Münâkaşa Kaybettirir, Tatlı Dil Kazandırır
Genç Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Ekim Sayı: 241
Muhterem Efendim; karakter ve mizaçları birbirinden farklı olan kimselerin bulunduğu yerde fikir ayrılıklarının da olabileceği bir gerçek. Peki bir genç, fikrî bakımdan ters düştüğü bir kimseyle karşılaştığında nasıl hareket etmelidir? Bu hususta ne buyurursunuz?
Gerek münâzara, gerek mütâlaa, gerekse bir fikrî tartışma olsun, İslâm’da hak ve hakîkati beyan etmenin usûlü, Nahl Sûresi’nin 125. âyetinde gâyet açık bir sûrette hulâsa edilmiştir. Buna göre müʼminin üslûbu, hitâb ettiği kimsenin idrâk seviyesine göre “hikmet”, “güzel öğüt” ve “en güzel şekilde mücadele” metotlarıyla olmalıdır.
Makbul bir tebliğ veya irşad, muhâtabın akıl seviyesine, ruh hâline ve ihtiyacına uygun bir dil kullanmakla gerçekleşir. Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir hadîs-i şerîflerinde:
“İnsanlara anlayışlarına göre söz söyleyiniz.” buyurmuşlardır. (Bkz. Buhârî, İlim, 49)
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu beyanlarıyla idrâk ve firâset bakımından herkesin eşit olmadığını dile getirmişlerdir.
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhumâ-’dan gelen bir rivâyete göre ashâb-ı kirâm:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Siz’den duyduklarımızın hepsini haber verelim mi?” diye sordular. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Evet. Ancak bir topluluğa akıllarının almayacağı bir şeyi anlatmanız hâriç. Çünkü bu durum bazılarının fitneye düşmelerine yol açar.” buyurdu.
Bu hatırlatmadan sonra İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhumâ- herhangi bir topluluğa bir hususu îzâh ederken bazı şeyleri kinâyeli olarak anlatırdı. (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, X, 307/29537)
Dolayısıyla, yüksek bir idrâke sahip kimselere “hikmet”le tebliğ etmek gerekiyor.
Umum insanlara ise tebliğ ve irşâdı müşfik, merhametli ve samimî bir üslup ile yaparak gönüllere hitâb edebilmek, âyette ifade buyrulan “güzel öğüt” muhtevâsında değerlendirilebilir.
Âyet-i kerîmede üçüncü olarak işaret edilen “en güzel tarzda mücadele” metodu ise fikrî bakımdan ayrı düşülen kimselerle konuşurken nezâketi korumak, kırıcı olmamak, kişiyi değil yanlış düşünceyi hedef almaktır.
Nitekim Cenâb-ı Hak, Hazret-i Mûsâ ve kardeşi Hârun -ALEYHİMÜSSELÂM-’ı zâlim Firavun’a tebliğ için gönderirken dahî; “Ona yumuşak söz söyleyin…” (Tâhâ, 44) buyurmuştur. Böylece Rabbimiz, muhâtabımız küfürde Firavun derecesinde şiddetli bir kimse bile olsa, nezâket ve zarâfeti elden bırakmamamız gerektiğini beyan etmiştir.
Cenâb-ı Hak, her insanın iç dünyasını birbirinden farklı yaratmıştır. Bu sebeple bir mevzûda ihtilâfa yani görüş ayrılığına düşmek, insanın akıl yürütme farklılıklarının tabiî bir neticesidir. Ayrıca bu ihtilaflar, dînin esaslarına ters düşmediği müddetçe bir zenginliktir. Fakat mühim olan, her farklı düşünceyi İslâm’ın telkîn ettiği kardeşlik rûhuyla teʼlif edebilmektir. Böylece gönüllerde kin, husûmet ve ayrılıkların zuhûruna mahal vermemektir.
