Gerçek Tahsil

Ebedî Fecre

Yüzakı Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Kasım, Sayı: 261

NASIL BİR ÎMAN?

Dünya bir ilâhî imtihan mektebidir. Bu mektepte başarılı olmak isteyen bir talebe, Kur’ân ve Sünnet rehberliğinde, îmandan ihsâna yükselmeli; nefsini tezkiye ve kalbini tasfiye ederek nebevî ahlâk ile ahlâklanmalıdır.

Gafil insanın problemi, bilgi eksikliği değil, îmandan mahrumiyettir. Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz;

اَللّٰهُمَّ إِنّ۪ى أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لَا يَنْفَعُ

“Allâh’ım! Fayda vermeyen ilimden Sana sığınırım!” (Müslim, Zikir, 73) buyurmuştur.

En büyük yoksulluk, kalpte kök salmış bir îman şuuruna sahip olmamaktır.

En fecî aldanış, îmânı hayata tatbik için gayret göstermeden kurtulacağını zannetmektir. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“İnsanlar, sadece;

«–Îmân ettik.» demekle, imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannederler?!.” (el-Ankebût, 2)

Dolayısıyla bir mü’min;

  • Sadece îman safhasında kalmamalı,
  • Îmânın îcaplarını yerine getirerek, inancını ibâdet ile tezyîn ve tescil etmeli,
  • O ibâdeti de ilâhî kameraların altında olduğunun şuuru yani, ihsan mertebesine taşımalı,
  • Kulluğu sadece camiye, seccadeye hasretmeyip; ailede, iş hayatında, trafikte, hayatın her safhasında güzel ahlâk sergilemeye gayret etmeli,
  • Bütün imkânlarıyla; mü’min kardeşlerine, insanlığa hattâ mahlûkāta hizmet iştiyakıyla yaşamalıdır. Bu zincirin halkalarından hiçbiri eksik bırakılmamalıdır.

Sadece îmân etmek kâfî değildir. Nefsin ve şeytanın tasallutundan kurtulmak îcâb eder.

Îman, insanın hayata bakışını değiştirmelidir. Kul, Allah rızâsı ve âhiret endişesi içinde bulunmalıdır.

Îman, kalpteki niyet ve duyguları hayra yönlendirmelidir.

Îman, ibâdetlere ihlâs ve huşû olarak aksetmelidir.

Îman; ticaret hayatını, dürüstlük ve helâl kazançla bereketlendirmelidir.

Îman, insanlarla münasebetleri dâimâ hayra vesile olmak istikametinde yönlendirmelidir. Nitekim hadîs-i şerifte;

خَيْرُ النَّاسِ أَنْفَعُهُمْ لِنَّاسِ

“İnsanların en hayırlısı, insanlara en çok faydalı olandır.” buyuruluyor. (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, II, 8)

Îman, mal mülk ve servete bakış tarzına; helâl lokma titizliği, kul hakkı ve infak hassâsiyeti kazandırmalıdır. Velhâsıl îman nazarında para ve mal, hesabı verilecek bir emânettir. Zira mülk, Allâh’a aittir.

Îman; her ânı, zikirle tezyîn etmeyi telkin etmelidir.

Îman, kulun ölüm ve ötesine bakışını değiştirmelidir.

Îman, insanı bir «rahmet insanı» hâline getirmelidir.

Îman; aile hayatını, muhabbet ve rûhâniyetle ziynetlendirmelidir. Bilhassa evlâtlara İslâm karakter ve şahsiyetini mîras bırakabilmek için büyük bir fedâkârlık ve gayret aşılamalıdır.

Velhâsıl;

Îman, insana herhangi bir tesiri olmadan kalpte öylece duran bir kabulden ibaret değildir. Îman; hayatı içine alan, onu takvâ ile müzeyyen kılan, hakka ve hayra yönlendiren, en büyük hakikattir.

Îman; dil ile ikrarla birlikte, -zihinle değil- kalp ile tasdik olarak beyân edilmiştir.

Îman; muhabbettir, şükürdür, hamddir ve vefâdır.

