Rızık Allah’tandır!
Ebedî Fecre
Yüzakı Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Eylül, Sayı: 259
RIZIK ENDİŞESİ
Medine’de bir kıtlık ve yokluk zamanıydı. Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hutbede iken, şehre bir kervan geldi. Kervanın çıngırak seslerini duyanlar, maalesef Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i hutbede bırakıp kervana koştular. Mescidde sadece 12 kişi kaldı. Bu hâdise üzerine şu âyet-i kerîme nâzil oldu:
“Onlar bir ticaret veya bir eğlence görünce hemen oraya akın edip, Sen’i hutbede ayakta bırakıverdiler. De ki:
«–Allâh’ın katındaki mükâfat, ticaretten de, eğlenceden de daha hayırlıdır!»
Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” (el-Cum‘a, 11)
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu hâdise üzerine şöyle buyurdu:
“Muhammed’in canı kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki; şayet hiç kimse kalmamak üzere hepsi çıkıp gitmiş olsalardı, Allah bu vâdiyi üzerlerine ateşle tutuştururdu.” (Ebû Yâlâ, Müsned, III, 435)
Yani insanların peşinde koştukları o malların, o eşyaların hepsi yanardı.
Tefekkür edelim:
O insanlar neden hutbenin bitmesini bekleyecek kadar sabretmediler de kervana koştular? Çünkü şeytan ve nefis şu telkinlerde bulundu:
–Kervandaki mallar yetmezse, önce giden kazanır. İhtiyaç fazla, belki mal az! Bir an önce yetişmeliyim!
Cenâb-ı Hak ise bu yersiz endişelere iki cevap verdi:
- Uhrevî rızıklar; yani Allah katındaki sevaplar, cennetteki lütuflar çok daha hayırlıdır. Dünya rızkının bir müddet daha gecikmesine sabredilir. Fakat ukbâdaki yokluk çok büyük bir hüsrandır. Kaldı ki;
- Dünyadaki rızkı da veren Allah’tır. Cenâb-ı Hak; kulunu imtihan etmek için, böyle yol ayrımlarına mecbur bırakır. «Kul dünyayı mı âhireti mi tercih edecek?» Bu husûsu ortaya çıkarmayı murâd eder.
Bu kıssadaki yaşanan vaziyet, dâimâ tekerrür ediyor:
Gaflet ehli; Kur’ân ve Sünnet’in kendisine hitâb eden emir ve yasaklarına ittibâ etmeyi bırakıp harama koşuyor, fâize koşuyor, gayr-i meşrû kazançlara koşuyor.
Gafil anne-babalar; rızık endişesine kapılıp çocuklarının uhrevî eğitimini ihmâl ediyor, onları kendi elleriyle sadece dünyasını düşünen, egoist, bencil, zâlim, iffetsiz ve hayâsız bir insan tipi yetiştiren dünyevî tahsilin kucağına teslim ediyor.
Hâlbuki bir îmân umdemiz:
RIZIK ALLÂH’A AİTTİR
Rahmân olan Allah; kulunu, rızık darlığıyla imtihan etse de, tamamen mahrum ve aç bırakmaz. Çünkü Allah Teâlâ, kullarının rızkını üzerine almıştır:
Rızık, kader programının ağırlık merkezini teşkil eder. Rızık; insanın ana karnında teşekkülü ile başlar, kader sicilindeki kayıtlara uygun olarak ecele kadar devam eder. Ecel, bir mânâda dünyaya ait rızkın sona erme noktasıdır.
Rızık, bütün mahlûkat için ezelde takdîr olunmuştur. Artmaz ve eksilmez. Sebeplere tevessül ise, rızka sebep olarak takdîr olunduğu kadar netice verir.
Dolayısıyla bütün mahlûkātın rızkı Allâh’a aittir. Âyet-i kerîmede buyurulur:
“Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allâh’ın üzerinedir.” (Hûd, 6)
“Nice canlı var ki, rızkını (biriktirip de yanında) taşımıyor. Onlara da size de rızık veren Allah’tır. O, her şeyi işitir ve bilir.” (el-Ankebût, 60)
Bu hakikate îmân eden bir mü’min, şeytanın korkutmalarına aldırış etmez. Meşrû işlerde çalışır, helâlinden kazanır, tembel olmaz, kul haklarına riâyet eder; Hak Teâlâ’nın kendisine takdir buyurduğu rızkı arar ve elde ettiğine kanaatkâr olur. İlâhî taksime râzı olur. Başkalarının rızkına haset etmez, harama ve gayr-i meşrû işlere tevessül etmez.
