Âile Ocağımız Sönmesin! - 2

Hak Dostlarından Hikmetler

Altınoluk Dergisi, 2026 – Ekim, Sayı: 488

Allah Teâlâ, yalnızlık ve tekliği sadece yüce zâtına mahsus kılmıştır. O hiç kimseye muhtaç değildir. Diğer bütün varlıklar ise hem var olmak hem de varlıklarını sürdürebilmek için Cenâb-ı Hakk’ın lûtfuna mutlak sûrette muhtaçtır.

Günümüzün modern câhiliyesi ve beşerî sistemleri, insanı ekonomik refah, gelişmiş teknoloji ve materyalist bilimle kandırarak onu kendi kendine var olan ve varlığını sürdürmek için hiçbir güç ve otoriteye ihtiyacı olmayan, “ben” merkezli yaşayan, hodgâm, egoist, bencil bir insan tipine dönüştürmek için, elinden geleni yapıyor.

Rabbiyle irtibatsız yaşamayı; âile, akraba, millet ve ümmet bağlarından kopuk bir ferdiyetçiliği; “özerk birey olmak”, “kendini gerçekleştirmek” ve “kendi hikâyesinin kahramanı olmak” gibi süslü lâflarla parlatıp yaldızlıyor.

Zira küresel çeteler; Allah ve âhiret inancından uzak, hayat ve ölümün mânâsını idrâk edemeyen, selde sürüklenen kütükler misâli rûhî boşluk içinde savrulan, hangi girdapta boğulacağı belli olmayan, uyuşmuş zihinler ve hantal kalpler istiyor. Zira böyle robotlaşmış sürüleri, istedikleri gibi yönlendirmekte zorlanmıyorlar.

“Bireysellik ve özgürlük” kılıflı tuzaklara düşen insan; hastalık, ölüm, maddî-mânevî sıkıntılar, hayatın med-cezirleri ve acı-tatlı sürprizleriyle karşılaştığında, aslında ne kadar âciz, çâresiz, zayıf ve muhtaç olduğunu anlıyor. Fakat kimileri için artık iş işten geçmiş, fırsat elden kaçmış oluyor.

‒Evlenmeden, âile kurmadan, tek başına yaşlanmak,

‒Tıbbî bir mânî olmadığı hâlde, anne, baba, dede, nine, hala, dayı, amca, teyze olmanın mânevî lezzetini tatmadan ömür defterini kapatmak,

‒Vatanına, milletine ve ümmet-i Muhammed’e mensûbiyetin huzur ve mesʼûliyetini idrâk etmeden, tek başına bu cihandan çekip gitmek; insan gibi içtimâî/sosyal bir varlık için ne hazin bir âkıbettir! Şüphesiz ki bu hâl, nâdide bir cevherin çöp tenekesine düşmesinden daha fecî bir kayıptır!

Modern câhiliyenin dayatmaları neticesinde hiçbir otoriteye muhtaç olmadığını zanneden -güyâ- “özgür insan”, kendisine âcizliğini zorla kabul ettiren bir acıyla, şokla, travmayla karşılaştığında, etrafında tutunacak dal, dayanacak yakınlar, sığınacak liman arıyor.

Kullarına çok merhametli olan Cenâb-ı Hak, bu hususta insana âileyi huzur ve rahmet dolu bir sığınak, dayanak ve barınak kılmıştır. İnsanın bu fıtrî huzur iklimine sırt dönerek sefâlet çarşılarında saâdet aramaya kalkışması, ne büyük hamâkattir!

Şunu unutmayalım ki günümüzün kapitalist sistemi, ferdiyetçilikten/bireysellikten, yani tek başına yaşanan bir hayat tarzından, daha çok hoşlanıyor. Zira insanlığın felâketi pahasına da olsa dâimâ maddî kârını düşünen kapitalizm, böyle ayrı fertler (bireyler) üzerinden daha fazla para kazanıyor:

‒Kutu gibi “bir artı bir” evler,

‒Herkesin ayrı ev eşyası,

‒Ayrı arabası,

‒Ayrı düzeni olsun istiyor.