Îman; bir ön kabul, yani teslîmiyettir, rızâdır.

KALBE AŞILAMAK

Evlâdımıza gerçek tahsili verirken, işte böyle bir îmânı onun kalbine aşılamamız îcâb eder. Onun sadece zihnine değil, öncelikle kalbine yönelmemiz îcâb eder.

İnsan davranışlarının arka plânında, tefekkür ve tahassüs merkezi olan kalp vardır.

Dolayısıyla kalbin menfî hâllerden tasfiye edilerek «kalb-i selîm» hâline getirilmesi elzem. Zira İslâm; insanın sadece davranışlarını değil, davranışlarının kaynağı olan kalbini de inşâ eder.

İslâmî terbiyenin merkezinde;

‒Temiz bir kalp,

‒İhlâs, ihsan, murâkabe,

‒Takvâ,

‒Edep, tevâzu,

‒Sabır, şükür,

‒Kanaat, rızâ,

‒Muhabbet, merhamet,

‒Fedâkârlık, îsar ve

‒Hizmet bulunur.

Bunun için çocuk yaşta, evlâdımızın tefekkür ufkunu açmaya yardımcı olmalıyız. İstifâde ettiği her nimetin Allâh’ın lutfu olduğunu tefekkür ettirmeli; diline besmeleyi, gönlüne hamdeleyi kazandırmalı; şükrü ve takvâyı aşılamalıyız.

Rabbimiz de, bizlere indirdiği ilk âyet-i kerîmede bu ufuk açma üslûbuyla şöyle buyurmuştur:

اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذ۪ي خَلَقَ

“Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (el-Alak, 1)

Evlâtlarımız;

  • Dünyaya gelişimiz üzerine tefekkür etmeli,
  • Bu cihânın bir imtihan âlemi olduğunu idrâk etmeli,
  • Bu imtihanın mevzuunun da Allah Teâlâ’ya güzel bir kul olmak olduğunu bütün kalbiyle hissetmeli.

Âyetlerin devamında Rabbimiz tekrar okumayı emrediyor:

اِقْرَاْ وَرَبُّكَ الْاَكْرَمُۙ

“Oku! Sen’in Rabbin en büyük kerem sahibidir.” (el-Alak, 3)

Evlâtlarımıza; Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz keremini, cömertliğini ve bizim bu nimetler karşısındaki şükür borcumuzu da tâlim etmeliyiz.

Bu noktada, mârifetullah tahsilinde iki kitap var:

  • Kur’ân-ı Kerim: Allâh’ın kelâmı, kavlî âyetler.
  • Kâinat kitabı: Allâh’ın kudretinin nişâneleri, kevnî âyetler.

İnsan; mahlûkat içinde, bu iki kitabı gönül gözüyle hakkını vererek okuyabilecek yegâne varlıktır. Cenâb-ı Hak, insanı bu vasıfta teçhiz etti. Lâkin bunun için kalbini tezkiye etmesi zarûrî...

Kâinat, Kur’ân ve İnsan... Birbirleriyle âdetâ tev’em / ikizdirler.

Bir başka ifadeyle;

Kâinât insan için endam aynasıdır. Kur’ân’daki kavlî hakikatlerin, -tâbiri câizse- üç boyutlu âleme yansıması bu kâinattır.

Bir başka ifadeyle;

Kur’ân zarf, kâinat mazruftur. Diğer taraftan kâinat zarf, Kur’ân mazruftur. Yani kâinat, Kur’ân hakikatlerini içinde sergilemek için yaratılmıştır. Kur’ân sahifelerinde de, Allâh’ın yarattığı mükevvenâtın sır ve hikmetleri, kudret nakışları ve azamet akışları gizlidir.

Kâinat kitabını tefekkür, sadece hayranlıkla seyretmek değildir. Temâşâ edilen her varlıktan O’nu var edene ulaşmaktır.

  • Bir çiçekten onun hakikî Sanatkâr’ını,
  • Bir nimetten onu lutfeden Mün‘im’i,
  • Kâinattaki hârikalardan Allâh’ın kudretini okumaktır.

Böylece Cenâb-ı Hakk’a kalben intikal edebilmektir.