Rızık meselesinde şu husûsa dikkat etmek lâzımdır:
İnsan sadece ihtiyaç kadar rızka değil; fazla mal biriktirmeye, zenginliğe karşı ihtiraslıdır. Âyet-i kerîmelerde;
“Onun (insanın) mala, servete olan sevgisi çok şiddetlidir!” (el-Âdiyât, 8) buyurulmakta;
- Servet toplayıp onu sayıp duranlar zemmedilmekte; (Bkz. el-Hümeze, 2)
- Mal yığıp da infâk etmeyenlerin âhirette o biriktirdikleri altın ve gümüşlerle dağlanarak azâba uğrayacakları bildirilmektedir. (Bkz. et-Tevbe, 34-35)
İnsan; servete olan bu hırsından dolayı, rızkın bolluğunu ve darlığını da yanlış değerlendirir. Fecr Sûresi’nde Rabbimiz buyuruyor:
“İnsan var ya, Rabbi kendisini imtihan edip de ikramda bulunduğunda ve bol nimet verdiğinde (sevinerek);
«–Rabbim bana ikrâm etti.» der.
Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise (üzülerek);
«–Rabbim beni önemsemedi.» der.” (el-Fecr, 15-16)
Hâlbuki rızkın bolluğu da darlığı da ayrı bir imtihandır. Kul, Allâh’ın kendisine verdiği rızkın mânevî tarafını tefekkür etmelidir. Yani rızık husûsunu bir imtihan bilip, eğer rızkı bol ise; «ağniyâ-i şâkirîn»den, dar ise; «fukarâ-i sâbirîn»den olmaya gayret etmelidir.
Allah Teâlâ’nın kuluna;
“–Çok para kazan! Zengin ol!” diye bir emri yoktur. Cenâb-ı Hak, kullarına kazanç mevzuunda iki husûsu emretmektedir:
- Helâlinden kazan!..
- İncitmeden infâk et!..
İnsanoğlu saâdet ve afiyet ister. Bunun vesilesinin de servet olduğunu zanneder. Hâlbuki kazanç, haram ve şüpheli ise, orada mânevî bir huzur ve bereket olmaz.
Para, sadece kazanılacak bir imkân değildir; mühim bir kulluk imtihanıdır. Hesabı verilecek bir emânettir. Zira mülk Allâh’a aittir.
Çünkü;
Rızkın iki yönü vardır:
- Birincisi maddî yönüdür. Vücuda gıdâ ve kuvvettir.
- İkincisi mânevî yönüdür. Rûha ve kalbe gıdâdır. Helâl ise müsbet, haram ve şüpheli ise menfî kuvvettir.
Eğer rızık haram ve şüpheliden gelmişse, kalbe hantallık verir. Huşûu yok eder. Bereket ve huzuru ortadan kaldırır.
Hazret-i Mevlânâ buyurur:
“Bu seher benden ilham kesildi. Anladım ki vücuduma şüpheli birkaç lokma girdi. Bilgi de hikmet de helâl lokmadan doğar. Aşk da merhamet de helâl lokmanın mahsûlüdür. Eğer bir lokmadan gaflet meydana gelirse, bil ki o lokma şüpheli veya haramdır.”
Bir gün Süfyân-ı Sevrî -rahmetullâhi aleyh-’in yanına gelen bir kimse ona şöyle sorar:
“–Efendim! Namazı birinci safta kılmanın fazîletini anlatır mısınız?”
Hazret, bu sual üzerine helâl lokmaya dikkat çekerek ona şu cevabı verir:
“–Kardeşim! Sen ekmeğini nereden kazanıyorsun, ona bak! Gerçi ön safta namaz kılmanın fazîleti daha çoktur. Lâkin kazancın helâl olduktan sonra, hangi safta dilersen orada namazını kıl; bu hususta sana güçlük yoktur.”
Hak dostları, rızkın helâlliğine çok büyük titizlik göstermişlerdir.
CEHENNEME LÂYIK!..
