İkrâm Etmenin Fazîleti ve İncelikleri
Kıssalardan Hisseler
Yüzakı Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Eylül, Sayı: 259
GERÇEK MEDENİYET
İnsanlık tarihinde; adına medeniyet denilen birçok sistemler, ideolojiler ve dünya görüşleri gelip geçmiştir ki, her biri insanların fânî ve nâkıs akıllarının mahsûlüdür. Bunların her biri, arkasında birer insanlık enkazı bırakmıştır. Hiçbiri insanlığa saâdet getirememiştir.
İslâm medeniyeti ise en muhteşem, yegâne hakikî medeniyettir.
İslâm; sırf gönül dünyamızda yaşayacağımız rûhânî bir inanç sisteminden ibaret değildir, bilâkis ömrün her safhasını tanzim eden bir hayat nizâmıdır. Muhteşem bir medeniyettir.
Bu medeniyetin;
- Sahibi Cenâb-ı Hak’tır.
- Muallimi peygamberlerdir, son olarak da Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’dir.
- Kitabı ve ana kanunu vahy-i ilâhîdir, Kur’ân-ı Kerim’dir.
- Talebesi, bütün ümmet-i Muhammed’dir.
Bu medeniyet;
‣Adâlet ve hakkāniyet medeniyetidir.
‣Hukuk ve hakkı dünyaya tevzî etme medeniyettir.
‣Kendisini dünyanın akışından mes’ul görmenin medeniyetidir.
‣Güzel ahlâk medeniyetidir.
‣İbâdet medeniyetidir.
‣Fazîletli insan yetiştirmek medeniyetidir.
Bu medeniyetin tahsili ise; Cenâb-ı Hakk’a kul olmak ve mârifetullah, yani Cenâb-ı Hakk’ı kalpte tanıyabilmektir.
Bütün makamlar, mevkiler ve fânî apoletler, son nefeste son bulacak. Allâh’a olan kulluk karnemiz nasıl ise ebediyette onunla devam edilecek.
Bu hayat nizâmı, yani İslâm kültürü;
‣İnsanı katı kalplilikten kurtarıp merhamet ve şefkat âbidesi hâline getirir,
‣Cehâletten kurtarıp ebedî saâdet bilgisi ile donatır,
‣Bencillikten kurtarıp diğergâm kılar.
İslâm medeniyetin yetiştirdiği fazîletli insanın en mühim fârikalarından biri de, müstesnâ bir kardeşliğin fedâkârlıklarla yaşatılmasıdır.
ARŞ’IN GÖLGESİNDE
Hadîs-i şerifte; başka hiçbir gölgenin olmadığı mahşer yerinde, Arş’ın gölgesinde gölgelendirilecek yedi zümreden birinin de;
- Birbirlerini Allah için seven, bir araya gelişleri ve ayrılışları bu muhabbetle gerçekleşen iki mü’min olduğu bildirilmiştir. (Bkz. Buhârî, Ezân, 36)
Tarihimiz bu kardeşlik yolunda sergilenen büyük fedâkârlıklarla doludur. Birkaç misal:
Sahâbe-i kiramdan Ubeydullah bin Abbas -radıyallâhu anhümâ- bir sefere çıkmıştı. Yanında âzâd etmiş olduğu hizmetçisi vardı. Yolda bir bedevînin evini gördüler.
Ubeydullah -radıyallâhu anh- hizmetçisine;
“–Şu eve gitsek nasıl olur? Oraya misafir olur, geceyi de orada geçiririz.” dedi. Gittiler. Ubeydullah Hazretleri; sîreti sûretine akseden, yani gönlünün güzelliği yüzüne yansıyan biriydi.
Bedevî onu görünce çok sevindi. Hanımına;
“–Bugün bize çok şerefli bir kişi misafir geldi.” dedi.
Bedevî onları ağırladı ve hanımına;
“–Misafirlerin için akşam yemeği var mı?” dedi.
Hanımı;
“–Yok, sadece sütü sebebiyle küçük kızının hayat kaynağı olan şu koyun var.” dedi.
“–Onu kesmemiz lâzım.”
“–Kızını öldürecek misin?”
“–Velev kızımız ölecek bile olsa, koyunu kesmemiz lâzım!”