Asıl mârifet de ilmi irfâna basamak kılmaktır.

İşte; «Oku!» emrinin muhtevâsı budur. Devamında da Rabbimiz; insana kalemle öğrettiğini, ona bilmediklerini öğrettiğini bildiriyor.

Cenâb-ı Hak; Hazret-i Âdem’den beri gönderdiği bütün ilâhî suhuf, kitaplar ve dînî metinler için kalem ifadesini kullanır.

Evlâdımız, bütün ilimlerin Allâh’ın kanunları ve lütufları olduğunu da idrâk etmeli.

Dünyevî ilimlerin geldiği noktada, tarih boyunca müslümanların da büyük katkıları var. Fakat son asırlarda müslümanların askerî ve siyâsî sahalarda birlik ve beraberliği kaybedip mağlûp vaziyete düşmesi, yanlış bir telâkkîye yol açıyor. Bütün dünyevî ilimler, gayr-i müslimlere nisbet ediliyor.

Hâlbuki bütün ilimler, Allâh’ın koyduğu kanunların tespitinden ibarettir. Bütün ilim ehlinin yaptığı; Allâh’ın verdiği akılla, Allâh’ın koyduğu kanunları tespit etmekten ibarettir. Orada da bir tek kişi değil, asırlarca biriken bir tecrübe yığını vardır. Hattâ o tecrübelerin en başında da ekseriyâ bir peygamber çıkar:

  • Demirin işlenmesinde Hazret-i Dâvud,
  • Gemicilikte Hazret-i Nuh gibi...

Yine bütün müsbet ilimlerin temeli ve tahsil vasıtası matematiktir ve bu ilimde müslümanların büyük emeğini; Cebir ve Algoritma kelimelerine adlarını veren Câbir ve el-Hârizmî’den anlarız.

Öyleyse;

Evlâtlarımıza dünyevî, meslekî tahsil kazandırırken de önce bu şuuru aşılamalıyız:

Hiçbir ilim dalında, gayr-i müslimlere bir medyunluğumuz yoktur. Bir aşağılık kompleksine girmemize sebep de yoktur.

Bütün ilimler Allâh’ın koyduğu kanunlardır. İlmin tarihinde de müslüman âlimlerin büyük gayretleri ve keşifleri mevcuttur.

MÂRİFETULLAH

Kaldı ki;

Gerçek tahsil, meslek ve genel kültür kazandırmaktan evvel, uhrevî tahsil olmalıdır. Gerçek tahsil, «mârifetullah»tır. Yani Allâh’ı kalpte tanıyabilmektir. O’nun cemâlî sıfatlarından hisse alabilmektir. Güzel bir kul olabilmektir.

  • İnsan, ölümle biten bir varlık değildir.

Dünya, âhirete hazırlık mekânıdır. Ölümü tefekkür; insanı hayattan koparmak için değil, hayatı doğru yaşamak içindir.

Bu bakımdan;

  • Zamanın kıymetini bilmek,
  • Tevbede acele etmek,
  • Kul hakkına riâyet etmek ve helâlleşmek,
  • Sâlih amellere gayret etmek ve
  • Son nefese hazırlık, mü’minin değişmeyen gündemi olmalıdır.

Bu şuuru kazandırmak yolunda;

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:

“Çocuklarınızı üç hususta yetiştirin:

  • Peygamber sevgisi,
  • Ehl-i beyt sevgisi ve
  • Kur’ân kıraati...

Çünkü hamele-i Kur’ân (Kur’ân’ı öğrenen, öğreten ve bu yolda hizmet edenler); hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyâmet gününde, peygamberler ve Hak dostları ile birlikte Arş’ın gölgesindedirler.” (Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, I, 226)

Kalbinin ufukları tefekkürle açılan bir evlât, Rabbini sever. Rabbini sevince, O’nun Peygamberini ve Kitâbını da sever.

Peygamber sevgisinin gönülde kök salması için, Siyer-i Nebî çok mühimdir. Fakat bu mübârek ilim; kuru bir kronolojik yığın hâlinde değil, içindeki muhteşem dersler ve hisselerle, gönül tellerine dokunarak işlenmelidir.