Bir gün Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh-, bir hizmetçisinin getirdiği yemeği yedi. Ancak hemen akabinde öğrendi ki; o kişi, getirdiği yiyeceği, geçmişte yaptığı bir kehânetin karşılığında almış. Derhâl hiç tereddüt etmeden parmağını boğazına attı, bütün meşakkat ve eziyetine rağmen yediklerini çıkardı. Kendisine;
“–Bir lokma için bu kadar eziyete değer miydi?” diyenlere de şu cevabı verdi:
“–Canımın çıkacağını bilseydim, yine o lokmayı çıkarırdım. Çünkü Peygamber Efendimiz’in şöyle buyurduğunu işittim:
«Haramla beslenen vücuda cehennem daha lâyıktır»” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 26) Bu hâdise üzerine Cenâb-ı Hak, Hazret-i Ebûbekir ve onun gibi, bu güzel haslete sahip kimseleri methederek;
“Her kim Rabbinin makamında durup hesap vermekten korkar da nefsini hevâ ve heveslerden alıkoyarsa, şüphesiz onun varacağı yer cennettir.” meâlindeki âyetleri inzal buyurdu. (en-Nâziât, 40-41; Kurtubî, XIX, 135)
Bu hassâsiyeti, kerâhetlere ve şüpheli kazançlara da teşmil etmek lâzımdır. Hadîs-i şerifte;
“...Kim şüpheli olduğunu sezdiği bir şeyi terk ederse, haramlığı belli olan şeyi daha çok terk eder. Kim de şüphelendiği şeyi yapmada cüretkâr olursa, haramlığı açık olan şeye düşmesi daha kolaydır.” buyurulmuştur. (Buhârî, Büyû, 2)
Bu hassâsiyetin müstesnâ bir misâlinin, Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretleri ile mânevî mürşidi Hızır -aleyhisselâm- arasında geçtiği rivâyet olunmaktadır.
Hızır -aleyhisselâm-, Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretleri’nin ikrâm ettiği yemeği yememiş ve sofradan çekilmişti. Hazret, hayret içinde sordu:
“−Bunlar helâl lokmalardır. Niçin yemiyorsunuz?”
Hızır -aleyhisselâm- ise şu cevabı verdi:
“−Evet, helâl lokmalardır; lâkin pişiren, öfke ve gafletle pişirmiştir.”
Bu hususta sayısız misaller vardır.
- İmâm-ı Âzam sattığı kumaşın fiyatını bilmeyen ve bu sebeple ucuza satan bir kadına, gerçek fiyatını ödemiştir. Ortağı, bir malın kusurunu söylemeyi unutarak satmıştı. Müşteriyi de bulamayınca; Ebû Hanîfe Hazretleri, o kazancı tamamen tasadduk etti.
- Ocağında nereden geldiği belli olmayan bir odun parçası yakıldı diye, Şâh-ı Nakşibend Hazretleri bir yemekten yememiştir.
- Ashâb-ı Kehf, mağarada uyandıklarında bir arkadaşlarını kendilerine gıdâ almaya gönderirler ve ona şu tembihte bulunurlar:
“(O gönderdiğiniz kişi) baksın, (şehrin) hangi yiyeceği (maddî-mânevî açıdan) daha temiz ise size ondan erzak getirsin.” (el-Kehf, 19)
- Bu helâl lokma hassâsiyetinin muhteşem bir misâli, Rebî Molla’dır. Sütünü sağdığı hayvanları, komşusunun bostanından bir miktar yedi diye, o gıdânın vücutlarında kaldığı tahavvülât müddetince, hayvanların sütünü bostan sahibine götürmüş, bu hassas ve samimî davranış, o ecnebî komşunun müslüman olmasına vesile olmuştur.
Rızkın helâlliği mevzuu, sadece zâhirî haramlardan ibaret değildir. Yani hınzır eti, şarap ve benzeri şeylerden kaçınmaktan ibaret değildir. Bir müslüman helâl ve tayyib / temiz rızık arayışında, kazancını birçok yönden murâkabe etmelidir:
Memur, işçi, imam, öğretmen vs. çalışanlar, mesailerine riâyet ve ihtimam göstermelidir. Çünkü aldıkları maaş, mesailerinin karşılığıdır. Vazifeye gitmemek veya gitse de çalışmamak şeklinde gevşeklik gösterirlerse, maaşlarının helâlliği zedelenir. Hasta olmadığı hâlde rapor alıp vazifesine gitmemek gibi yanlışlar da bu cümledendir.