İstatistiklere göre bugün ülkemizde tek kişilik hane oranı yüzde yirmiyi geçmiş durumda. Yani her beş evden birinde artık tek kişi yaşıyor. Ayrıca -maalesef- her geçen sene bu oran daha da yükseliyor. Bir âilenin tükettiğini bir kişinin tüketmesiyle, daha çok harcamayı icbâr eden bu vaziyet, aynı zamanda vahşî kapitalizmi besleyen bir can suyu oluyor.

Hâlbuki insanın maddî bakımdan refah ve huzuru bile, birlik ve beraberliğin bereketiyle daha fazla üretip daha az tüketmeye bağlı. Bu beraberliğin asıl feyz ve bereketi ise mânevî hayattaki ilâhî rahmet tecellîlerindedir.

Cenâb-ı Hakkʼın birlik ve beraberliğe lûtfettiği ihsan ve inâyetin belki de en müstesnâ akisleri, toplumun nüvesini teşkil eden âile yuvasında görülür.

Daha önceki yazımızda da ifade ettiğimiz gibi, âile yapısının sağlamlığı, toplumun huzuru için elzemdir. Fakat huzurlu bir âile yuvası da -keyfî ve nefsânî kararlarla değil- Kurʼân ve Sünnet ölçüleriyle kurulan ve bu istikâmette sürdürülen bir gönül beraberliğidir.

Zira âilede huzuru lûtfedecek olan, Cenâb-ı Hakʼtır. Âile hayatına ne kadar Allâhʼın rızâsına medâr olacak hâl ve davranışlar hâkimse, o âilede ilâhî rahmet de o nisbette tecellî eder.

Bu bakımdan, âile kurmaya niyetlenen bir mü’min, her hususta olduğu gibi, evvelâ samimiyetle Rabbine sığınmalı, Oʼnun rahmet ve inâyetini dilemelidir.

Cenâb-ı Hak, bu hususta kendisine şu duâ ile yönelmemizi telkin buyuruyor:

رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّق۪ينَ اِمَامًا

“…Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl!” (el-Furkân, 74)

Yegâne hak dîn olan İslâm, belli zaman ve mekânlara mahsus bir merâsimler manzûmesi değildir. Bilâkis ömrün her ânını tanzim eden bir hayat nizâmıdır. Dolayısıyla evlenip âile yuvası kurmak gibi hayâtî bir hususta da İslâmî ölçülere riâyet etmek elzemdir.

Buna göre, evlenecek kimse, evvelâ “eş tercihi”ni doğru yapmalıdır. Sırf zâhirî güzellik ve zenginlik gibi; maddî, fânî ve nefsânî sâiklerle bir seçimde bulunmaktan sakınmalıdır. Zira bu nevî arzu ve heveslerle gerçekleşen bir evlilikte -ekseriyetle- muhabbet, ülfet, sadâkat ve istikrar meyveleri hâsıl olmaz.

Maalesef günümüzde evlenilecek şahıslarda aranan şartlarda, daha ziyâde, nefsânî arzular ve dünyevî menfaatler ön plâna çıkmaktadır. Hâlbuki “doğru eş”i seçebilmek için, öncelikle îman, takvâ ve güzel ahlâk gibi hayâtî vasıflara ehemmiyet vermek gerekir.

Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Kadın, dört sebepten biri için nikâhlanır:

Malı, soyu, güzelliği ve dindarlığı. Sen (diğerlerini geç), dindar olanı seç. (Aksi hâlde) sıkıntıya düşersin!” (Buhârî, Nikâh, 15)

Diğer hadîs-i şerîflerde de şöyle buyruluyor:

“Kişinin yüceliği dîninde, mürüvvet ve şerefi aklında, soy-sop güzelliği de (nikâhla korunan) ahlâkında gizlidir.” (Ahmed, II, 365)

“Sahip olunan şeylerin en fazîletlisi; zikreden bir dil, şükreden bir kalp ve kocasının îmânına yardımcı olan sâliha bir zevcedir.” (Tirmizî, Tefsîr, 9/9)

Elbette ki bu durum -kadın ve erkek- her iki taraf için karşılıklı geçerlidir. Yani hadîs-i şerîflerdeki tavsiyeler; gelin kadar damatta da bulunması gereken hususları ihtivâ etmektedir.

