukları” değildir, onlar aynı zamanda “yarının emanetçileri”dir. Dolayısıyla çocuğun terbiye edildiği ilk mektep olan âileyi İslâmî ölçülerle kurmak kadar, onu aynı istikâmette yaşatmak da son derece mühim bir vazifedir.
Âile mektebimizde, îmanlı, ahlâklı, millî ve mânevî değerlerine bağlı, kusursuz evlâtlar yetiştirmek istiyorsak, evvelâ kendimiz kusursuz bir anne-baba olmaya gayret etmeliyiz. Zira evlâtlar, nasihat dinlemekten ziyade, anne-babanın hâl ve davranışlarını taklit ederler.
Bunun için anne-babalar, evlâtlarının yanında, hâl ve davranışlarına daha çok îtinâ göstermelidir. Bilhassa birbirlerine karşı daha nâzik davranmalıdır. Çünkü;
‒Anne-babası birbirine teşekkür edebilen bir çocuk da teşekkür etmeyi, kıymet bilmeyi, nezâketi öğrenir.
‒Anne-babası birbirinden özür dileyen bir çocuk, özür dilemeyi, hatasını kabul etmeyi, nefsini yenmeyi öğrenir.
‒Birbirinin hatasını büyütmeyen bir anne-babanın evlâdı, affetmeyi, şahsî kusurları bağışlayabilmeyi, tabiî olarak öğrenir.
Bu bakımdan, ebeveynin bizzat güzel bir örnek olması, en tesirli terbiye metodudur. Çünkü evlâtlar, anne-babalarının nasihatleri kadar, yapıp ettiklerinden de kendilerine davranış kalıpları geliştirirler. Onların hâl ve tavırlarını kopyalarlar. Bu sebeple Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Âilene namazı emret ve kendin de ona sabırla devam et!..” (Tâhâ, 132)
Demek ki anne-baba, ibadet hayatında bizzat örnek olacak ki evlâdına güzel bir ibadet alışkanlığı kazandırabilsin.
Bunun için çocuk terbiyesi, anne-babanın terbiyesinden başlar. Ebeveynler, çocuklarına iyi mi, kötü mü örnek olduklarına son derece dikkat etmelidirler.
Meselâ toplumdaki dünyevîleşme iptilâsı, huzur ve mutluluğu maddiyatta arama gafleti ve daha fazla ekonomik güce ulaşma hırsı, ebeveyne de bulaşmışsa, onların evlâtlarına yapacakları yönlendirmeler de o minvalde olacaktır.
Böyle bir ebeveyn, çocuğuna;
“‒Sâlih bir müslüman ol, hayırlı bir insan ol, âhiretini kurtarmaya gayret et…” diyeceği yerde;
“‒Ne pahasına olursa olsun başarılı ol, güçlü ol, dünyalık kazanmaya bak…” diyecektir.
Yani evlâdının âhiretini, dünyevî hırslarına kurban edecektir.
Hâlbuki mülk, Allâh’ındır. Para, sadece kazanılacak bir imkân değil, hesabı verilecek bir emanettir, ilâhî bir imtihandır. Evlâtları bu şuurla yetiştirmek îcâb eder.
Buna göre mü’min;
‒Dünyadan el etek çekmeyecek, onu kalbinde putlaştırmadan âhiret sermayesi kılacak.
‒Bilimi, teknolojiyi reddetmeyecek; onu ahlâkın emrinde, insanlığın faydasına kullanacak.
‒Aklı hor görmeyecek, îmanlı bir kalp ile istikâmetlendirecek.
Çünkü İslâm’ın istediği insan tipi, ne akılsız bir kalbe ne de kalpsiz bir akla sahip olan insandır. Bilâkis; vahyin rehberliğinde aklı nurlanmış, kalbi arınmış, irâdesi terbiye edilmiş bir “rahmet insanı”dır.
Bunun zıddına; Allah korkusu, kul hakkı hassasiyeti, merhamet ve vicdan gibi mânevî değerlerden mahrum hâlde yetiştirilen bir çocuk, gâfil ebeveyninin önüne koyduğu dünyevî hedeflere ulaşmak için;
‒Her yolu meşrû saymaya,
‒Fırsatçılığı mübah görmeye,
‒Başkalarını acımasızca ezerek yükselmeyi akıllılık, beceriklilik ve kurnazlık sanmaya başlayacaktır.
Daha da kötüsü; günümüzün materyalist dünyasında, îmanlı, ahlâklı, fazîletli olmayı, başarının önündeki engel olarak görmeye başlayacaktır.
Her hâlükârda dürüst ve vicdanlı kalmayı, bugünün kapitalist piyasa şartlarında, hayatta kalmaya mânî olarak telâkkî edecektir. Neticede, rızka takılıp Rezzâk’ı unutacak, dünyalık elde edeyim derken kendini kaybedecektir.