Sonra bedevî koyunu ve bıçağı alıp şu mânâya gelen bir şiir söylemeye başladı:
“Ey komşularım, kızımı uyandırmayın!
Eğer onu uyandırırsanız hıçkırıklarla ağlar ve bıçağı elimden çekip alır.”
Sonra koyunu kesti, etiyle yemek hazırlayıp Ubeydullah Hazretleri’yle hizmetçisine ikrâm etti. Ubeydullah -radıyallâhu anh- bedevînin hanımına söylediklerine ve aralarında geçen konuşmaya kulak misafiri olmuştu. Sabaha çıktığında hizmetçisine;
“–Yanında para var mı?” diye sordu.
O da;
“–Evet, yol masraflarımızdan geriye kalan beş yüz dinar var.” dedi.
Ubeydullah -radıyallâhu anh-;
“–Onu bedevîye ver.” dedi.
Hizmetçi;
“–Sübhânallah! Ona beş yüz dinar mı veriyorsun?!. Hâlbuki o senin için beş dirhemlik bir koyun kesti.” deyince, Ubeydullah bin Abbas -radıyallâhu anhümâ- şu karşılığı verdi:
“–Yazıklar olsun sana! Vallâhi o bizden daha cömerttir. Biz ona sahip olduğumuz malın bir kısmını verdik, o ise bize malının tamamını cömertçe harcadı. Bizi kendi tatlı canına ve çocuğuna tercih etti, büyük bir îsârda bulundu.” (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, Beyrut 1417, 3/543)
KİM DAHA CÖMERT?
Sahâbe-i kiramdan Abdullah bin Câfer -radıyallâhu anhümâ- bir seyahatinde akrabalarından birinin bahçesinde siyâhî bir köle gördü. Kölenin elinde bir somun ekmek vardı; bir lokma kendisi yiyor, bir lokma da önündeki köpeğe atıyordu. Abdullah bin Câfer bu davranışı görünce takdir etti. Bahçenin ve kendisinin kime ait olduğunu kendisine sorup öğrendikten sonra dedi ki:
“–Sende şaşılacak bir durum gördüm; bir lokma kendin yiyor, bir lokmayı da köpeğe atıyorsun?!.”
Köle;
“–Ben Hakk’ın nazarı altında iken ve karnı aç bana bakan gözler varken kendi nefsimi ona tercih etmekten hayâ ederim.” karşılığını verdi.
Bu misal, Hâlık’ın nazarıyla mahlûkāta bakış tarzının mücessem bir hâlidir ki, ancak kalbin dergâh hâline gelebilmesine bağlıdır.
Bunun üzerine Abdullah bin Câfer -radıyallâhu anhümâ-, Medine’ye döndü; hem çiftliği hem de köleyi satın aldı. Sonra tekrar geri gelip kölenin yanına vardı ve aralarında şu konuşma geçti:
“–Ey hizmetkâr! Seni Mus‘ab’dan satın aldım.”
“–Allah beni senin için uğurlu ve bereketli kılsın.”
“–Bu çiftliği de satın aldım.”
“–Allah sana bunun hayrını tamamlasın.”
“–Seni de Allah rızâsı için âzâd ettiğime şâhitlik ederim.”
“–Allah mükâfâtını en güzel şekilde versin.”
“–Ve Allâh’ı şâhit tutarım ki bu çiftlik benden sana bir hediyedir.”
“–Allah seni en güzeliyle ödüllendirsin.” dedi.
Ardından köle şöyle dedi:
“–Ben de Allâh’ı ve seni şâhit tutarım ki; bu çiftlik, benden fakirlere vakıftır!”
Kutbu’s-Sehâ / Cömertliğin kutbu diye anılan Abdullah Hazretleri dönünce şöyle dedi:
“–Köle bizden daha cömertmiş.” (Zehebî, Siyeru A‘lâmi’n-Nübelâ, XIII, 363)
Bu muhteşem misal, emsalsiz örnek şahsiyet olan -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den sahâbe-i kirâma yansıyan müstesnâ bir tezâhürdür.
Bir tefekkür edelim:
Bu köle, hangi üniversitede kariyer yaptı? Hangi fakültede doktora yaptı?
