Kalb-i Selîm ve İtmi’nâna Nâil Olabilmek

Ebedî Fecre

Yüzakı Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Temmuz, Sayı: 257

İLÂHÎ DAVET

Kıyâmet gününde en kıymetli nimet, Cenâb-ı Hakk’a kulluktur ve O’na dostlukta mesafe alabilmektir. Rabbimiz âyet-i kerîmede şöyle beyân eder:

“O gün (kişiye) ne malın-mülkün faydası olacaktır ne de çoluk-çocuğun. Ancak kalb-i selîm (tertemiz bir kalp) ile Allâh’ın huzûruna gelenler (kurtulacaktır).” (eş-Şuarâ, 88-89)

Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri buyurur:

“Allah Teâlâ sizi dünyaya temiz olarak getirdi; siz de O’nun huzûruna kirli olarak gitmeyiniz!” (Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 258)

Hakikaten;

İnsan doğduğu zaman; bulanık bir me’hazdan geldiği hâlde, mis gibi kokar. Bu, onun mâsumiyet ve günahsızlığının getirdiği bir letâfet ve nezâfetin nişânesidir.

Cenâb-ı Hak da; bizim, dünyaya gönderildiğimiz gibi tertemiz kalmamızı, nezih bir hayat yaşayıp lekesiz bir amel defteriyle, yine tertemiz bir hâlde kendisine dönmemizi istiyor.

Lâkin, iki ateşin arasında; kötülükleri emreden nefis ve onu idlâl için uğraşan şeytanın arasında bir imtihan veren insan için, bu selâmeti koruyabilmek oldukça zor bir iştir.

Hak dostları, «kalb-i selîm»in en mühim iki vasfını şöyle ifade etmişlerdir:

Birincisi: Kimseyi incitmemek, kimseden incinmemek. Zira kalp, nazargâh-ı ilâhîdir.

İkincisi: Dünya ve âhiret işleri karşı karşıya geldiğinde âhiret işini tercih etmek.

Birincisini elde edebilmek için; bir müslümanın gönül dünyasının, mü’min kardeşlerine karşı her türlü menfî hissiyattan sâlim olması lâzımdır:

KİMSEYİ KIRMAMAK

Bunun da ilk basamağı kimseyi kırmamak ve incitmemektir. Âyet-i kerîmede müttakîlerin vasıfları arasında;

“Onlar gayzlarını / öfkelerini yutarlar ve insanları affederler.” buyurulmaktadır. (Bkz. Âl-i İmrân, 134)

Rivâyete göre, Allah dostlarından Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin bir yardımcısı vardı. Bir gün, getirmiş olduğu çorba dolu kâseyi kazârâ Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin üzerine döktü. Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin, üstü başı çorba oldu. Yarı öfke ile hizmetkârına;

“–Niye dikkat etmedin!” der gibi şöyle bir baktı. Onun üzerine endişeye kapılan köle, âyetin bu kısmını okudu:

وَالْكَاظِم۪ينَ الْغَيْظَ

“...(O cennetlik müttakîler) gayzlarını yutarlar...”

Câfer-i Sâdık Hazretleri, derhâl değişti;

“–Öfkemi yuttum!” dedi.

Hizmetkâr âyetin devamını okudu:

وَالْعَاف۪ينَ عَنِ النَّاسِ

“...Onlar insanların kusurlarını da affederler...”

Câfer Hazretleri de;

“–Haydi bağışladım seni!..” diye mukabelede bulundu.

Bu defa köle âyetin sonunu okudu:

وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَۚ

“...Allah; ihsanda bulunan, iyilik eden kimseleri sever!” (Bkz. Âl-i İmrân, 134)

Câfer-i Sâdık Hazretleri de «kalb-i selîm» sahibi bir Hak dostunun sergileyeceği fazîleti sergiledi;

“–Haydi hürsün, Allah selâmet versin, yolun açık olsun!..” dedi.

Kalb-i selîme sahip olmayan, kalbi; öfke, kin, nefret, gurur ve kibir gibi çirkin duygular tarafından işgale uğramış bir şahıs olsa, böyle bir durumda hizmetçisine ne hakaretler eder, gönül yıkar, zulme ve gaddarlığa varan davranışlar sergilerdi.