Unutmayalım ki müʼminin Allah katındaki değerini, onun cinsiyeti değil, takvâsı belirler. Dolayısıyla hadîs-i şerîflerde zevc ve zevceden birini zikrederek ifade edilen hususlar, onun eşi için de geçerlidir. Bu mevzudaki rivâyetleri, bu nazarla okumak îcâb eder.

Buna göre nasıl ki sâliha bir zevce, saâdet bahçelerinin en kıymetli tezyinâtı ise, sâlih bir zevc de huzur sarayının sarsılmaz direği olmalıdır.

Cenâb-ı Hak, kadınıyla erkeğiyle bütün kullarının, iffetli ve huzurlu bir hayat yaşamasını arzu ediyor. Toplumda iffeti temin eden en güzel şey de nikâhtır / evliliktir.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, nikâhın zorlaştırılmaması hususunda ümmetini îkaz ederek:

“Nikâhın hayırlısı, külfetsiz olanıdır.” buyurmuşlardır. (Ebû Dâvûd, Nikâh, 32)

Dolayısıyla nikâha külfet, yani fazladan zorluk ve yük getiren başlık parası, süt hakkı, yüz görümlüğü ve benzeri âdetler, tamamen câhiliye kalıntısı bâtıl davranışlardır. Bu tip taleplerle evliliği zorlaştırmak, büyük bir vebaldir.

Diğer taraftan, evlenme imkânı olan bekârların evlenmesi gerektiği gibi, imkânı olmayanların evlendirilmesi de öncelikle anne-baba ve akrabâ, sonra da bütün bir toplumun üzerine borçtur.

Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:

“Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve câriyelerinizden sâlih olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lûtfu ile onları zenginleştirir. Allah, (lûtfu) geniş olan ve (her şeyi) bilendir.” (en-Nûr, 32)

Âyet-i kerîme muktezâsınca, ekonomik sebeplerle evlenmekten uzak duranlar, Allâhʼa tevekkül edip samimiyetle evlenmeye niyet ederlerse, umulur ki Rabbimiz onlara hayırlı kapılar açar. Nitekim bu âyet-i kerîmeye işaretle ve yaşanmış nice tecrübeye dayanarak örfümüzde;

“Garip kuşun yuvasını Allah yapar.”

“Evlenene, ev kurana Allah yardım eder.”

“Nikâhta kerâmet vardır.” denilmiştir.

Fakat yine âyet-i kerîmede geçen “evlendirin” emri dolayısıyla, varlıklı kardeşlerimiz ve vakıf-dernek gibi sivil toplum kuruluşlarımız, evlenmek isteyip de evlenemeyen gençlerimize yardımcı olmalıdır. Bu hususta vatandaştan devlete kadar herkesin mesʼûliyeti bulunmaktadır.

Nitekim ecdâdımız, her şeyi devletten beklemek veya mesʼûliyeti başkalarına havâle etmek yerine, yetim kızlara çeyiz hazırlayan, dul kadınlara sahip çıkan “eytam ve erâmil” vakıfları kurmuşlardır. Muhtelif hayır hizmetlerini îfâ eden 26.000 küsur vakıfla, toplumu âdeta şefkat ve merhamet ağıyla örmüşlerdir.

Muhterem babamız Mûsâ Efendi de gençleri evlendirmeye ayrı bir ehemmiyet verirdi. Bilhassa köşkünün bahçesinde icrâ edilen toplu düğün merâsimleriyle pek çok gencin dünya evine girmesinden, büyük bir huzur ve mutluluk duyardı.