Bu muhteşem fedâkârlıkları sergileyen şahsiyetler, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in rahle-i tedrîsinde yetiştiler. Cenâb-ı Hak; insana insanlığını tescil ettirmesi için, müstesnâ bir muallim, mükemmel bir mürebbî olarak Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i gönderdi.
İşte Allah Rasûlü’nün rahle-i tedrîsinde yetişen İslâm toplumunun cömertlik ve îsar yarışı bu kıvamdaydı!.. Çünkü Peygamber Efendimiz’den cömertlik ve ikrâmı böyle görmüşler ve O’na bir gölgenin gövdeye olan sadâkati gibi ittibâ etmişlerdi.
DÂİMÂ İKRAM
Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in mübârek hânesine, ganîmetlerin beşte biri ve hediyeler gelirdi. Fakat O -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu gelenleri kendisine hiç almazdı. Tamamen; toplumda yalnız, kimsesiz ve muhtaç kimselere dağıtırdı.
Çünkü o ümmeti muzdarip iken asla rahat edemezdi. Fakirlerin doymasıyla âdetâ kendi açlığını unutur, mânen huzura kavuşurdu.
Âişe Vâlidemiz şöyle naklediyor:
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in aile efrâdı; Medine’ye geldiği günden vefât ettiği güne kadar, üç gün arka arkaya buğday ekmeğiyle karnını doyurmadı.” (Müslim, Zühd, 20)
“Dilesek doyabilirdik. Fakat Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kendinden ferâgat ederek, yani mü’min kardeşini kendine tercih ederek îsâr ederdi.” (Beyhakî, Şuab, III/62 [1396])
İşte bu gönül ufkunun tarifi:
“−İnfak nedir?” diye sorulduğunda, Muhammed Hakîm-i Tirmizî Hazretleri şu cevabı vermiştir:
“−İnfak, başkasını sevindirmekle huzur bulmaktır...”
İkrâm etmek, bilhassa yemek ikrâm etmek, peygamberlerin aziz bir sünnetidir.
İbrahim -aleyhisselâm-’ın fârik vasıflarından biri misafirperverliği idi. Gelip geçen herkesi yedirir-içirirdi. Bu yüzden de ünvânı; «Ebu’l-Edyâf: Misafirler babası» idi. (İbn-i Sa‘d, Tabakât, I, 47)
Hazret-i İbrahim; yemeği yalnız yemez, mutlaka misafir ile beraber yerdi. Misafir gelmediği günler yollara çıkar, misafir arar ve yoldan geçen misafirleri ikrâm etmek üzere evine getirirdi.
Ahmed bin Hanbel -rahmetullâhi aleyh- ne güzel buyurur:
“Yemeği;
- Din kardeşleriyle sürûr içinde;
- Fakirlerle, ikram ve cömertlikle;
- Diğer insanlarla da mürüvvet içinde yemek lâzımdır.”
İkrâm etmek, aynı zamanda tebliğ ve davetin de bir usûlüdür. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, tebliğe başladığında akrabalarına yemek ikrâm etmişti.
Bedir esirleri, ashâbın yanında kaldı. Her aile, Peygamberimizin; «Esirlere güzel muâmele edin!» tembihatı sebebiyle, kıymetli yiyeceklerini onlara ikrâm eder, kendileri hurma ile iktifâ ederlerdi. Onların birçoğu bu fedâkârlık ve güzel ikramlar neticesinde İslâm’a ısındılar.
Mekke fethinden sonra da Medine’ye heyetler gelirdi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, o misafirleri muhâcir ve ensârın evlerine birer ikişer tevzî ederdi. Böylece onlar İslâmî ahlâk ve yaşayışı ashâb-ı kiramdan öğrenirlerdi.