Hâlbuki bütün bunlar Cenâb-ı Hakk’ın asla râzı olmadığı kalp hastalıklarıdır.

Mü’min; karanlık bir gecenin mehtabı gibi nurlu, diğergâm, hassas, rakîk, ince ruhlu, merhametli, şefkatli ve cömert olmalıdır.

Kimseyi kırmamanın, incitmemenin bir sonraki mertebesi ise, daha da zor olan bir haslettir:

KİMSEDEN İNCİNMEMEK

Alınganlık, başkasına kırılmak ve gücenmek gibi duygular tahlil edildiğinde görülür ki; derûnunda, kişinin kendi izzet-i nefsinin bir mağlûbiyeti mevzubahistir. Yani ne kadar haklı olursa olsun, içindeki duygu;

“–O benim gibi birine bunu nasıl yapar?” hissiyâtıdır. Bu sebeple, «kalb-i selîm»in şartı böyle bir enâniyet duygusundan da kurtulmaktır.

Şu kıssa güzel bir misaldir:

Abdülaziz Bekkine -rahmetullâhi aleyh-’e bir kişi mürîd olmak için gelir. Hazret, mânevî ders vermeden önce bu kişiye bir vazife verir:

“–Dargın olduğunuz herkesle aranızı düzeltin, helâlleşin öyle gelin...”

Mürîd olmak isteyen zât, uzun süre bu vazifeyi tamamlayamayınca; Hazret, karşılaştıklarında bu kişiye gecikmesinin sebebini sorar. Talebesi;

“–Dargın olduğum şahıslarla aramı düzeltmek için özürler dilemek, alttan almak izzet-i nefsime dokunuyor.” cevabını verince, Abdülaziz Bekkine -rahmetullâhi aleyh- şöyle der:

“–A evlâdım, nefsin izzeti mi olurmuş?”

Peygamberler ve ashâb-ı kirâmın hayatlarında; en affedilmeyecek işleri yapan mü’min kardeşlerini affettiklerini, bütün kusurların üzerine bir şal atıp bağışlama yolunu tuttuklarını görürüz.

Hazret-i Yûsuf; kendisini tartaklayarak kuyuya atan, böylece babasından, evinden uzaklaşmasına ve köle olarak yabancılara satılmasına sebep olan kardeşlerini, yıllar sonra karşısında el pençe dîvan durdukları hâlde affediverdi. Hattâ başa kakma, yaptıklarını yüzlerine vurup -birkaç acı sözle olsun- içini ferahlatma yoluna bile gitmedi. Üstelik kendisi bir vezir, bir hükümdar mevkiindeydi ki, kardeşlerine her türlü cezayı verebilecek kudretteydi.

Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, Mekke’yi fethe nâil olduğunda; kendisine Mekke döneminde 13 sene her türlü alay, ezâ, hakaret ve tehdidi revâ gören, Medine döneminde de yıllarca savaşlarla ve işgal teşebbüsleriyle en ağır muamelede bulunan, nice çok sevgili sahâbîsinin canına kıyan Mekkeli hemşehrilerine;

“–Ey Kureyş topluluğu! Şimdi benim, sizin hakkınızda ne yapacağımı sanırsınız?” dedi.

Kureyşliler;

“–Biz Sen’in hayır ve iyilik yapacağını umarak; «Hayır yapacaksın!» deriz. Sen, kerem ve iyilik sahibi bir kardeşsin! Kerem ve iyilik sahibi bir kardeş oğlusun!..” dediler.

Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“–Ben de Hazret-i Yûsuf’un kardeşlerine dediği gibi derim:

«...Size bugün (eski yaptıklarınız sebebiyle) hiçbir başa kakma ve ayıplama yok! Allah sizi affetsin! Şüphesiz O, merhametlilerin en merhametlisidir.»
(Yûsuf, 92)

Haydi gidiniz, artık serbestsiniz!” (Bkz. İbn-i Hişâm, IV, 32; Vâkıdî, II, 835; İbn-i Sa‘d, II, 142-143)

Bu güzel muamele sayesinde bu kitlenin hemen hemen tamamı kısa sürede îmâna kavuştu.