Hâlbuki Rabbimiz ne buyuruyor:
“Allâh’ı unutan ve bu yüzden Allâh’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın! Onlar yoldan çıkan kimselerdir.” (el-Haşr, 19)
Böyle dünya odaklı bir insan yetiştirmek için verilen emekler, bir pırlantanın çöpe gitmesinden daha hazin bir tâlihsizliktir. İsrafın en kötüsü olan “insan israfı”dır…
Diğer taraftan, günümüzde bazı anne-babalar da evlâtlarına sevgi ve merhamet zannederek -maalesef- kontrolsüz, ölçüsüz, sınırsız bir özgürlük, aşırı bir îtimâd-ı nefs (özgüven) aşılıyorlar.
Hâlbuki çocuğa merhamet, her zaman ona canının istediğini vermek değildir. Yeri geldiğinde onu bir yanlıştan korumak için kaşını çatmak ve ona sınırlar çizmek de merhamettir. Dolayısıyla, yanlışta ısrar eden evlâdını hiç îkaz etmeyen, onu hiç te’dip etmeyen bir anne-baba, aslında evlâdına en büyük kötülüğü yapıyor demektir.
Zira böyle bir anne-baba, evlâdının adâlet duygusunu yerle bir eder. Hangi kötülüğü yaparsa yapsın, yanına kâr kalacağını zannederek büyüyen bir çocuk, pervâsız bir zâlime dönüşür.
Yakın zaman önce birkaç vilâyetimizde gördük; bir genç çıkıyor, girdiği rûhî buhranın veya aldığı uyuşturucunun tesiriyle okulda katliam yapıyor, sonra da intihar ediyor.
Filmlerde, dijital oyunlarda, sosyal medyada seyrederek âşinâ olduğu vahşet sahnelerini çevresine yaşatmaktan çekinmiyor.
Peki bir genç nasıl bu hâle gelebilir? Mâsumların canına kıyma hakkını nasıl kendinde görebilir? İşte bu noktada hem anne-babalara hem de eğitimcilere büyük mes’ûliyetler düşüyor.
Her arabada bir fren sistemi bulunur. Evlâtları da yanlışa giderken frenleyecek iç murâkabeyi, onları suçun eşiğinde durduracak vicdanı, günahla aralarında perde olacak Allah korkusunu, velhâsıl mânevî kontrol ünitelerini, onların gönüllerinde inşâ etmeliyiz. Böylece;
–Ne zaman konuşup ne zaman susacaklarını, nerede koşup nerede duracaklarını öğretmeliyiz.
–Hakkını bilmek kadar, haddini bilmenin de lüzumunu kavratmalıyız.
‒Kul hakkı hassasiyetini, karıncayı dahî incitmeme titizliğini, insanı eşref-i mahlûkat olarak görme şuurunu kazandırmalıyız.
‒Bir canı haksız yere inciterek kalp kırmanın, Kâbe’yi yıkmak gibi büyük bir cürüm olduğu düsturunu, birer tohum gibi evlâtlarımızın gönül toprağına ekmeliyiz.
‒Bir insanı öldürenin bütün insanlığı öldürmüş, bir insanı kurtaranın da bütün insanlığı kurtarmış gibi olacağı hakîkatini yüreklerine nakşetmeliyiz.
Unutmayalım ki evlât yetiştirmek; onu yalnız bu dünyaya değil, esas hayat olan âhirete de hazırlamaktır. Zira dünyevî tahsillerin kazandırdığı diploma, apolet ve makam-mevkînin hükmü son nefeste bitecek, Hakk’a kulluk tahsili ise ebedî hayatın yegâne saâdet sermâyesi olacaktır. Dolayısıyla dünya mektebiyle âhiret mektebini mezcetmek gerekir.
Bunun için, Allâh’a ve âhirete îman etmiş bir anne-baba;
–Evlâdının elinden tutup onu dünyevî bir mevkîye getirmekten ziyâde, gönlünü Allâh’a götürebilmenin derdinde olmalıdır.
–Okul sınavlarından ziyâde, ilâhî imtihanlarda ne kadar başarılı olabildiğine ehemmiyet vermelidir.
–Yavrusunun zihnini bilgi arşivi hâline getirmekten çok, kalbini vahiyle buluşturabilmenin derdinde olmalıdır.
Zira günümüzde yapılan en büyük yanlışlardan biri, evlâtların zihinlerini doyururken gönüllerini aç bırakmaktır.
‒Bilgi veriliyor; fakat o bilginin hayra kullanılması üzerinde yeterince durulmuyor.
‒Sanat-meslek öğretiliyor; fakat işin mes’ûliyet (sorumluluk) tarafı göz ardı ediliyor.
‒Alın teriyle helâlden kazanılan bir liranın, haramdan kazanılacak milyonlardan kıymetli olduğu öğretilmiyor.
‒Rekābet, yarış, mücâdele öğretiliyor; merhamet unutuluyor.
‒Başkalarının felâketi üzerine saâdet inşâ edilemeyeceği şuuru verilemiyor.
Sonra da; diploma sahibi insanlar yetiştirmenin, “insan yetiştirmek” olmadığı, acı tecrübelerle ortaya çıkıyor.