Fahr-i Kâinât Efendimiz, risâletten önce de çok cömertti ve ikrâm ehliydi. Vahiyle ilk defa muhatap olduğunda kıymetli zevcesine;
“–Yâ Hatice! Bana kim inanır?” dediği zaman, o mübârek zevce, Peygamber Efendimiz’e;
“–Asla korkma! Vallâhi Allah Teâlâ Sen’i hiçbir zaman utandırmaz.” diyerek güzel ahlâkını bir bir zikretmişti. Onlardan biri; pek geniş cömertliği, ikram ve ihsânı idi:
“Sen fakire ihsanda bulunur, hiç kimsenin veremeyeceği kadar verirsin. Misafire ikrâm edersin.” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy,1)
Peygamberlik vazifesinden sonra her hâli, ümmete maddî ve mânevî ikrâm etmek oldu. O’nun gösterdiği birçok mûcize dahî, ümmetinin açlığına ve susuzluğuna dayanamayıp ikrâm etmesidir.
HENDEK GÜNÜ
Câbir -radıyallâhu anh-, hendeğin kazıldığı zorlu günlerde Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i açlıktan karnı içine çökmüş bir vaziyette gördü. Evde ailesine bir miktar yemek pişirtti. Sonra da Efendimiz’i hânesine davet etti.
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu davete tek başına icâbet etmedi. Bütün cemaatini toplayarak gitti. Evvelâ ashâbına ikrâm etti, onları güzelce doyurdu, ancak ondan sonra gönül huzuruyla kendi açlığını giderdi.
Bir başka ikram hâtırasını Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
“Kendisinden başka ilâh bulunmayan Allâh’a yemin ederim ki; ben bazen açlıktan karnımı yere dayar, bazen de mideme taş bağlardım.
Bir gün sahâbîlerin geçtikleri yol üzerine oturmuştum. Hazret-i Ebûbekir uğradı. «Belki beni doyurur» düşüncesi ile kendisine Allâh’ın kitâbından bir âyet sordum. Cevap verdikten sonra geçip gitti, bir şey yapmadı.
Sonra Hazret-i Ömer geldi. «Belki beni doyurur» düşüncesi ile ona da Allâh’ın kitâbından bir âyet sordum. O da cevap verdikten sonra geçip gitti, bir şey yapmadı.
Daha sonra Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- benim yanımdan geçti ve beni görünce tebessüm etti. Kalbimden geçeni yüzümden anlayarak;
«–Ebû Hüreyre!» dedi. Ben de;
«–Buyurunuz, yâ Rasûlâllah!» dedim. Rasûl-i Ekrem Efendimiz;
«–Beni takip et.» buyurdu ve yoluna devam etti. Ben de peşinden yürüdüm. Hazret-i Peygamber evine girdi. Ben de girmek için izin istedim; izin verilince içeri girdim. Bir kap içinde süt buldu ve;
«–Bu süt nereden geldi?» diye sordu.
«–Falan şahıs onu Siz’e hediye etti.» dediler. Bunun üzerine Allah Rasûlü;
«–Ebû Hüreyre!» diye seslendi. Ben;
«–Buyurunuz, yâ Rasûlâllah!» dedim.
«–Suffe ehline git, onları bana çağır.» buyurdu.
Suffe ehli, İslâm misafirleri idi. Onların ne sığınacak aileleri ne malları ne de bir kimseleri vardı. Hazret-i Peygamber; kendisine bir sadaka geldiğinde onlara gönderir, kendisi ondan hiçbir şey almazdı. Şayet gelen bir hediye ise; onlara da gönderir, kendisi de ondan bir parça alır ve böylece gelen hediyeyi onlarla paylaşırdı.
Allah Rasûlü’nün suffe ehlini davet etmesi hoşuma gitmedi. Kendi kendime; «Bu süt, suffe ehli arasında kime yetecek ki! O sütü içerek kuvvetlenmek, herkesten çok benim hakkım. Oysa onlar geldiğinde Rasûlullah bana emreder, ben de onlara veririm; belki de o sütten bana kalmaz. Fakat Allah ve Rasûlü’nün emrine itaat etmemek de olmaz.» dedim.
Neticede onlara gittim ve kendilerini davet ettim. Onlar bu davete icâbet ederek içeri girmek için izin istediler. Kendilerine izin verildi, onlar da evde yerlerini aldılar. Hazret-i Peygamber;
«–Ebû Hüreyre!» diye seslendi. Ben;
«–Buyurunuz, yâ Rasûlâllah!» dedim.