Kalbinde mü’min kardeşlerine karşı bir bürûdet / soğukluk taşımamanın güzîde bir misâli de, Huzeyfe -radıyallâhu anh-’tır. Onun babası, Bedir Harbi’nde bir yanlış anlama ile müslümanlar tarafından hatâen öldürüldü. Huzeyfe -radıyallâhu anh-; kardeşlerini affettiği gibi, Peygamberimiz’in ödettiği diyeti de fukarâya dağıttı.

Hazret-i Ebûbekir Sıddîk ve sıddîka kızı Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhümâ- da, mü’min kardeşlerini affetme ve kalplerinde onlara karşı bir bürûdet bırakmama husûsunda zirve misaller oldular.

Hazret-i Âişe’ye atılan iftira hâdisesine, Hazret-i Ebûbekir’in sürekli yardım ettiği bir muhâcir akrabası da karışmıştı.

Hazret-i Ebûbekir; çok tabiî olarak, bu şahsa bir daha yardım etmeyeceğine yemin etti. Hazret-i Ebûbekir’in yardımı kesilince bu şahıs ve ailesi perişan bir hâle düştü. Lâkin Cenâb-ı Hak, bu kat‘-ı rahim / akrabalık bağını kesme davranışına râzı olmadı. Şu mealdeki âyet-i kerîme nâzil oldu:

“İçinizden fazîletli ve servet sahibi kimseler, akrabaya, yoksullara, Allah yolunda hicret edenlere (mallarından) vermeyeceklerine dair yemin etmesinler.

  • Affetsinler, bağışlayıp geçsinler.

اَلَا تُحِبُّونَ اَنْ يَغْفِرَ اللّٰهُ لَكُمْۜ

  • Allâh’ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız?

Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.” (en-Nûr, 22)

Bu âyet-i kerîmenin nüzûlünden sonra Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh-;

“–Ben elbette Allâh’ın beni bağışlamasını isterim!” dedi. Ardından yemin keffâreti vererek, yapmakta olduğu hayra devam etti. (Buhârî, Meğâzî, 34; Müslim, Tevbe, 56; Taberî, Tefsîr, II, 546)

Düşünelim:

Bir kişi; Allah Rasûlü’nün muhtereme hanımına, Hazret-i Ebûbekir Efendimiz’in kerîmesine, hem de vesîle-i nimeti ve akrabası olduğu bir şahsın kızına iftiraya karışıyor. Fakat Cenâb-ı Hak; fazîlet sahibi bir kişinin, böyle bir şahsa dahî gönlünde bir kin, nefret ve soğukluk duygusu barındırmasına müsaade etmiyor. Ona bir de iyilik yapmasını emrediyor.

Akla şöyle bir sual gelebilir:

“–Bu kabahatleri işleyen insanların yanına kâr mı kalsın?!. Onlara hak ettikleri gibi davranmalıyız ki, onlar da suçlarını anlasınlar!.. Bir daha böyle bir hataya düşmesinler!..”

Hâlbuki;

Rabbimiz bize kötülüğü kötülükle değil, iyilikle bertaraf etmemizi emrediyor. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“...İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman (göreceksin ki), seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost oluvermiştir.” (Fussilet, 34)

Kalbin bu kıvâma ermesi, kalbin tam bir tevâzua nâil olması ve îman kardeşliğini yaşamasıyla mümkündür. Hâsılı, îmânın sevinci, bir mü’mine her şeyi unutturacak.

Kalb-i selîm kıvâmının ikinci şartına gelince;

ÂHİRETİ TERCİH

«Kalb-i selîm»e nâil olan Hak dostları -âhiret gerçeğini dâimâ dikkate alarak- hayat yolculuğunda dosdoğru bir istikamet izlerler. Âhiret hayatına ait bir zarara uğramaktansa, bütün dünyevî menfaatlerden vazgeçebilme dirâyetini gösterirler.

Sahâbe-i kirâmın hayatında bu hasleti kazanma yolunda büyük imtihanlar görüyoruz.