Kur’ân kıraati ise, evlâdımızın namazı sevmesi ve hakkıyla edâ edebilmesi için çok mühimdir. Dil ve ağız yapısı da, gönül gibi erken yaştan şekillendirilebilirse, evlâdımız; Kur’ân-ı Kerîm’in şifâ ve rahmet ummânından en güzel şekilde istifâde eder.

Mâlûm, namazın birçok rüknü vardır. En mühimlerinden biri kıraattir. İnsanın ayakta durmaya gücü yetmezse, kıyâm rüknü onun üzerinden düşer. Namazı oturarak kılar. Ona da tâkatin olmaması durumunda îmâ ile namaz kılmaya kadar gider. Fakat kıraat dâimâ lâzımdır.

Bu telkinlerle; erken yaştan itibaren evlâdımızda, dînî temâyülü artırabilmenin gayretinde olmalıyız. Yani onu bir cennet kuşu gibi yetiştirmeliyiz.

Bu sevgi ve muhabbet aşısının yapılabildiği aile yuvası, en mühim mekteptir. Bu görünmeyen mektep, insanın hayatında en mühim eğitim merhalesidir. Psikoloji tabiriyle; şuur altına işlenen, asla silinmeyen bir eğitimdir.

Bu mektep ne kadar güçlü olursa, ilerleyen yıllarda uhrevî eğitimin ekseninde sürdürülecek dünyevî ve meslekî eğitimden de evlâdımız tam mânâsıyla istifâde edecektir.

Meselâ;

  • Doktor olursa, Allâh’ın Şâfî sıfatının bir memuru olduğunu hisseden fedâkâr bir gönül tabibi olur.
  • Hukukçu olsa; kalbi titreyerek hüküm veren, hak ve hukuku tevzî eden bir hakşinas olur.
  • Ticaretle uğraşsa; faaliyetini mahlûkāta hizmet şuuruyla sürdüren, bol bol infâk eden bir hayrât insanı olur...

Lâkin kim bu cihanda hangi meslekle geçimini sağlarsa sağlasın, herkesin vazifesi; İslâm’ın mükemmel ahlâkını yaşamak, hak ve hukukunu tevzî edebilmektir.

Anne-babaların, evlâtlarına bu eğitimi verebilmeleri için en mühim iki husus vardır:

ÖRNEK OLABİLMEK

İnsan okumaktan ziyâde taklit ve ittibâ ile öğrenir. Peygamberlerin ümmetleri, dâimâ onları taklit ederek öğrendiler.

Hazret-i Musa, ilm-i ledünnü öğrenmek için yanına vardığı Hızır -aleyhisselâm-’a;

“–Sana tâbî olabilir miyim?” dedi. Sual sormamak şartıyla ittibâ etmesine izin verildi.

Bir başka misal olarak:

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; Bedir Harbi’nde esir alınan 70 kişiyi, hapishâne gibi tek bir mekân hazırlatıp orada barındırmadı. Onları ashâb-ı kirâmın evlerine tevzî etti. Böylece o esirler; müslümanların ibâdet hayatlarına, güzel ahlâklarına ve Efendimiz’in emri gereğince kendilerine gösterdikleri hüsn-i muamelelerine şâhit oldular. Böylece birçoğu kısa zamanda îmanla müşerref oldu.

Ecdâdımız Osmanlı da, fethettiği Balkan coğrafyasına, Anadolu’nun temiz halkını yerleştirdi. İslâm’ın mütebessim çehresini ve ahlâkını sergileyen müslümanların bu sessiz tebliğleri sayesinde, Boşnakların tamamı, Arnavutların ekseriyeti müslüman oldu.

Evlâtlarımız da; bizim sözlerimizden, onlara okuduğumuz, okuttuğumuz kitaplardan ziyâde, bizim davranışlarımızdan öğrenirler. Hâl ve tavırlarımızdan tahsil ederler.

Yani onların neyi kazanmasını istiyorsak, önce biz yapmalıyız.