«–(Sütü) al, onlara ikrâm et!» buyurdu. Ben de süt kabını aldım, sırayla herkese ikrâm etmeye başladım. Verdiğim kişi kanıncaya kadar içiyor, sonra kabı geri veriyor, ben bir başkasına veriyordum, o da kanıncaya kadar içiyor sonra geri veriyordu. En sonunda kabı Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e verdim. Topluluğun hepsi süte kanmışlardı. Rasûlullah kabı alıp elinde tuttu ve bana bakıp tebessüm etti. Sonra;
«–Ebû Hüreyre!» dedi.
«–Buyurunuz, yâ Rasûlâllah!» dedim.
«–Bir ben kaldım, bir de sen.» buyurdu. Ben;
«–Doğru söylediniz, yâ Rasûlâllah!» dedim.
«–Otur da iç!» buyurdular. Ben de oturdum ve içtim. Sonra yine;
«–Otur, iç!» buyurdu. Yine oturdum ve içtim. Rasûl-i Ekrem Efendimiz durmadan;
«–İç, iç!» buyuruyordu. Sonunda ben;
«–Hayır, Sen’i hak peygamber olarak gönderen Allâh’a yemin ederim ki, artık içecek yerim kalmadı.» dedim.
«–Bana ver!» buyurdu. Kabı Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e verdim; Allah Teâlâ’ya hamdetti, besmele çekti ve kalan sütü kendisi içti.” (Buhârî, Rikāk, 17)
Bu hâdisede, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; sahâbîsine îsârı, ne güzel öğretmiştir!.. Yine Efendimiz; herkese ikrâm ettikten sonra, en son kendisi içmiştir. O fedâkârlığın bereketiyle, o azıcık süt herkese yetmiştir.
O’nun ümmete olan şefkat ve merhametine şâhitlik eden bir başka kıssa şöyledir:
ÜMMET İÇİN DERTLENMEK
Cerîr bin Abdullah -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
Bir gün erken vakitlerde Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûrunda idik. O esnada Mudar Kabîlesi’nden perişan bir topluluk çıkageldi. Gelenlerin üzerinde kaplan derisine benzeyen, alaca çizgili basit bir aba vardı. Bu abayı delerek başlarından geçirmişlerdi. Fakat neredeyse çıplak vaziyetteydiler.
Onları bu derece fakir görünce Allah Rasûlü’nün yüzünün rengi değişti. Hemen evine girdi. Sonra da çıkıp Bilâl’e ezan okumasını emretti, o da okudu. Sonra Bilâl kāmet getirdi ve Efendimiz namaz kıldırdı. Akabinde bir hutbe îrâd ederek âyet-i kerîmeler tilâvet etti.
Daha sonra;
“Her bir fert; altınından, gümüşünden, elbisesinden, bir ölçek bile olsa buğdayından, hurmasından sadaka versin. Hattâ yarım hurma bile olsa sadaka versin!” buyurdu.
Bu davet üzerine ensardan bir adam; ağırlığından dolayı neredeyse kaldırmaktan âciz kaldığı, hattâ kaldıramadığı bir torba getirdi. Ahâlî birbiri peşine sökün edip sıraya girmişti. Sonunda yiyecek ve giyecekten iki yığın oluştuğunu gördüm. Baktım ki Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in yüzü gülüyor, sanki altın gibi parlıyordu... (Müslim, Zekât, 69)
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birçok vesile ile ikrâm etmeye teşvik etti. Kendisine;
“–Müslümanın hangi ameli daha hayırlıdır?” diye sorulduğunda;
“–Yemek yedirmek ve tanıdık tanımadık herkese selâm vermektir.”
buyurmuştur. (Buhârî, Îmân, 6, 20, İsti’zân, 9, 19; Müslim, Îmân, 63)
Peygamber Efendimiz, kalbinin katılığından şikâyet eden bir sahâbîye de şu tavsiyede bulunmuştur:
“Eğer kalbinin yumuşamasını istiyorsan; fakiri doyur, yetimin başını okşa!” (Ahmed, II, 263, 387)
Yine buyurmuşlardır:
“Hastayı ziyaret edin, aç olanı doyurun, esiri kurtarın!” (Buhârî, Cihâd, 171, Et‘ime, 1, Nikâh, 71, Merdâ, 4)
Sahâbe-i kiram, Allah Rasûlü’nün bu tâlimatlarını tatbik etmek için mânevî bir seferberlik içindeydi. İnfak âyetleri nâzil olduğu zaman;
- İmkân sahibi olanlar, en sevdikleri kıymetli varlıkları ikrâm ettiler. Kimisi yüzlerce hurma ağacının olduğu bahçesini infâk etti, kimisi çok kıymetli tatlı su kuyusunu vakfetti...