Uhud Harbi’nin hazırlıkları esnasında Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ayneyn Geçidi’ne 50 kişi yerleştirdi. Onlara asla yerlerini terk etmemelerini tembihledi.

Lâkin, müslümanların harbin başlarında düşmana galebe çaldıklarını görünce, onlardan 43’ü vazifeyi unuttu ve yerini terk etti. Dünya menfaati ağır basmıştı. Sadece 7 kişi yerlerinde kaldı ve şehîd oluncaya kadar çarpıştılar. Maalesef bu mevziin yeterince korunmaması, gazvenin de müslümanların aleyhine dönmesine sebebiyet verdi.

Uhud Harbi’nde yaşananların hikmet cihetini anlatan âyet-i kerîmede bu iki gruptan şöyle bahsedildi:

مِنْكُمْ مَنْ يُر۪يدُ الدُّنْيَا وَمِنْكُمْ مَنْ يُر۪يدُ الْاٰخِرَةَۚ

  • Dünyayı isteyenleriniz de vardı,
  • Âhireti isteyenleriniz de vardı.(Âl-i İmrân, 152)

Yani Rabbimiz; ganîmet peşine koşup, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in verdiği emri unutanları dünyayı isteyenler diyerek azarladı.

Yerlerinden ayrılmayıp şehîd olanları, âhireti isteyenler diyerek medh ü senâ etti.

Yine Medine’de bir kıtlık zamanı; Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hutbede iken, şehre bir kervan geldi. Kervanın çıngırak seslerini duyanlar, Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i hutbede bırakıp kervana koştular. Mescidde sadece 12 kişi kalmıştı. Bu hâdise üzerine şu âyet-i kerîme nâzil oldu:

“Onlar bir ticaret veya bir eğlence görünce hemen oraya akın edip, Sen’i hutbede ayakta bırakıverdiler. De ki:

«–Allâh’ın katındaki mükâfat, ticaretten de, eğlenceden de daha hayırlıdır!» Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” (el-Cum‘a, 11)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu hâdise üzerine şöyle buyurdu:

“Muhammed’in canı kudret elinde olan Allâh’a yemin edirim ki; şayet hiç kimse kalmamak üzere hepsi çıkıp gitmiş olsalardı, Allah bu vâdiyi üzerlerine ateşle tutuştururdu.” (Ebû Yâlâ, Müsned, III, 435)

Demek ki;

Cenâb-ı Hakk’ın cennete davetine mazhar olabilmek için, dünya menfaatlerinin ağır bastığı zamanlarda, âhireti tercih edebilme dirâyetini göstermek zarûrîdir.

Demek ki;

Bütün meşakkatler ve zorluklar karşısında kulun dâimâ Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını tercih etmesi lâzımdır.

Bu hakikatin en sarsıcı misalleri Tebük’te yaşandı.

Tebük zor bir seferdi.

  • Düşman, çevredeki bir Arap kabîlesi vs. değil, Bizans’tı...
  • Gidilecek mesafe çok uzundu. Aylarca sürecek bir yoldu...
  • Mevsim sıcaktı...
  • Hasat zamanıydı, bahçelerde iş vardı...

Bütün bu zorlukları bahane edenler, birtakım mazeretler uydurup sefere katılmayanlar oldu.

Yalanlar söyleyerek mazeret beyan eden münafıklar hakkında, şu ağır hitap nâzil oldu:

“...Onlardan yüz çevirin, çünkü onlar necistirler (yani leştir ve murdardırlar)!..” (et-Tevbe, 95)

Bundan sonraki seferlere, ganîmet umuduyla katılmaları da yasaklandı.

Fizîkî zorlukları mazeret olarak getirenlere;

“–Bu sıcakta sefere gitmeyin!” diye menfî propaganda yapanlara;

“–Cehennem daha sıcak!” cevâb-ı ilâhîsi geldi.

Dünya ile âhiret karşı karşıya geldiğinde; cehennemin sıcağı karşısında, dünyada hangi sıcaklıktan şikâyet edilebilir?..

Mahşerin zorlukları karşısında, dünyevî hangi zorluğun esâmesi okunur?..