Evlenecek gençlere yardımcı olmak, sadece maddî desteklerden ibâret değildir elbette. Zira hayatın baharında olan gençleri, evlilik gibi mühim bir mevzuda kendi hâllerine terk etmek uygun olmaz. Henüz, güngörmüş büyükleri kadar hayat tecrübeleri bulunmayan gençlerin, kendilerine en uygun eşi bulabilmeleri için onlara rehberlik etmek, bu hususta isabetli kararlar alabilmelerine yardımcı olmak da mühim bir vazifedir.

Nitekim bu içtimâî ibadetin kıymet ve ehemmiyetini ifade sadedinde, bir hadîs-i şerîfte;

“En fazîletli şefaatlerden (aracılıklardan) biri, evlilik hususunda iki kişiye aracı ve yardımcı olmaktır.” buyrulmuştur. (İbn-i Mâce, Nikâh, 49)

Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri de;

“En üstün sadaka-i câriye, evliliğe vesîle olmaktır. Zira onların neslinden gelen kimselerin yaptıkları her iyilikten, vesîle olana da bir ecir vardır.” buyurmuştur.

Fakat evliliğe aracı olanların, her iki taraf arasında küfüv/denklik bulunup bulunmadığına dikkat etmeleri de elzemdir. Zira Mevlânâ Hazretleriʼnin buyurduğu gibi;

“Zevc ve zevcenin birbirine benzemesi gerekir. Ayakkabı çiftlerine bir bak: Ayakkabının biri ayağına dar gelirse, ikisi de işe yaramaz. Kendini giymeye zorlarsan seni topal eder.”

Hepimiz görüyoruz ki evlenirken yanlış tercihlerde bulunan bazı genç kardeşlerimiz, bir müddet sonra boşanarak, kendilerini, çocuklarını ve âilelerini perişan etmektedirler. Bundan hem âile müessesesi hem de toplum zarar görmektedir.

Kadim medeniyetimizde ise gençler, evlilik hususunda kendi başlarına bırakılmaz, bilhassa âile büyüklerinin yardımıyla, çoğu zaman görücü usulüyle evlenirlerdi.

Evliliğe aracı olanlar, gelin ve damat namzetleri arasındaki denklik ve uyuma ehemmiyet gösterirlerdi. İki taraf da birbirinin kültür ve görgü seviyesini, maddî-mânevî durumunu az çok bilirdi. İlim ve irfan ehli büyüklerden gelen güzel tavsiyeler ve güvenilir kimselerin müsbet şâhitlikleri neticesinde âileler tanıştırılırdı. Bu sâyede gelin ve damat arasında bir mizaç ve karakter aykırılığı olmazdı. Böyle uyumlu ve huzurlu evlilikler de ekseriyetle ömürlük olurdu.

Maalesef günümüzde mânevî değerlerin zayıflamasıyla, bu nevî evlilikler azaldı, boşanmalar çoğaldı. Hâlbuki eskiden boşanma, nâdir duyulan bir hâdiseydi.

Zira gerçek bir müʼminin nazarında nikâh; mevsimlik değil, ömürlük bir sözleşmedir. Nisâ Sûresiʼnin 21. âyetinde buyrulduğu üzere nikâh “مٖيثَاقًا غَلٖيظًا : sağlam bir teminat, katʼî bir sözleşme”dir.

Ne ibretlidir ki Kurʼân-ı Kerîmʼde “مٖيثَاقًا غَلٖيظًا” ifadesi, Ahzâb Sûresiʼnin 7. âyetinde, Cenâb-ı Hakkʼın peygamberlerinden aldığı “ağır söz” ve Nisâ Sûresiʼnin 154. âyetinde, Allâhʼın İsrâiloğullarıʼndan aldığı ve ihânet etmeleri durumunda onları helâk etmekle tehdit ettiği “ahit” için kullanıyor.