- İmkân sahibi olmayanlar ise, bahçe sulamak gibi yevmiyeli işler yapıp, ücretini infâk etmek sûretiyle o ikrâm edenler kervanına dâhil oldular. Asla geri kalmadılar.
Zira Kur’ân-ı Kerim, darlıkta da infâk edenleri methediyordu. Bu şuur ve hassâsiyetin neticesiydi ki;
Medine’de yoksul bir sahâbîye ikrâm edilen bir koyun başı;
“–Komşum benden daha aç olabilir.” düşüncesiyle komşudan komşuya devredilerek yedi kapı dolaştıktan sonra, ilk ikrâm edilene geri döndü. Zira içlerinde en aç olanı, ilk ikrâm edilen idi. (Hâkim, II, 526)
Peygamber Efendimiz’in, fakir bir sahâbî olan Ebû Zer -radıyallâhu anh-’a tavsiyesi de «darlıkta da infak» hakikatini ifade etmektedir:
“−Yâ Ebâ Zer! Çorbana su kat ve sonra da komşularını gözden geçir! Ardından nezâketle infâk et!..” (Müslim, Birr, 142, 143)
Yani ikrâm ehli olmak için herkes seferber idi. Zira sahâbe-i kiram; Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ile âhirette de beraber olmak endişesiyle, her türlü fedâkârlık ve îsâra koşuyordu. Bunların zirvesi:
ÜÇ ŞEHÎDİN ÎSÂRI
Yermük Harbi’nde bir bakraç su, üç şehîdin ortasında kaldı. Hepsi de sıcak kumlar üzerinde bir yudum suya hasret iken, o suyu önce kardeşine ikrâm etmenin hazzıyla şehâdet şerbetini içti.
Bu hususta Dâvûd-i Tâî -rahmetullâhi aleyh-’in kıssası da çok mânidardır:
Kendisi de uzun zamandır et yemeği yemediği hâlde, kendisine talebesinin getirdiği yemeği, yetimlere göndermiş, talebesinin ısrarı üzerine şu muhteşem cevabı vermiştir:
“–Bu eti biz yersek, bir müddet sonra dışarı çıkar. Lâkin yetimlere ikrâm edersek, Arş-ı âlâya çıkar!..”
Kardeşini, nefsine tercih etmekten bir an dahî gafil olmak, bir rahmet insanı için çok büyük bir günah olarak görülmüştür. Öyle ki;
Seriyy-i Sakatî Hazretleri’ne;
“–Üstâdım! Yangın çıktı, mahalle yandı, yalnız sizin ev kurtuldu!” diye bir haber geldi.
Hazret, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine olan bu lutfu karşısında;
“–Elhamdülillâh!” dedi.
Lâkin, evi yanan kardeşlerine bir an olsun bîgâne kaldığı için çok üzüldü. Otuz sene sonra dahî hâlâ, bir gönül dostuna;
“–Bir lâhza din kardeşlerimin ızdırâbından gafil kaldığım o ân için otuz senedir tevbe etmekteyim.” diyerek gönlündeki derin pişmanlığı dile getirmekteydi.
Kendisi aç iken, başkasını doyurmanın fazîleti âyet-i kerîmelerde de şöyle medh ü senâ edilmiştir:
“Onlar; kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler.
«–Biz sizi Allah rızâsı için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, çetin ve belâlı bir günde Rabbimiz’den (O’nun azâbına uğramaktan) korkarız!» (derler).
İşte bu yüzden Allah onları o günün fenalığından esirger; (yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir.” (el-İnsân, 8-11)
Bir rivâyete göre, bu âyette bahsedilen kişiler, Hazret-i Ali ve Hazret-i Fâtıma idiler. Üst üste üç gün, kapıya gelen ve; «Allah için!» diyerek isteyen yoksul, yetim ve esire ellerindeki tek yiyeceği verip su ile iktifâ ettiler.