Şunu unutmayalım ki:
‒Çocuğun gönlünü doyurmak, ona her istediğini vermek değildir.
‒Çocuğu sevmek; ona sınırsız bir alan açmak, ölçüsüz ve kontrolsüz bir özgürlük telkin etmek değildir.
‒Merhamet, disiplinsizlik değildir.
‒Çocuk, hem sevildiğini bilmeli hem de sınırlarının bulunduğunu idrâk etmelidir.
Dolayısıyla sadece aklı değil, kalbi de eğitmek gerekiyor. Kalbe, küçük yaşlardan itibaren Allah sevgisi ve korkusunu, biz göremesek de Allâh’ın bizi her an görmekte olduğu (ihsan) şuurunu, kul hakkı ve takvâ hassâsiyetini aşılamak îcâb ediyor.
Evlât terbiyesinde asıl başarı;
–Polisin, jandarmanın, bekçinin, güvenlik kamerasının bulunmadığı yerde de kötülük yapmayan,
–“Allah bilsin kâfî…” diyerek nazarlardan gizli, hâlisâne iyilikler yapabilen,
–Fânîlerin alkışlarından da, kınamalarından da kalben müstağnî kalabilen,
–Kimsenin görmediği yerde de dürüst, nâmuslu, ahlâklı olabilen,
–Güç ve otoriteyi elde ettiği zaman zulmetmeyen,
–Fırsatını bulmasına rağmen kul hakkına el uzatmayan insanı yetiştirmektir.
Nesilleri İslâm şahsiyet ve karakteriyle yetiştirmek, modern bir câhiliyenin yaşandığı günümüzde, elbette dünden daha zor. Çünkü eskiden “geniş âile”ler vardı. Günümüzdeki gibi “çekirdek âile” pek azdı.
Evlâtların güzel ahlâk ile terbiye edilmesinde, sâliha bir annenin ve sâlih bir babanın yanı sıra, dedenin, ninenin ve akrabaların çok mühim tesirleri olurdu. Yani evlâtlar, her taraftan güzel ahlâk numûnesi insanların gözetimi altında yetişir, tabiî şekilde terbiye edilmiş olurdu.
–Güngörmüş, ağzı duâlı dedelerden ilim ve irfan öğrenirdi.
–İslâm zarâfet ve edebiyle kemâl bulmuş ninelerden âdap ve erkân öğrenirdi.
–Mahalle, sokak ve çarşı bile, İslâm âdâbıyla yaşayan büyüklerin bulunduğu, âdeta görünmeyen bir mektep ve dergâh gibiydi.
Maalesef modern hayatın dayattığı yapı, bugün evlâtları o güzel terbiyeden mahrum bıraktı. Dede ve nineler çoğunlukla ayrı bir evde, bazı anne-babalar maîşet temini için iş hayatının koşturmacasında, bazılarıysa evlât terbiyesi mes’ûliyetinden bîhaber vaziyette...
Koparılan “mahalle baskısı” yaygaralarıyla, çevreden gelen müsbet tesirler de yok edildi.
Günümüzde bu görünmez mekteplerin yerini, küresel çeteler doldurdu. Nesillerin şahsiyet ve karakterini, global kültürün dayattığı dünya görüşleri, seküler eğitim sistemleri, televizyon ve internetin ekranları şekillendirmeye başladı.
Neticede âile fâciaları, suça sürüklenen çocuklar, uyuşturucu, alkol, kumar bağımlılıkları ve ahlâkî çöküş, toplumlar için hayatî bir mesele hâline geldi. Âyet-i kerîmedeki ifadesiyle; “şeytanın mallara ve evlâtlara ortak olduğu”[2] bir zamanda yaşıyoruz.
Bugün evlâtların sırf biyolojik anne-babası olmak kâfî gelmiyor. Çünkü evlâtların rûhunu şeytan emziriyorsa, dimağını ehl-i küfür besliyorsa, o evlâtlar bir müddet sonra öz kimliklerinden uzaklaşıyor, din ve medeniyetlerine yabancılaşıyorlar. Bu merhaleden sonra anne-babanın biyolojik yakınlığının da hiçbir kıymeti kalmıyor.
Dolayısıyla günümüzde anne-babaların vazifesi daha ağır. Fakat ecri de o nisbette büyük. Bu âhir zaman hengâmında evlâtlarını Allâh’a sâlih bir kul, Peygamber’e sâdık bir ümmet, vatana, millete, ümmete hayırlı bir evlât olarak yetiştirebilen fedakâr bir anne-baba, ömürlük bir teşekküre lâyıktır!..
Cenâb-ı Hak, huzurlu bir âile ikliminde, îman ve güzel ahlâk sahibi hayırlı nesiller yetiştirebilmeyi, cümlemize nasip ve müyesser kılsın. Evlâtlarımızı bizlere hayırlı birer halef ve sadaka-i câriye eylesin.
Âmîn!..
Dipnotlar:
[1] Bkz. el-İsrâ, 23.
[2] Bkz. el-İsrâ, 64.