Başarının Ölçüsü Nedir?
Genç Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Kasım Sayı: 242
Muhterem Efendim; gençler arasında sınavı kazanamamak, bir işe başlayamamak, evlenememek, bir yuva kuramamak veya evlilikte aradığını bulamamak, otomatik olarak “başarısızlık” diye yaftalanıyor. Kur’ân ve Sünnet penceresinden baktığımızda, “başarı/muvaffakıyet” tam olarak nedir? Arzu ettiğimiz neticeye ulaşamamak bir başarısızlık mıdır, yoksa farklı bir imtihanın ve nasîbin kapısı mıdır? Bu hususta ne buyurursunuz?
Rabbimiz Kur’ân-ı Kerîm’de başarıyı, kurtuluşu “felâh”, “fevz” ve “tevfîk” kelimeleriyle ifade eder. Âyet-i kerîmede şöyle buyruluyor:
“Her nefis ölümü tadacaktır. Ve ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim ateşten uzaklaştırılıp Cennetʼe konulursa, işte o kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı ise aldatıcı bir metâdan başka bir şey değildir.” (Âl-i İmrân, 185)
Dolayısıyla asıl başarı, asıl kurtuluş; diplomalara sahip olmak, yüksek bir makama gelmek veya bir yuvanın kurulması değil, Rabbimiz’in rızâsına nâil olabilmek, O’nun hoşnutluğunu kazanabilmektir.
Tabiî her ne kadar bir diplomaya sahip olarak yüksek bir makamda Allah için hizmet edebilmek, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazanmaya vesîle olsa da Rabbimiz kullarından dünyevî planda mutlak bir muvaffakıyet değil, hâlis bir niyet ve güzel bir gayret istemektedir. Nitekim:
“Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” (en-Necm, 39) buyurmak sûretiyle bu hakîkate dikkat çekmektedir.
İnsan sebeplere sarılacak, fakat neticeyi yaratanın Allah olduğunu unutmayacak. Nitekim bir sahâbî;
“‒Ey Allâh’ın Rasûlü! Devemi bağlayıp da mı Allâh’a tevekkül edeyim, yoksa bağlamadan mı tevekkül edeyim?” diye sorunca, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz cevâben şöyle buyurmuştur:
“‒Önce deveni bağla, sonra Allâh’a tevekkül et!” (Tirmizî, Kıyâmet, 60)
Yani mü’min dâimâ gayret içinde olacak, fakat neticenin Allâh’ın takdîri olduğunu bilerek rızâ gösterecek, gönül huzurunu koruyacak.
Nitekim Filibeli Ahmed Hilmi Efendi; A‘mâk-ı Hayâl adlı eserinde, temsîlî olarak bütün dinlerin ve peygamberlerin “saâdet” reçetelerini zikrettikten sonra Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in “saâdet” târifini şöyle hulâsa eder:
“–Saâdet; hayat ve vukuâtı olduğu gibi kabul etmek ve onun eskāline rızâ, ıslâhına da gayret göstermektir.”
Yani ilâhî takdir gereği başa gelen hayır ve şer tecellîlere rızâ gösterip hayra anahtar şerre kilit olmaya çalışmaktır.
Diğer taraftan, insan her istediğine nâil olabilseydi, belki de kendi kendine yettiğini zannedip müstağnî bir tavra bürünecek, neticede ilâhî kudreti ve kulluğunu unutacaktı. Bunun aksine, bütün istekleri reddedilseydi, bu defa da tamamen ümitsizliğe düşecek, niyet etmeyi, gayreti ve hayat mücadelesini bırakacaktı.
Mevlânâ Hazretleri Mesnevî’sinde bu hakîkate dikkat çekmek için şöyle buyuruyor:
“Allah kuvvet ve kudretin yalnız kendisinde olduğunu anlatmak için, insanların karar verdikleri şeyleri bozar ve zıddını meydana getirir. Bazen de kararında dirensin, yapacağı işin daha çok üstüne düşsün diye, o kararı önce bozmaz da sonunda bozar. Bu, insanı uyandırmak, aklını başına getirmek içindir.”
Zira bizim aklımızın bir sınırı olduğu gibi, ilmimizin de bir hududu var. Yani her şeyi bilemeyiz.
Dolayısıyla kazanamadığımız bir sınav, kapanan bir iş kapısı, yarım kalan bir teklifin ardında; bizi bir felâketten koruyan, daha hayırlı bir nasîbe yönlendiren, belki de gafletimizden uyandıran ilâhî bir hikmet saklı olabilir.
Nitekim Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“…Sizin için daha hayırlı olduğu hâlde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu hâlde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (el-Bakara, 216)
Meselâ bir kimse, kulluk şuuru içinde kalbini vahiyle buluşturamadığı ve dünya-âhiret dengesini gözetmediği takdirde, zâhiren ilim tahsili gibi hayırlı bir işle iştigal etse bile, hakîkatte bu onu şerre sevk edebilir. Nitekim günümüzde mazlumlara zulmeden nicelerinin yüksek tahsilliler arasından çıktığını müşahede ediyoruz.
Şunu da unutmayalım ki ilmine mağrur olan kimse, iblis gibi ilâhî kahra müstahak olur. Cenâb-ı Hakk’a muhtaçlığını unutan bir nefs, Firavun misâli azar, kendinde yücelik vehmeder. Neticede âhiret müflisi hâline gelir.