Zira bu husustaki ilâhî emir çok açıktır:
“…Siz (gerçek) mü’minler iseniz Allah’tan korkun, (mü’min kardeşleriniz ile) aranızı düzeltin, Allah ve Rasûl’üne itaat edin.” (el-Enfâl, 1)
Rabbimiz; mü’minlerin, birbirini yıkayan iki el gibi olmalarını arzu ediyor.[1] Birbirini yıkayan iki elden maksat;
–Birbirinin maddî-mânevî noksanını telâfi etmek,
–Ayıp ve kusurlarını örtüp affetmek,
–Sevincini de üzüntüsünü de paylaşmak,
–Yâr olup bâr (yük) olmamak,
–Birbirine dâimâ hakkı ve hayrı tavsiye edip bâtıl ve şerden sakındırmak,
–İhtilâfları husûmet ve dargınlığa dönüştürmemek için; “Ben haklıyım, sen haksızsın!” gibi düşünceleri terk ederek her hâlükârda İslâm kardeşliğini yaşatabilmektir.
Çünkü İslâm kardeşliğini zedelemek, insanı Allâh’ın merhametinden mahrum bırakan ağır bir îman zaafıdır. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyruluyor:
“Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allâh’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.” (el-Hucurât, 10)
Şeyh Sâdî Hazretleri, insanın gönül yapısını üç kategoride değerlendirerek şöyle buyurur:
“1) Gönül ehli iki kâmil insan, aralarında bir kılı bile muhafaza eder ve onu koparmazlar.
2) Eğer iki kişiden biri hoyrat, diğeri akl-ı selîm sahibi ise de böyle hareket ederler.
3) Her ikisi de câhilse, aralarında zincir de bulunsa, onu kırıp koparırlar.”
Müslümana yakışan, tatlı bir dildir. Zira münâkaşa kaybettirir, tatlı dil ise kazandırır. Rabbimiz, Kurʼân-ı Kerîmʼde birçok âyet-i kerîme ile mü’minlere tatlı dilli, güler yüzlü olmayı, berrak bir suyun akışı gibi rûha ferahlık veren pırlanta ifadelerle konuşmayı öğütlüyor. Meselâ anne-babaya karşı “öf” bile deme, yaşlılık dolayısıyla aklî melekeleri zayıfladığında onlara; قَوْلًا كَر۪يمًا (kavlen kerîmâ)[2] yani ikramkâr ve iltifatkâr söz söyle, buyuruyor.
Fakir-fukarâya, muhtaç ve mahrumlara verecek bir şey bulamıyorsan, hiç olmazsa onlara karşı, قَوْلًا مَيْسُورًا (kavlen meysûrâ)[3] yani gönül alıcı, rûhu dinlendirici, tesellî edici bir söz söyle, buyuruyor.
Yine kalbinde mânevî hastalık bulunan kimselere karşı herhangi bir töhmet, fitne veya yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için قَوْلًا مَعْرُوفًا (kavlen ma’rûfâ)[4] yani yerinde ve uygun bir söz söyle, buyuruyor.
Bunun zıddına, sert ve haşin hitapların, menfî tesirler hâsıl edeceğini; kaba ve lüzumsuz konuşmaların bir müʼmine yakışmadığını bildiriyor. Nitekim Mevlânâ Hazretleri, lüzumsuz ve mânâsız konuşmalardan uzak durmak gerektiğini ifade sadedinde; “Sözün maskarası olma!” îkâzında bulunuyor.
Hattâ Rabbimiz ses tonumuzu da yerine göre ayarlamamız gerektiğini ifade sadedinde, kâinat kitabındaki kevnî âyetlerden bir misal vererek şöyle buyuruyor:
“Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt. Unutma ki seslerin en çirkini merkeplerin sesidir.” (Lokman, 19)
Meselâ herkes bülbül şakımasına âşıktır. O tatlı nağmeleri hayranlıkla dinler. Buna mukabil merkebin kulak tırmalayan sesine meftun olan yoktur!
Şunu hiçbir zaman unutmayalım;
Kötü söz ve kaba hitap husûmeti, huzur veren tatlı bir dil ve yumuşak bir üslûp ise dostluk ve muhabbeti artırır.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, tebliğ ve irşadlarını, dâimâ gönülleri ihyâ eden zarif bir üslûp, tatlı bir dil ve mütebessim bir çehre ile yapmışlardır.