Sırât’ın tehlikesi karşısında, dünyanın hangi tehlikesi bahse değer olabilir ki!..

Ebedî hayatı bir ummâna, engin bir deryâya benzetirsek; dünya onun karşısında bir damladan başka nedir ki?!.

Velhâsıl;

Kul, bu dünyada hep bir imtihan âleminde olduğunu hatırında tutacak. Dünya hayatının; dâimâ bir med cezir hâlinde, kolaylık ve zorluk imtihanlarıyla lebâleb dolu olduğunu unutmayacak. Kolaylıkta gevşemeyecek, zorlukta isyana düşmeyecek.

Âhireti, dünyaya tercihin, günümüzde en lüzumlu olduğu yer ise eğitim ve tahsil sahasıdır.

UHREVÎ TAHSİLİ TERCİH

Zamanımızda anne-babalar ve tahsil çağındaki gençler, bir yol ayrımına geliyorlar:

Dünya hayatında; refah, para, makam-mevki getireceği düşünülen dünyevî bir tahsile, meslekî bir eğitime aşırı bir ehemmiyet veriliyor. Evlâtların üniversite imtihanları için, anne-babalar, neredeyse çocuklarından daha fazla telâşlanıyor. İmtihan esnasında mektep kapılarına yığılıp evlâtlarından daha çok heyecan gösteriyorlar. Meslekî tahsil için gerekirse her türlü tavizi veriyorlar.

“–Evlâdımın; «Tahsil göreceğim.» diye gideceği şehir, kalacağı yurt, beraber olacağı arkadaşlar onun mâneviyâtı için uygun mu, burada namazlarını kılacak mı? Nasıl arkadaşlarla beraber olacak?” gibi sualler üzerinde düşünülmüyor...

Sadece diploma, mevki, makam, maaş ve para düşünülüyor.

Böyle olunca üzülerek görüyoruz ki; bazı tahsil yuvalarında, evlâtlar başkalaşıyor, özüne ve memleketine yabancılaşıyor. Tıpkı Tanzîmat devrindeki gibi bir kalbî bozulma yaşanıyor.

Hâlbuki;

Tahsil sahasında da, âhiretin önde tutulması lâzım. Bütün tahsillerin, uhrevî tahsil muhtevâsı içinde, onunla mezcedilerek verilmesi lâzım.

Yine bu tahsil tercihlerinde unutulmamalıdır ki, rızkı veren Allah’tır. Rızık endişesiyle; dinden, takvâdan taviz vermeye kalkmak, rızkın Allah’tan olduğunu da bir yerde unutmak demektir.

Biz rızkı, fânîlerden değil, Rezzâk olan Rabbimiz’den isteriz.

Bazı anne-babalar;

“–Kızım kocasına muhtaç olmasın, meslek sahibi olsun, ekonomik hürriyeti olsun!” gibi lâkırdılarla kızlarını okutmaya çalışıyor. Bu yolda da maalesef tavizler veriliyor. Rızkı verenin Allah olduğunu unutmak ne büyük gaflettir.

Hâsılı;

İslâmî bir terbiye olması, kalbin vahiyle buluşması elzem.

Eğer kalp vahiyle buluşmazsa; kişi istediği kadar kitap okusun, hangi diplomaları alırsa alsın, netice olarak zâlimlerden oluyor.

Suriye, Gazze ve benzeri bütün zulüm sahnelerine bakın: Fâiller ve zâlimler, günümüzün el üstünde tutulan beşerî ve dünyevî tahsilinden geçmiştir. En çok rağbet gören fakültelerinden ve programlarından mezun olmuşlardır.

Bunların büyük çoğunluğu ya zulmün içindeler ya arkasındalar... Zâlime destekçi ve mazluma bîgâneler...

Çünkü;

Uhrevî tahsilden ve vahyin nûrundan mahrum, dünyevî menfaatlerin girdabına mahkûm bir eğitimin kendine göre kurduğu sistemler, insanlara saâdet yerine felâket getiriyor.

Kapitalizm ve liberalizm, servet sahiplerini;

“–Bırakınız geçsinler!” diyerek koruyor, mağdurlar için ise;

“–Altta kalanın canı çıksın!” diyor.