Âyette; ikramda bulunanların, muhataplarından teşekkür istemedikleri tebârüz ettirilmiştir. Çünkü ikrâmın zirvesi; ikrâm edenin, ikrâmı kabul edene teşekkür içinde olmasıdır.
Ebu’l-Leys Semerkandî Hazretleri; bu hâlin, sadece bir nezâket değil, aslında uhrevî bir hakikat olduğunu şöyle ifade eder:
“(Bir infâk esnasında) veren, alana teşekkür edâsı içinde olmalıdır. Çünkü alanın nasîbi, dünyevî ihtiyacın giderilmesidir. Verenin nasîbi ise uhrevî ve sonsuz lütuflar ile Cenâb-ı Hakk’ın rızâsıdır. Böyle olunca; veren, alandan daha kârlı durumdadır. Onun için de muhatabına teşekkür etmelidir.”
ÂDÂBI DA AYRI İKRAM
İkrâm etmek fazîleti yanında, onu en güzel bir âdâb ve incelik içinde yerine getirmek de pek mühimdir.
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, nezâketleri sebebiyle misafirlerine bizzat kendileri hizmet ve ikrâm ederlerdi. (Beyhakî, Şuab, VI, 518, VII, 436)
Misafire ve yoksullara ikrâmın yanında, hizmet edenlere de ikrâmın unutulmamasını tembih ederlerdi:
Hadîs-i şeriflerde buyurulur:
“Onlara (hizmetçilerinize), evlâtlarınıza ikrâm ettiğiniz gibi iyilikte bulunun!” (İbn-i Mâce, Edeb, 10)
“Birinize hizmetçisi yemeğini getirince; onu beraber yemek üzere sofrasına oturtmayacaksa, hiç olmazsa bir-iki lokma veya yiyecek bir-iki şey versin. Zira yemeğin harâretini ve zahmetini o çekmiştir.” (Buhârî, Et‘ime, 55; Tirmizî, Et‘ime, 44)
Bir mü’min; aynı vaziyette olsa, kendisine nasıl muâmele edilmesini isterse, başkalarına da öyle muâmele etmelidir.
Peygamberimiz, ikram sofralarının zenginlere tahsis edilmesini de tasvip etmeyerek şöyle buyurmuşlardı:
“Zenginlerin davet edilip fakirlerin çağırılmadığı düğün yemeği ne fena bir yemektir.” (Buhârî, Nikâh, 72; Müslim, Nikâh, 107)
Her türlü ikram ve ihsânın, muhatabı incitmeden yapılması, bu sâlih amelin kabulünün de şartıdır. Âyet-i kerîmede, eziyet ve başa kakıcı sözlerin sadakaları iptal edeceği ihtâr olunmuştur.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; verdiği şeyleri az bulan bir bedevînin dahî gönlünü kırmamış, onu evine götürerek memnun etmiş ve duâlar ederek ayrılmasını temin etmiştir.
Efendimiz’den ashâb-ı kirâma, oradan da bütün ümmete bu ikram güzellikleri intikal etti.
İKRAM MEDENİYETİ
Osmanlı toplumunu, merhamet ve ikrâmın müesseseleşmiş şekli olan vakıflar bir ağ gibi örmüştü. Vakıf, Hâlık’ın şefkat nazarıyla mahlûkāta bakış tarzının müesseseleşmiş hâlidir.
Osmanlı’nın Allâh’ın yardımına nâil olup asırlarca ayakta kalmasının bir mânevî sebebi de fakir-fukarânın duâsını almasıdır. Osmanlı’da sadece kayda geçen 26.300 vakıf kurulmuştur.
Osmanlı cemiyet hayatı hakkında yabancı seyyahların tespiti şu olmuştur:
Fakiri olsa da dilencisi olmayan bir toplum!.. Kimsenin dilenmek zorunda bırakılmadığı bir toplum!..
Saraydaki sultan hanımlardan, sıradan esnafa, hattâ ev hanımlarına, her tabakadan insan, bir vakıf ve hayır-hasenat ikrâmı için birbiriyle yarışmaktaydı. Bütün bu hizmet ve ikramlar, muazzam bir incelik ve zarâfet içinde gerçekleştirilmekteydi.