Dolayısıyla iki tarafın birbirine helâl olması için Allah adına söz vermesi mânâsına gelen nikâh da çok muazzam bir akittir/sözleşmedir. Bir kağıda atılan basit bir imzadan ibâret değildir. Zamâne gençlerinin dediği gibi; “Bir deneyelim, yürütemezsek boşanırız…” kararsızlığıyla başlanacak, mevsimlik bir yolculuk veya dönemlik bir kira kontratı aslâ değildir.

Bilâkis hâlis bir niyet, katʼî bir karar, sağlam bir irâde beyânıyla; ömürlük bir beraberlik, hattâ iki cihanda birlikte olabilme ümidiyle çıkılan bir “ebedî saâdet yolculuğu”dur.

Fakat bütün bunlara rağmen, hasbeʼl-kader bir zaruret durumu hâsıl olursa, yani evlilik katlanılmaz ve sürdürülemez hâle gelirse, ancak o zaman “son çâre” olarak “boşanma” gündeme gelebilir. Zira boşanma, bir hadîs-i şerîfte;

“Cenâb-ı Hakk’ın en çok buğzettiği (en sevmediği) helâl.”[1] olarak vasfedilmektedir.

Diğer bir hadîs-i şerîfte de:

“Evleniniz, boşanmayınız!.. Zira boşanma dolayısıyla Arş titrer...”[2] buyrulmaktadır.

Yine âilenin temelini sağlam atabilmek için, evlilik öncesi tanışma, söz, nişan gibi safhalarda da şer’î ölçülere riâyet etmek elzemdir. Yani toplumdaki gâfil kesimin alışkanlıklarına göre değil, Allâhʼın emir ve nehiylerine göre hareket etmek îcâb eder.

Buna göre bir müslüman;

‒Zamâne modaları olan flört, sevgililik, beraber yaşamak gibi, iki cinsin birbirine karşı hudutlarını yıkan, halveti (baş başa kalmayı) âdeta serbest gören, lâubâlî ve gayr-i meşrû yakınlaşmalarla değil;

‒Birbirinin izzet, haysiyet ve mahremiyet sınırlarını titizlikle koruyan İslâmî ölçüler dâhilinde görüşmeli, tanışmalı ve konuşmalıdır.

Zira İslâm, prensip olarak kötülükleri yasakladığı gibi, ön tedbir olarak, kötülüğe yol açan hâl ve davranışları da yasaklar. Meselâ zinâyı yasakladığı gibi, ona zemin hazırlayan tesettürsüz giyimi, karşı cinsle ihtilâtı ve baş başa kalmayı da yasaklar. Böylece insanlarla günahlar arasına uzun bir mesafe koyarak yanlışların önünü kesmeyi hedefler.

Zira karşı cinsle görüşmelerde şerʼî hudutlara dikkat edilmeyince, ister istemez kalp eğrilmeleri meydana gelebilir. Nikâhsız olarak karşı cinsle baş başa kalma durumunda ise -hadîs-i şerîfte ifade edildiği üzere- “üçüncüleri şeytan” olur.[3]

Maalesef günümüzde gerek evlilik öncesi, gerek evlilik sonrası bu hassâsiyetlere dikkat edilmediği için, nice fâcialar ve yıkımlar yaşanıyor.

Günümüzde takvâ ölçülerinden en çok tâviz verilen hususlardan bir diğeri de “düğün merâsimleri”nde sergilenen gayr-i İslâmî tavırlardır.

Hâlbuki insanoğlunun ilk yuvası Cennetʼte kurulmuştu. Bunun için, dünya evinin harcı da ebedî saâdet ve selâmet yurduna hazırlık neşvesiyle karılmalı ki günü geldiğinde o Cennet yuvasına yeniden kavuşmak nasip ve müyesser olsun.

Bunun için gençlerin yeni bir hayata adım attığı düğünler; Allâhʼın rahmetine medâr olacak merâsimlerle icrâ edilmelidir; ilâhî gazabı celbedecek nefsânî taşkınlıklarla değil...

Dolayısıyla düğünler;

‒Kurʼân-ı Kerîm tilâvetleriyle, mânevî sohbetlerin huzuruyla, duâların bereketiyle, maddî seviyesine bakılmaksızın bütün konu-komşu ve akrabanın dâvet edildiği velîmeler (düğün ziyafetleri) ile ihyâ edilmelidir.