Diğer taraftan Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, mü’minin sergilemesi gereken tavrı şöyle beyan etmektedir:
“Mü’minin durumu gerçekten gıpta edilmeye ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır vesîlesidir. Böylesi bir haslet sadece mü’minde vardır:
Mü’min, sevinecek olsa şükreder; bu onun için hayır olur.
Başına bir belâ gelecek olsa sabreder; bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd, 64)
Meselâ Hudeybiye’de müslümanlar, görünüşte ağır şartlara boyun eğerek umreyi yapamadan geri döndüler. Sahâbe-i kirâmın gönlü çok mahzun oldu. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bile bu durumu anlamakta zorlandı. Dönüş yolunda ise şu âyet nâzil oldu:
“Şüphesiz Biz Sana apaçık bir fetih ihsân ettik.” (el-Fetih, 1)
Yani ilk bakışta mağlûbiyet gibi görünen şey, “fetihlerin anahtarı” oldu. Bu, bize şunu tâlim ediyor: Zâhiren kayıp gibi görünen bir hâdise, neticesi itibariyle büyük bir kazanç olabilir. İnsanın şer gibi gördüğü pek çok şeyde, Allah nice hayırlar yaratabilir.
Yine Hazret-i Yusuf -aleyhisselâm- önce kuyuya atıldı, sonra zindana düştü. Neticesinde ise Mısır’a azîz oldu.
Dolayısıyla;
İş bulmakta zorlanan bir gence;
“Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allâh’a ait olmasın…” (Hûd, 6) âyetini hatırlatmalı. Ona, rızık kapısını çalmaya devam etmesini, fakat rızkın gerçek sahibini de aslâ unutmamasını tavsiye etmeli. Helâlin peşinde koştukça Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına nâil olacağını ve belki de onu hiç ummayacağı yerden rızıklandıracağını telkin etmeli.
Evlenemeyen bir gence;
“Aranızdaki bekârları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lûtfu ile onları zenginleştirir…” (en-Nûr, 32) âyetiyle beraber Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şu beyânını hatırlatmalı:
“Gençler! Evlenme imkânı bulanınız evlensin. Çünkü evlenmek, gözü haramdan çevirmek ve iffeti korumak için en iyi yoldur.
Evlenme imkânı bulamayanlar da oruç tutsun. Çünkü orucun, şehveti kesme özelliği vardır.” (Buhârî, Nikâh, 3; Tirmizî, Nikâh, 1)
Tabiî bu hayırlı işlerde âileye, topluma ve yakınlara da çok büyük vazifeler düştüğünü de ifade etmeliyiz.
Şu hakîkat unutulmamalıdır ki bir milleti ayakta tutan en temel unsur, dînî ve ahlâkî yapıdır. Bu ahlâkî yapıyı korumakta en tesirli yol da nikâhtır.
Yine, girdiği bir imtihanı kazanamayan bir gence de mü’minin hayatında ümitsizliğe yer olmadığını hatırlatmak gerekiyor.
Meselâ Uhud Savaşı’nın ardından mü’minlere şu âyet-i kerîme indirilmişti:
“Gevşemeyin, hüzünlenmeyin! Eğer gerçekten îman etmişseniz en üstün olan sizsiniz.” (Âl-i İmrân, 139)
Yine Yâkub -aleyhisselâm- evlâtlarına şöyle demişti:
“…Allâh’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allâh’ın rahmetinden ümit kesmez.” (Yûsuf, 87)
Her ne kadar insan, gerçekleşmesini ümit ettiği şey tahakkuk etmediğinde zihnen geçmişe gidip ihtimalleri kurcalamaya son derece meyilli olsa da, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz mü’minin yaşanıp bitmiş hâdiseler karşısında takınması gereken kalbî ve zihnî tavrı şöyle beyan buyurmaktadır:
“…Başına bir şey gelirse, «Eğer şöyle yapsaydım, böyle olurdu.» diye hayıflanıp durma! «Allâh’ın takdîri bu, O, ne dilerse yapar.» de!
Zira; «Eğer şöyle yapsaydım.» sözü, şeytanı memnun edecek işlerin kapısını açar.” (Müslim, Kader, 34; İbn-i Mâce, Mukaddime, 10)
Günümüz dünyasında pek çok genç, sürekli başkalarının başarı hikâyeleriyle kıyas içinde bırakılıyor. Bu durum; sınav, iş veya evlilik gibi hususlarda yaşanan her başarısızlık veya gecikmeyi bir “yetersizlik” hissine dönüştürüyor. Hâlbuki mü’min, başkalarının vardığı noktaya değil, kendi adımlarının ne kadar helâl, meşrû ve ihlâslı olduğuna bakmakla mükelleftir. Âkıbeti hayır kılan, varılan menzil değil, yolda sergilenen samimî gayretlerdir.
Velhâsıl esas başarı, takvâ üzere bir kulluk yaşamaya gayret gösterdikten sonra Cenâb-ı Hakk’a teslim olabilmektir.
Başarısızlık ise; sınavı kazanamamak, iş bulamamak değil, gayreti terk etmek, ümidi yitirmek yahut isyâna sürüklenmektir.
Rabbimiz, genç kardeşlerimizi her dâim kalbi ümitle dolu, azmi diri, tevekkülü sağlam kullarından eylesin.
Cümlemizi, sebeplere sarılıp neticeyi Rabbine havâle edebilen, hayatın med-cezirleri karşısında şikâyeti unutan, takdîre rızâ göstererek rızâ-yı ilâhîye nâil olan sâlih kullarından kılsın.
Âmîn!..