Evlâtlarının sâlih olmasını isteyen anne-babaların da, önce kendilerinin sâlih anne ve sâlih babalar olmaları gerekir.

Meşhur hikâyedir:

Anne yengeç, yavrusuna;

“–Neden böyle yan yan yürüyorsun yavrum! Düzgün yürüsene!” der.

Yavrusu ise;

“–Peki anne! Önce sen önümde düzgünce yürü, ben seni takip ederim.” karşılığını verir.

Evlâda yalan söylemenin yanlış olduğunu ne kadar anlatırsa anlatsın, o anne veya baba, telefondaki kişiye;

“–Benim burada olmadığımı söyle!” derse, buna şâhit olan evlâdına, yalanı uygulamalı olarak öğretmiş olacaktır.

Bu hikmete mebnîdir ki;

Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, küçük bir çocuğu yanına getirebilmek için;

“–Gel sana bir şey vereceğim.” diyen bir anneye;

“–Gerçekten bir şey verecek misin?” diye sormuştur.

O anne, hurma vereceğini söyleyince de şöyle buyurmuştur:

“–Aman dikkat et! Eğer ona bir şey vermemiş olsaydın, senin için bir yalan günahı yazılacaktı.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 80)

Evlâtlarımızda gördüğümüz ârızalar, tefekkür edersek büyük ölçüde bizim onları yetiştirirken sergilediğimiz hataların in‘ikâslarıdır. Elbette evlâdımız bizden başka çevrelerden de tesir alıyor. Fakat ömrünün ilk yıllarını sadece bizim yanımızda geçiriyor.

Bu örnek olma meselesinin içinde; evlâtlarımıza yedirdiğimiz lokmaların helâl olması, besmeleyle, duâyla ve zikirle hazırlanması gibi mâneviyâtı da dâhil etmek gerekir. Yani bizim kazancımızdaki ve davranışlarımızdaki bozukluklar; onlar şâhit olmasa bile, onların eğitimlerine menfî olarak yansır.

Örnek olma meselesi tahsil çağında da elbette devam eder. Faydalı bir muallimin vazifesinin iki mühim noktası vardır:

  • Dersini güzelce takrir etmesi,
  • Olgun ve istikametli bir şahsiyet sergilemesi.

Bugün mâzîye uzanıp, üzerimizde emeği olan hocalarımızı hatırlamaya çalışalım. Bize öğrettiklerini büyük ölçüde unutmuşuzdur. Fakat davranış ve hâllerinden intibâımızın hâlâ taze olduğunu fark ederiz.

Evlâtlarımızın terbiyesinde ikinci husus da;

FEDÂKÂRÂNE ALÂKA

İki büyük mezhep imamının, anne-babaları hakkında anlattıklarına kulak verelim:

İmam Mâlik Hazretleri der ki:

“Ben her hadis ezberlediğimde, babam bana bir hediye verirdi. Öyle bir zaman geldi ki; babam hediye vermese bile, hadis ezberlemek bende tarifsiz bir lezzet hâline geldi.”

Bir mezhep imamı, bu sevdirici alâka ile yetişti...

Sâliha bir annenin evlâdının mânen yetişmesine nasıl fedâkârca bir alâka gösterdiğini de Ahmed bin Hanbel -rahmetullâhi aleyh- şöyle anlatır:

“On yaşımdayken Kur’ân-ı Kerîm’i ezberlemiştim. Sabah namazından önce annem beni kaldırır, soğuk Bağdat günlerinde abdest suyumu ısıtırdı. Sonra elbiselerimi giydirirdi. Evimiz uzak ve yol karanlık olduğu için, kendisi de başörtüsünü takıp tesettüre bürünerek benimle birlikte camiye kadar gelirdi.” (Ali el-Karnî, Durûs, XXVI, 4, XLIII, 21)

Fedâkârâne alâka husûsunda, en mühim nokta kalben ve mânevî bakımdan vakit ayırmaktır. Bugün maalesef, aynı hâne içinde aile fertleri birbirinden uzak kalıyor. Çünkü herkesin elinde telefon ve tabletler, herkes ayrı bir âlemde.