Ticarette birçok riâyet ölçüsü vardır:
- Sattığı malın kusurunu gizlemek,
- Gabin (güveni istismâr ederek kandırmak),
- Garar (çeşitli yollarla haksız kazanç elde etmek),
- Ölçüde, tartıda hile yapmak,
- İmkânı olduğu hâlde borcunu zamanında ödememek,
- Yalan yanlış yeminler ederek, müşteriyi tesir altında bırakmak gibi davranışlar kazancı kirletir.
Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in, Medîne-i Münevvere’yi teşrif ettikten sonra ilk yaptıkları işlerden biri müslümanların çarşısını yahudilerin pazarından ayırmak olmuştur. Böylece onların ticaret ahlâkından, müslümanlara bir in‘ikâs olmamasını arzu etmiştir. Zira mikroplar nasıl bulaşıcı ise, hâl de sârîdir.
Peygamberimiz müslümanların çarşısını tanzim ve teftiş etmiştir. Bu teftişlerden birinde;
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- önündeki buğday yığınının içine elini daldırdı ve ıslak olduğunu hissedince;
“–Nedir bu?” diye sordu.
Adam;
“–Yağmur ıslattı, ey Allâh’ın Rasûlü!” dedi.
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;
“–Bu ıslak kısmı üstte bırakıp herkesin görmesini sağlayamaz mıydın? Aldatan benden değildir.” buyurdu. (Müslim, Îmân, 164)
Ticaret ehlinin dikkat etmesi gereken bir husus da şu âyet-i kerîmenin emrine riâyet etmektir:
GÜNAHA YARDIMCI OLMA!..
“...Günahta ve düşmanlıkta yardımlaşmayın!..” (el-Mâide, 2)
Eğer bir müslüman, dükkânını; orada Allâh’ın yasakladığı bir fiili işleyecek, işletecek bir kişi yahut firmaya kiralarsa, günaha yardım etmenin vebâliyle karşı karşıya kalır.
Giyilmesi câiz olmayan elbiseleri satmak da böyledir. Her türlü harama ve günaha aracılık etmek de böyledir.
Haram ve şüpheli kazanç husûsunda nefsin bir oyunu da;
“–Önce gayr-i meşrû yollardan kazanalım, sonra bir kısmını infâk eder, vebâlinden kurtuluruz, malı temizleriz...” şeklindeki bâtıl telkinidir.
Hâlbuki, haramdan kazanılan paradan hayır-hasenat yapılmaz. Allah ancak temiz olanı kabul eder.
“Kim bu Beyt’i, haram kazançtan elde ettiği parayla ziyaret ederse Allâh’a itaatten çıkmış olur. Böyle bir insan hacca niyet eder, ihrâma bürünerek bineğinin üzengisine ayağını basıp devesini hareket ettirdikten sonra;
«Lebbeyk Allâhümme lebbeyk!» derse, semâdan bir münâdî şöyle seslenir:
«Sana ne lebbeyk ne de sa‘deyk! (Sen huzurdan retsin) Çünkü senin kazancın haram, azığın haram, bineğin haramdır. Hiçbir sevap almadan günahkâr olarak dön! Hoşlanmayacağın şeyle karşılaşacağından dolayı da kahrol!»” (Heysemî, III, 209-210)
Dolayısıyla; bir kul hakkı çiğnenmişse, hak sahibine teslim edilmesi ve ondan helâllik alınması gerekir. Kişi bulunamıyorsa, o kazancı tasadduk edip bol bol istiğfâr etmek gerekir. Hattâ ilâve tasadduklarla, âhirette affı için gayret sergilemek îcâb eder.
İnsanın bilgisi olmadan kazanca karışmış olabilecek mahzurlar için de Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Ey tâcirler topluluğu! Şüphesiz şeytan ve günah alışverişe karışır. (Vâkî olan yemin, lüzumsuz sözler vesâire için keffâret olmak üzere) ticaretinizi sadaka ile karıştırınız (temizleyiniz)!
Tüccarlar kıyâmet günü fâcirler (günahkârlar) olarak diriltileceklerdir. Ancak Allâh’a karşı takvâ sahibi olanlarla, iyilik, dürüstlük ve doğrulukta bulunanlar müstesnâ...” (Tirmizî, Büyû, 4)
Bir kimse kazancının helâliyet durumunu görmek istiyorsa, o parayı nasıl harcadığına bakmalıdır. Parasının gittiği yerler, âdetâ onun kazancının röntgeni gibidir.