Velîme ikrâmı sünnettir. Fakat daha önce de ifade ettiğimiz gibi, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz evliliklerin külfetsiz olanının hayırlı olduğunu bildirmiştir. Nitekim Hazret-i Fâtıma ve Hazret-i Âişe’nin düğünlerindeki ikramlar, gâyet mütevâzı birer velîmedir.

Düğün ikramlarını da gurur, kibir ve gösteriş fırsatına çevirmek, kurulacak âilenin saâdetine gölge düşürmektir. Bir müslümanın her işinde niyeti; kendini fânîlere beğendirmek değil, Allâhʼın rızâsını kazanmak olmalıdır.

Bazı düğün dâvetiyelerinin de aşırı derecede pahalı, yaldızlı kartlar ve lüks zarflarla hazırlandığına şahit oluyoruz. Öyle ki bu nevî şatafat ve israfa harcanan meblâğ ile, muhtemelen bir fakirin düğünü yapılabilir.

Maalesef günümüzde yine;

‒Helâl-haram ve mahremiyet hassâsiyetinin zaafa uğradığı,

‒Kadın-erkek ihtilâtına ehemmiyet verilmeyen,

‒Daha ziyade varlıklı kimselerin çağrılıp fakir-fukarânın unutulduğu,

‒Bir kıyafet defilesini andıran,

‒Lüks mekânlarda israf çılgınlığına ve güç gösterisine dönüşen merâsimlere sıkça rastlıyoruz.

Bütün bunlar, bize yabancı dünyaların, egoizm, hodgâmlık, savurganlık ve enâniyet dolu menfîlikleridir. Bunlara özenmek ise âdeta aşağılık duygusunu bastırma ve güç gösterisiyle kendini yüceltme çabasıdır.

Bunlar ilâhî rahmeti değil, -Allah korusun- gazabı celbeden manzaralardır.

Evlilik gibi mübârek bir yola, böyle nefsânî gâyeler ve gâfilâne davranışlarla adım atmak, büyük bir hüsran sebebidir. Böyle başlayan bir yuvada, huzursuzluk yaşanmasına şaşırmamak gerekir.

Düğün öncesi alışverişleri ve düğün merâsimlerini, âileler için ağır bir borç yükü olacak tarzda lüks, gösteriş ve israf çılgınlığı içinde gerçekleştirmek de İslâm’ın aslâ kabul etmediği bir vaziyettir.

Zira yüce dînimiz İslâm, gürül gürül akan bir nehirden abdest alırken bile, su israfından sakınmayı ve tutumlu olmayı emretmektedir.

Dolayısıyla düğünlerde taraflar ne kadar varlıklı olursa olsun, içinde yaşadıkları toplumun muhtaçlarını, bilhassa da ümmetin mazlumlarını düşünerek, îtidalli hattâ iktisatlı bir harcamayı tercih etmelidirler.

Unutmayalım ki İslâm, bir bütündür. Hayatın bazı safhalarında yaşanıp bazı safhalarında terk edilemez. Ömrümüzün her ânını İslâmʼın ölçüleriyle yaşamaya gayret edelim ki ilâhî rahmet de dâimâ üzerimizde tecellî etsin.

Cenâb-ı Hak, evlenecek kardeşlerimize eş seçiminde firâset, basîret ve takvâ hassâsiyeti ile en hayırlı kısmetleri ihsân eylesin. Evli kardeşlerimize de ülfet ve muhabbet dolu bir âile hayatı yaşayıp iki cihan saâdetine erebilmeyi nasip ve müyesser kılsın.

Âmîn!..

Dipnotlar:

[1] Bkz. Ebû Dâvûd, Talâk, 3; İbn-i Mâce, Talâk, 1.

[2] Ali el-Müttakî, IX, 1161/27874.

[3] Bkz. Ahmed bin Hanbel, I/222, III/339.