Hâlbuki bir baba evlâdının elinden tutup camiye götürmeli. Caminin avlusunda varsa bir mezar taşının levhasındaki «Hüve’l-Bâkî» ifadesini birlikte okumalılar, bu ifadenin mânâ derinliğini birlikte tefekkür etmeliler. Birlikte mâneviyatlı vakitler geçirmeliler.

Bir anne de kız evlâtlarını ev ve mutfak işlerinin tanziminde ve âdâb-ı muâşeret gibi sahalarda yetiştirmelidir.

Zamanında bu terbiyeler verilmezse, daha sonra verilmesi mümkün olmamakta yahut çok zor olmaktadır. Zira ağaç yaşken eğilir.

Şu üç hususa çok dikkat etmeliyiz:

MUHABBET, EDEP ve HİZMET

  • Muhabbet olmazsa, dînî hayat, kuru bir şekle dönüşebilir.
  • Edep olmazsa, ilim ve hattâ ibâdet, kibre götürebilir.
  • Hizmet olmadan bir köşeye çekilmek; insanı, âtıl ve hodgâm hâle getirir.

Muhabbet, edep ve hizmet birleştiğinde ise;

  • Îman kalbi ihyâ eder,
  • Kalpteki güzellik ahlâka akseder,
  • Gönüller, içinde bütün mahlûkātın huzur bulduğu bir rahmet dergâhı hâline gelir.

Yeğeni Abdullah bin Abbâs -radıyallâhu anhümâ-, Peygamber Efendimiz’in kendisiyle nasıl alâkadar olduğunu şöyle anlatır:

Bir gün Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in terkisinde bulunuyordum. Bana;

“–Yavrucuğum, sana bazı kaideler öğreteyim.” dedi ve şöyle buyurdu:

“–Allâh’ın tâlimatlarını gözet ki, Allah da seni gözetip korusun.

Allâh’ın (rızâsını) her işte önde tutarsan, Allâh’ı önünde bulursun.

Bir şey isteyeceksen Allah’tan iste.

Yardım dileyeceksen, Allah’tan dile!..” (Tirmizî, Kıyâmet, 59/2516)

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; evlâtlarıyla, üvey evlâtlarıyla, hizmetinde yetişen Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh- gibi çocuk ve gençlerle yakından ilgilendi. Onların gönlünde hiç silinmeyecek muhabbet izleri bıraktı.

Ashâbına da bunu telkin buyurdu. Meselâ Ebu’d-Derdâ -radıyallâhu anh-’a şöyle buyurdu:

“Ailenin terbiye ve edebini ihmâl etme; onlara Allah korkusunu tâlim et!” (Buhârî, Edebü’l-Müfred, 9)

Bir başka hadîs-i şerif şöyledir:

“Çocuklarınıza ikrâm edin ve terbiyelerini güzel yapın.” (İbn-i Mâce, Edeb, 3)

Yaşları büyüdükçe evlâtlarımıza aşılayacağımız üç büyük kültür vardır:

DİN, DİL ve TARİH

Fert ve toplumlar; hayâtiyetlerini ancak din, dil ve tarih kültürüyle devam ettirirler.

Din, kâinâtın ve insanın yaratılış gayesini kavramayı sağlar. Kundak ile kefen arasındaki hayatı tanzim eder. Din; insanı, dünyada vicdan huzuruna, âhirette ise ebedî saâdete hazırlayan kanun ve kaideler manzûmesidir.

İslâm en büyük ve en şümullü kültürdür. İnsana saâdet yollarını gösteren yegâne kültürdür.

Dînî ilimleri tahsil etmek, sadece din sahasında vazife yapacak; imam, müezzin, müftü, vâiz veya Kur’ân kursu hocası olacak kişilere mahsus bir vazife değildir. Herkes ilm-i hâlini bilmekle ve öğrenmekle mükelleftir.