İnsanlar, paralarını kullanmakta iradenin kendilerinde olduğunu zannederler. Hâlbuki, irade paradadır:
- Eğer kazanç, haram ve şüpheli yerlerden geliyorsa; israfa, lükse, fısk u fücûra doğru sarf edilir.
- Eğer kazanç, helâl ise bu kişi infâk ehli olur. Kazancını cömertçe hayır-hasenâta sarf eder.
- Eğer kazanç, karışık ise, gittiği yer de karışık olur.
Gıdâ mevzuunda, hassâsiyet sahibi olmak lâzımdır.
KUL HAKKINDA İNCELİK
Komşu haklarının neler olduğundan bahsedilen bir hadîs-i şerifte şöyle buyurulmaktadır:
“...Komşunun haklarından biri, tencerenin kokusuyla onu rahatsız etmemendir!” (Beyhakî, Şuab, VII, 83; Kurtubî, V, 120-123)
Maalesef bugün evlerin balkonlarında, umûma açık park yerlerinde ızgaralar yapılarak et ve kebap kokuları etrafa yayılmaktadır. Bu düşüncesizlik ve kul hakkı sebebiyle, o gıdâlar yiyenlere de şifâ olmamaktadır.
Gıdâ satan yerlerin de, sattıkları leziz yiyecekleri, mahrumların nazarlarını incitmemek için, bir perdeyle örtmeleri lâzımdır. Edebi baş tâcı eden medeniyetimizde bu husûsa çok riâyet edilirdi.
Diğer taraftan maalesef günümüzde evlerde âdetâ yemek pişirilmez oldu. Kuryelerle evlere dışarıdan yemekler taşınıyor. Bu yemekleri ısmarlayanlar, bir tefekkür etmeliler:
Bu yemekleri pişirenler;
- Maddî ve mânevî temizlik bakımından ne durumdadır?
- Onların kalp âlemleri, mânevî hâlleri hangi vaziyettedir?
Zira gıdâda, mânevî bir tesir vardır. Gözle görülmeyen radyasyon ışınları gibi, gıdânın menşeindeki haram ve şüphe, yemeği hazırlayan kişilerin gönül dünyaları, gıdâya tesir eder.
- Yemeği pişirenler, duâlarla, besmelelerle pişiriyorlarsa; feyiz ve rûhâniyet verir.
- Fakat kalbî dünyaları karanlıksa, bu da hazırladığı gıdâyı yiyenlere o karanlıktan in‘ikâs olur.
Bu sebeple;
İbâdet hayatında bir hantallık meydana gelen, huşûu kaybeden, ibâdetin lezzetini alamayan bir müslüman, gıdâsını kontrol etmelidir.
Bahâeddin Nakşibend Hazretleri’nin bir talebesi bir defasında mânevî hâllerinin kaybolduğundan şikâyet etti. Hazret, talebesine;
“–Yediğin lokmaların helâlden olup olmadığını iyi araştır!” buyurdu.
Talebe gidip araştırdığında, yemeği pişirdiği ocakta helâl olup olmadığı şüpheli bir parça odun yaktığını anladı ve hemen tevbe etti.
Rızık endişesinin kazançla alâkalı kısmından bu hususları hulâsa ettik. Rızık endişesinin evlâtların tahsilinde de ehemmiyetli bir tesiri vardır.
EVLÂTLARIN RIZKI
Rızkın Allah’tan olduğunu unutmak; gafil anne-babalara, dünyevî istikbâli ve kazancı parlak görünen bazı menfî tahsilleri câzibeli gösteriyor.
Bazı anne-babalar;
“–Oğlum menfî yerlerde nasıl olsa kendini korur. Yeter ki o makamı elde etsin!”
“–Kızım kocasına muhtaç olmasın, meslek sahibi olsun, ekonomik hürriyeti olsun!” gibi lâkırdılarla maalesef tavizler veriyor. Rızkı verenin Allah olduğunu unutmak ne büyük gaflettir.
Bu son iki asrın bir problemidir:
1839 yani Tanzîmat’tan itibaren Osmanlı’nın önde gelen aileleri, evlâtlarını; Paris’e, Viyana’ya gönderdiler. Maksatları, batının -sözde- terakkîlerini almaları, ilerlemeleri idi. Yani batıya ve dünyevî kazançlarına hayran olarak evlâtlarını oraya gönderdiler.