Nitekim Ebû Kursâfe -radıyallâhu anh- şöyle naklediyor:
“Ben, annem ve teyzem, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in huzûruna, bey’at etmek için gitmiştik. Huzûr-i âlîlerinden ayrıldığımızda, annem ve teyzem bana:
«–Yavrucuğum, bu Zât gibisini hiç görmedik! Yüzü Oʼndan daha güzel, elbiseleri daha temiz ve sözü daha yumuşak başka birini bilmiyoruz. Sanki mübârek ağzından nur saçılıyordu.» dediler.” (Heysemî, VIII, 279-280)
Hazret-i Aişe -radıyallâhu anhâ- Vâlidemiz de;
“Hazret-i Peygamber’in herhangi bir konuyu anlatırken (tane tane konuşması sebebiyle) kelimelerini saymak isteyen kimse sayabilirdi.” der. (Buhârî, Menâkıb, 23)
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sahâbe arasında ortaya çıkan görüş ayrılıklarına ve ihtilâflara bakış tarzı da; ümmetin birlik-beraberlik ve istikâmetini muhafaza için engin bir müsâmaha, esneklik, hâlis niyet düsturlarına dayanır. Kur’ân-ı Kerîm’in açık bir hüküm belirtmediği yani vahyin müdâhale etmediği alanlarda sahâbîlerin farklı anlayış ve içtihatlarını Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hep rahmet olarak görmüştür.
Meselâ Hendek Savaşı’nın hemen ardından Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Kurayzaoğulları üzerine yürümeye karar vermiş ve yerine âmâ sahâbî İbn-i Ümm-i Mektûm’u vekil bırakmıştı.[5] Ashâbının acele etmesini sağlamak için de onlara şu emri vermişti:
“Hiç kimse ikindi namazını Kurayzaoğulları yurdundan başka bir yerde kılmasın.” (Buhârî, Meğâzî, 31)
Kimi sahâbîler Peygamber Efendimiz’in bu sözünü zâhirî mânâsına göre anladılar. Bu sebeple Kurayzaoğulları yurduna varmadıkça ikindi namazlarını kılmadılar. Kimileri ise Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, bu sözüyle acele etmelerini istediğini düşünerek sözün gâyesini esas aldılar ve namazlarını edâ ettiler. Sonradan her iki farklı davranışı öğrenen Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, iki grubu da hoş görmüş, onları kınamamıştır. (Bkz. Buhârî, Meğâzî, 31; Müslim, Cihâd ve Siyer, 69)
Yine bir yolculukta su bulamadıkları için teyemmüm edip namaz kılan iki sahâbî, vakit çıkmadan su buldular. Biri namazı su ile abdest tazeleyerek yeniden kıldı, diğeri ise kıldığı namazla iktifâ etti. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e geldiklerinde yeniden kılmayana:
“–Sünnete uyup doğruyu yapmışsın, namazın tamamdır.” buyurdu.
Yeniden kılana ise:
“–Sana da kıldığın namaz kadar sevap vardır.” buyurarak her iki davranış şeklinin de meşrû bir niyet ve doğru bir mantığa dayandığını tescil etti. (Ebû Dâvûd, Tahâre, 128; Dârimî, Tahâre, 65)
Velhâsıl, insanın olduğu yerde görüş farklılıklarının olması da tabiîdir. Burada mühim olan, başta da ifade ettiğimiz üzere İslâm kardeşliğine zarar vermeden, ümmetin birliğini bozmadan hareket edebilmektir. Rabbimiz’in bizlerden arzu ettiği de budur.
Dipnotlar:
[1] Bkz. Süyûtî, Câmiu’l-Ehâdîs, no: 21028.
[2] el-İsrâ, 23.
[3] el-İsrâ, 28.
[4] el-Ahzâb, 32.
[5] İbn Ebû Şeybe, Musannef, Meğâzî, 28; İbn Hişâm, Sîret, 4, 192.