Dînî ilimlerin nereden ve kimden tahsil edileceği de mühim bir husustur. Bilhassa modernist ve tarihselci kişilerin bozuk fikirlerini yaymaya çalıştığı zamanımızda daha bir ehemmiyet kesbetmiştir.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Abdullah bin Ömer -radıyallâhu anhümâ-’ya şu îkazda bulunmuştur:

“Ey İbn-i Ömer! Dînine iyi sarıl, dînine iyi sarıl! Zira o senin hem etin, hem kanındır. Dînini kimden öğrendiğine çok dikkat et! Dînî ilimleri ve hükümleri, istikamet ehli âlimlerden al, sağa-sola meyledenlerden alma!” (Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye s. 121)

Dînî ilimlerin muhtevâsı çok geniştir:

  • Îman,
  • İbâdet,
  • Muâmelât,
  • Ukûbat / ceza hukuku ve
  • Ahlâk...

İslâm; Hirâ Mağarası’nda gelen; «Oku!» emriyle başlamış, Vedâ Haccı’nda nâzil olan;

اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ د۪ينَكُمْ

«Bugün size dîninizi tamamladım.» âyetiyle (el-Mâide, 3)
tamamlanmıştır.

Bu tahsil 23 sene sürmüştür. Dolayısıyla İslâm kültürü çok geniş ve şümullüdür.

Evlâdımızın dînî tahsilinde; bir yaz mevsiminde birkaç hafta camiye gitmesini kâfî görmek, -Allah korusun- İslâm’ı hafife almak olur.

Dil, dînin ortaya koyduğu hak ve hakikatin ifadesine vesile ve vasıtadır. Zira insanlar; kelimelerle düşünür, lisan ile tefekkür ufuklarını genişletirler.

İslâm öncesi Türkçenin, mânevî / mücerred mefhumlarca çok fakir olduğu, bütün lisan âlimlerinin ittifak ettiği bir husustur. İslâmiyet’le şereflenen ecdâdımız; münasebet kurduğu komşularından Arapça ve Farsça birçok kelime alarak, onları bünyesinde Türkçeleştirmiştir. Bin yıldır gönlümüzün, zihnimizin ve hançeremizin benimsediği bu kelimelere; artık yabancı kelime muamelesi yapmak, onları tasfiye etmeye çalışmak asla iyi niyetli bir gayret değildir.

Bilâkis erbâbının zaman zaman itiraf ettiği üzere; milletimizi dînî değerlerinden koparmaya mâtuf, kasıtlı hareketlerdir.

Bin yıllık kelimelerimize yabancı gözüyle bakıp, onlara nesebi gayr-i sahih karşılıklar uyduranların; -son bir iki asır içinde- Türkçeye sokulmaya çalışılan, dükkânların levhalarını, gençlerin tişörtlerini kaplayan Fransızca ve İngilizce kelime yığını hakkında hiçbir şey yapmadıklarını görmek de, maksadın başka olduğunu anlamamız için kâfîdir.

Hâsılı;

Evlâtlarımızın gönül ufuklarını açacak anahtarlardan biri de, zengin ve köklü bir Türkçedir. İslâm’ın muazzam kültürü, ancak şümullü bir dil ile ifade edilebilir.

“İyi bir kalem...” diyebilirsiniz, fakat; «İyi günler!» ifadesi; «Hayırlı günler!» duâsındaki derin ve zengin mânâyı terennüm ettiremez.

Nitekim; «Hayırlısını iste!» demek ile; «İyisini iste!» demek arasında, bu fark, bariz bir şekilde ortaya çıkar. Hayr; mâneviyattır, berekettir ve rûhâniyettir.

Tarih de bu iki unsur çerçevesinde, yani din ve dil ekseninde, insanlığın yaşadığı hâdiselerin sebep ve neticelerini tahlil ve bu sûretle ilâhî kanunları tespit etmektir. Tarih, bir milletin hâfızası ve millî tecrübeler mecmûasıdır. Bu yüzden mâzînin bittiği yerde; millet biter, insan biter, iz‘an biter. Çünkü millet, bir bakıma tarihinden ibarettir. Onu mânevî değerlerinden ve tarih şuurundan uzaklaştırırsanız, geriye insan sürüsü kalır. Ancak çocuklarına, tarihini ve Çanakkale destanını, uyutucu değil uyandırıcı bir ninni yapan nesiller; îmânına, milletine, bütün maddî ve mânevî değerlerine sahip çıkacaktır.