O evlâtlar orada helâl lokmadan mahrum kaldılar. Ezandan mahrum yetiştiler. Döndüklerinde, üzerlerinde Osmanlı kıyafeti olsa da, gönül dünyası olarak Fransız gibi olmuşlardı.
Sonra Paris’in yerini Almanya, İngiltere şehirleri aldı. Sonra Amerika şehirlerine gitme hevesi devam etti.
Şimdi duyuyoruz, din ve mâneviyat bakımından daha da beter bir coğrafyaya; Japonya’ya, Kore’ye, Çin’e gidenler var. Hâlbuki bu bölgeler; Hinduizm, Budizm, Şintoizm gibi bâtıl dinlerin ve ateizm-deizm gibi inkârcılığın yaygın olduğu yerler. En büyük felâket de, giden talebenin oradan aldığı menfî tesirlerdir, in‘ikâslardır.
Hepsi dünyevî birtakım boş hevesler için...
Şu anda iktisâdî olarak istikbal va‘dediyor diye, gafil kişiler; oraya giderek, aşağılık duygusunu bastırmaya çalışıyor.
Hâlbuki;
Rızkı veren Allah’tır. Elbette kul, dünyası için de âhireti için de çalışır. Fakat bu çalışmasında ilâhî tâlimatlara riâyet eder. Haramlardan ve günahlardan uzak durur.
Rızık endişesiyle; dinden, takvâdan taviz vermeye kalkmak, rızkın Allah’tan olduğunu da bir yerde unutmak demektir.
Biz rızkı, fânîlerden değil, Rezzâk olan Rabbimiz’den isteriz.
Evet, evlâtlarımız çeşitli mesleklere sahip olacaklar. Nasiplerinde varsa birtakım makamlara gelecekler. Fakat bu yolda; uhrevî, dînî bir tahsil alabilirlerse, kalplerini vahiyle buluşturabilirlerse, ancak bu şartla o meslekler, o makamlar onlar için rahmet ve huzur vesilesi olur.
Aksi takdirde;
Dînî, uhrevî tahsilden mahrum, kalplerini vahiyle buluşturmadan, sırf dünyevî bir tahsille o meslekleri elde ederlerse, o makamlara gelirlerse; -Allah korusun- zâlim olurlar, bencil olurlar, egoist olurlar. Müslümanların feryatlarına bîgâne kalırlar.
İnsanın önünde iki hayat, iki istikbal var:
- Metrajı bilinmeyen bir mezura gibi olan en fazla 80-90 yıllık bir dünya hayatı...
- Ebedî âhiret hayatı...
Dünyadaki bütün tahsiller, bütün makamlar, mevkiler, uzmanlıklar, apoletler, servetler ve şöhretler, dünya hayatının sona ermesiyle bitip gidecek.
Îman, takvâ ve kulluk ise, ebedî âlemde bizim yegâne rızkımız olacak. Karanlıkları aydınlatan ve yol almamızı sağlayan nûrumuz olacak.
Öyleyse;
Fânîye ne kadar? Sonsuz olana ne kadar?
Rızık da böyle bir sırra sahip...
Rızık sadece maddî, dünyevî ve cismânî rızıktan ibaret değildir. Îman, ilim, huşû, takvâ, hüsn-i hâtime gibi mânevî ikramlar da bir rızıktır. Bizler; kendimizin ve evlâtlarımızın mânevî rızkına daha fazla teksif olmalıyız.
Bir de;
Onların kimlerle arkadaşlık ettiklerine, tahsil, iş ve benzeri içtimâî hayatlarında kimlerle beraber olduklarına dikkat etmeliyiz. Evimizi; müttakî bir çevreden, camilere yakın muhitlerden seçmeliyiz. Evlâtlarımızı, sâlih / sâliha arkadaşlar temin edebilecekleri mekteplere göndermeliyiz.
Çünkü;
İnsana en çok tesir eden iki husus:
- Gıdâ ve
- Beraber olduğu kişidir, arkadaş ve çevresidir.
Cenâb-ı Hak, bizlere maddî ve mânevî en temiz rızıkları nasîb eylesin. Bizleri haram ve kirli gıdâlardan ve şüpheli kazançlardan muhafaza buyursun. Bizleri bilhassa tükenmez kanaat hazinesiyle rızıklandırsın.
Âmîn!..