Bu anlayışın temelinde «sosyal darwinizm» var.

“–Güçlü, zengin ve muktedir olan yaşasın, hayatta kalsın; zayıflar, kimsesizler, çaresizler ölüp, elenip gitsin! Bu zaten tabiatın kanunudur (!)” anlayışı var.

Vahiyden mahrum dünyevî ve beşerî felsefelerin temelinde;

  • Irkçılık var,
  • Cinsî sapıklığa revaç veren hayâsızlık var.
  • Aileyi yıkan ihtilât ve açık-saçıklık var.
  • Dünyevîleşme var. Âhiretin unutturulması var.
  • Helâl ve haramın terk edilmesi var.

Bütün bunlar karşısında, bir anne-baba; evlâdının tahsilini, sadece dünyevî meslek, para-pul, makam-mevkî olarak ele alırsa; onun âhiretini, îmânını, ibâdetini ve namazını düşünmeden hareket ederse, çok büyük bir vebâl almış olur.

Gönülleri tahsil çağında vahiyle buluşturulmayan, Kur’ân ve ilmihâl eğitimi ihmâl edilen evlâtlar; mahşer günü anne-babalarından dâvâcı olacaklar.

Bu dünyada ciğerpâresi evlâdından ayrı düşmemek için çırpınan anne-babalar, orada;

“Ayrılın ey mücrimler!” hitâbı geldiğinde, en fecî ve ebedî ayrılığa dûçâr olacaklar. (Bkz. Yâsîn, 59)

Düşünülmelidir ki;

O arzu edilen meslekler ve makamlar da, ancak kalbi vahiyle buluşturabilenler için rahmet olur.

  • Kalbi vahiyle buluşturmadan verilen bir tıp tahsilinin sonunda; kürtaja, küçücük bebeklerin katledilmesine göz yuman kasap cerrahlar türer. Meselâ Suriye’yi kana bulayan bedbaht da bir doktordu!..
  • Kalbi vahiyle buluşturmadan verilen hukuk tahsilinin sonunda, gaddar ve cellât tipler meydana çıkar. Üstelik salâhiyet sahibi cellâtlar olur. Misaller çoğaltılabilir.

Hâlbuki;

Kalbi vahiyle buluşturarak verilen bir tıp tahsilinin sonunda; şifâ tevzî eden, merhamet ve şefkat dolu bir tabip yetişir.

Kalbi vahiyle buluşturarak verilen her türlü tahsil; dünyada da rahmete, hizmete, insanlığa faydaya ve ecre vesile olur.

EN KALICI TAHSİL

Asıl şu hakikat unutulmamalıdır ki;

Bütün dünyevî tahsiller bu dünyada kalacaktır. Bütün dereceler, diplomalar, uzmanlıklar, son nefeste sıfırlanacak, geriye sadece mârifetullah ve takvâ tahsili kalacaktır.

Şu hâdise bize ne kadar mühim bir ders veriyor:

  1. Sâmi Efendi Hazretleri; sohbetlerinde asıl ilmin, Allah Teâlâ’nın kudret ve azametini kalpte hissetmek olduğunu ifade ederler ve bu ilme sahip olmanın şerefini her vesileyle hatırlatırlardı.

Bir gün ziyaretine gelenlerden biri, hem Hazret’in duâsını almak hem de yeğenlerini tanıştırmak istemişti. Huzûruna girip el öperken;

“–Efendim! Bu delikanlılar Amerika’da okuyup mühendis oldular. Duâlarınızı istirhâm ederiz!” diyerek yeğenlerini takdim etti.

Sâmi Efendi Hazretleri ise mânidar bir tebessümle onlara;

“–Fakir de Dâru’l-Fünûn Hukuk mezunuyum. Fakat asıl tahsil, «mârifetullâh»ın tahsilidir!” buyurdu.

Rabbimiz, cümlemizi ve bilhassa evlâtlarımızı mârifetullah tahsilinde muvaffak eylesin.

Bizleri; incitmeyen, incinmeyen ve her dem âhireti tercih edebilen «kalb-i selîm» hakikatinden hisseyâb eylesin!..

Âmîn!..