Meselâ Fatih Sultan Mehmed Han bir vakfiyesinde şöyle demektedir:
“İnşâ ettirdiğim imârethânemde İstanbul fukarâsı yemek yiyeler! İstanbul fethinin şehid ailelerine ve yetimlerine ise; kapalı kaplarda, hava karardıktan sonra, komşularının dikkatini celb etmeden, onların izzet ve haysiyetleri korunarak yemek ikrâm edile!..”
Yani o ailelerin haysiyetlerinin rencide olmaması için, ikramların loş vakitlerde teslim edilmeleri dahî düşünülmüştü.
Bezmiâlem Vâlide Sultan’ın, Şam’da kurduğu vakfın şartları da böyle bir hassâsiyet taşır:
Buna göre, kaba ve görgüsüz kimselerin yanında çalışan hizmetkârlar; kazârâ bir tabak kırdıklarında, bir eşyaya zarar verdiklerinde; ev sahipleri tarafından azarlanıp haysiyetleri rencide olmasın, bir gönle diken batırılmasın diye, kurulan vakıf, bu türlü zararları tazmin eder.
Bu misaller, İslâm’ın bir gönle nasıl bir ufuk kazandırdığının en müşahhas nişâneleridir.
Vakıf kuran insanlar, ikrâmın türlü yollarını aradılar.
Meselâ;
- Yaz sıcaklarında çeşme ve sebillerde karla soğutulmuş su vermek,
- Hanlar ve kervansaraylarda yolcuları üç gün ücretsiz misafir etmek,
- İmârethânelerde muhtaçlara her öğün yemek ikrâm etmek,
- Borç yüzünden hapsedilmiş olanların borçlarını ödeyerek onları mahkûmiyetten kurtarmak,
- Hastaları ziyaretle vazifelendirilen bir heyet oluşturmak,
- Çiftçiye tohum yardımında bulunmak,
- Yangınlarda evi yananlardan fakir kimselerin evlerini bedelsiz inşâ ettirmek gibi yüce İslâm ahlâkının ulvî bir semeresi olan faaliyetler câlib-i dikkattir.
İkram seferberliğinin bir tezâhürü de Surre Alayı idi. Her sene; Kâbe’nin yeni örtüsü, Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevî’ye kıymetli hediyeler ve Haremeyn ahâlîsine ikramlardan müteşekkil büyük bir kervan teşkil edilir, Surre Emîni’nin riyâsetinde hac mevsiminde Hicaz’a gönderilirdi. Bu kervana halk da büyük bir rağbet gösterir; kimisi hediyelerini, kimisi mektubunu koyardı.
Bu hayır-hasenat gayreti, zamanımızdaki müslümanlara da ders olmalıdır. Dünyanın her neresinde müslümanların maddî ve mânevî ne ihtiyacı varsa, onu tamamlamaya koşmak lâzımdır.
İslâm medeniyetinin en büyük nişânesi, vahiyle yoğrulmuş olmasıdır. Rûhî kuvvetini vahiyden almasıdır. Bunu vakıf medeniyetinde görebileceğimiz gibi, Sinan’ın inşâ ettiği asırlarca ayakta kalan mimarî eserlerinde de görürüz. Bu sayede dünya hayatına ait her şey mânevî bir kıvam kazanır. Her davranış, her iş âdetâ bir ibâdet hâline gelir. Her şey «Allah rızâsı için bir ikram» mâhiyeti kazanır.
Aç olana maddî rızık ikrâm edildiği gibi, mânevî açlara da mânevî rızık olan hidâyet ve tebliğ ikrâm edilir.
Zamanımızda maddî açlık kadar, mânevî açlığı gidermek için ikram seferberliğine de had safhada ihtiyaç vardır.
Zü’l-Celâli ve’l-İkrâm / Azamet ve ikram sahibi olan Rabbimiz, bizleri iki cihanda maddî ve mânevî ikramlarıyla perverde eylesin. Bizleri ikrâm etmeyi seven, cömert ve muhsin kulları zümresine ilhak buyursun. Âmîn!..