Kur’ân-ı Kerim’de geçmiş kavimlere dair kıssalar anlatılır ki, bu da bir tarih dersidir. O kavimleri âbâd eden veya berbâd eden hâdiselerin sebep ve neticelerini tahlil etmek ve bunlardan ibret almak, tarih ilminin hulâsasıdır, bir bakıma bir tarih felsefesidir.

Tarihçi İbn-i Haldun der ki:

“Geçmiş hâdiseler, gelecek olanlara, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.”

İstikbâle giden yolda, mâzîden dersler çıkarmak gerekir. Ecdâdımızın mefâhirini öğrenmek, bize şuur kazandırıp mes’ûliyet duygumuzu bilerken; hatalarından da ders çıkarmak, bizi aynı bâdirelere düşmekten muhafaza eder.

  1. Âkif; tarihin bu yol gösterici vasfına rağmen, insanların tekrar tekrar aynı hatalara düşmesini şöyle ifade etmiştir:

Târîhi tekerrür diye târîf ediyorlar,

Hîç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?

Bugün; daha çok para kazandıran, makam ve mevkisi daha yüksek olan meslekler matematik ve fen sahasında olduğu için, içtimâî ilimlere bir miktar hor bakılıyor. Hâlbuki lisan ve tarih gibi sahalar ihmâl edilmemelidir. Bu sahada; istikamet sahibi kişilerin eserleri tetebbû edilerek, doğru bilgi ve kanaate sahip olmak îcâb eder.

Dili bozmaya ve dîni tahrif etmeye çalışanlar olduğu gibi, tarih şuurunun da altını oymaya çalışanlar vardır. Ecdâdımıza iftirâlar atmak, tarihî hâdiseleri çarpıtmak gibi yollara başvurarak; gençlerimizi mâzîsinden kopuk, tarihine menfî bir nazarla bakan fertler olarak yetiştirmeye gayret edenlerin mevcudiyeti göz ardı edilmemelidir.

Her hususta olduğu gibi; tarih ilmi de, mâneviyat ve rûhâniyetle tahsil edilmelidir.

Meselâ Osmanlı’ya eşi benzeri görülmemiş bir ömrü nasîb eden husus, onun maddî gücünden ziyâde, mânevî hamleleridir. Bunlar;

  • Kur’ân’a hürmetleridir,
  • Allah Rasûlü’ne muhabbetleridir,
  • Edebâlî silsilesine yani Hak dostlarına hürmetle ittibâ etmeleridir,
  • Kardeşliği ve ittihâdı koruma iştiyaklarıdır,
  • Gayr-i müslime de gösterdikleri adâletleri ve hakkāniyetleridir,
  • Vakıf medeniyetini inşâ ederek fukarânın duâsını almalarıdır,
  • Bitmek tükenmek bilmeyen gazâ şuurları ve bu yoldaki fedâkârlıklarıdır...

Bir toplumda Edebâlîler varsa, Akşemseddinler varsa arkasından mutlaka Fatihler gelir.

Hâsılı;

Evlâtlarımızla alâkadar olacağız. Onların gönül dünyalarını inşâ edeceğiz. Onların;

  • Allah için seven, Allah için buğzeden,
  • Lâyıkına muhabbet besleyip, müstehakkına nefret duyan,
  • Tefekkür ufku açık,
  • Rabbine hamd ve şükür duygusu ve tatbikatı içinde,
  • Kur’ân’ın engin ummânıyla hemhâl olan,
  • Güzel bir Türkçeyle ve tatlı bir üslûpla konuşan,
  • Kökü mâzîde, gözü istikbalde birer genç olmalarına gayret edeceğiz.

Muvaffakiyet Allah’tandır.

Rabbimiz, bu yolda sa‘y u gayretlerimize bereket ihsân eylesin. Evlâtlarımızın gönül dünyalarını, en güzel şekilde inşâ edebilmemizi nasip buyursun. Şerlilerin şerlerinden muhafaza kılsın.

Âmîn!..