İlâhî Huzura Lâyık Bir Gönül Hazırlamak
Genç Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Eylül Sayı: 240
Muhterem Efendim; günümüzde birçok gencimizin bir idealden, ulvî hedeflerden, dâvâ şuurundan yoksun, boş ve faydasız düşünceler içerisinde, evinde, internet başında, tablet, telefon veya televizyon karşısında ciddî mânâda bir vakit israfı yaptığını görüyor ve duyuyoruz. Hayattan kopuk, sanki bir nevî sanal dünyada yaşayan bu kardeşlerimize ne gibi tavsiyeleriniz olur?
Günümüzde birçok gencin, herhangi bir mefkûre ve gâyeden mahrum bir vaziyette eve kapanması; modern hayatın insanı maddî olarak doyururken, maalesef rûhunu aç bırakmasının tabiî bir neticesi...
“İnsan” kelimesi, bir görüşe göre “üns”ten gelir. İnsan, ünsiyet eden, yani yaşadığı çevreye çabuk alışan, değişen şartlara uyum sağlayan, hattâ bir bukalemun gibi, içinde bulunduğu vasatın rengine, biçimine ve âhengine bürünen bir varlıktır.
Bu sebeple faydalı ilimle, hikmet ve hakîkatle, bilhassa da hayırlı hizmetlerle meşgul olan bir gönül, mânen inkişâf edip çevresi için feyiz kaynağı olur. Buna karşılık sanal dünyanın boş, faydasız, hattâ zararlı meşgaleleriyle oyalanıp televizyonun menfî programlarına uzun müddet mâruz kalan bir kalp ise hissizleşir, donuklaşır, katılaşır. Neticede gerçek ve hayatî meselelerinden gâfil kalarak hayal âleminde kaybolur.
Hâlbuki ömrün gençlik dönemi, sırf nefsi eğlendirmek, internet başında veya televizyon karşısında vaktini israf etmek için değil, maddî-mânevî, ilmî-ahlâkî tekâmül ve insanlığa faydalı olmak için Rabbimiz’in lûtfettiği büyük bir nîmettir.
Bir milletin istikbâlini görmek de, kerâmet değildir. Sadece onun genç nesillerine bakmak kâfîdir. Çünkü her devrin gençliği, kendi karakterine uygun, enerjisini harcayabileceği ayrı bir heyecan ikliminde yaşar. Eğer bir millette gençler; güçlerini ilim, irfan, mâneviyat, hayır ve fazîlet yollarına sarf ediyorlarsa, o millet, istikbâl vaad eden bir millet demektir. Bunun aksine, gençler, güç ve enerjilerini süflî arzulara, eğlenceye, kaba kuvvete râm ediyorlarsa, âkıbet hüsran ve hezîmettir.
Dolayısıyla, evinde âtıl bir vaziyette vakit geçiren, ekran bağımlılığı ve menfî duygular arasında sıkışıp kalan bir gence, bunları aşmasına vesîle olacağı ümidiyle, bilhassa şu hususlara riâyet etmesini tavsiye ederiz:
- Evvelâ atâletten sıyrılarak sâlih ameller ve faydalı meşgaleler için sağlam bir niyet, kararlılık, azim.
Kâinâta baktığımız zaman görüyoruz ki hiçbir şeyde hantallık, donukluk ve atâlet yok! Dünya, Güneş, Ay, yıldızlar ve bütün canlılar, ilâhî tayinle belirlenmiş vazifelerini sürekli ve tam olarak yerine getiriyor; bunun için durmaksızın hareket ediyorlar. Mikro âlemde de atomun çekirdeği etrafında kesintisiz bir deveran ve hareket var.
İnsanoğlunun bu ilâhî tanzîmin dışında kalarak, gayret, faaliyet ve sâlih amellerden uzak durması, çok büyük bir gaflettir…
Zâten İslâm, gönüllere mânevî bir terbiye ile güzel bir “niyet şuuru” kazandırmayı hedefler. Güzel bir niyetle her fiilimiz bir sevap vesîlesi olur. Bilhassa tahsil ve istikbâle hazırlanma mevsimi olan gençlikte, evvelâ Rabbine güzel bir kul olmak, sonra da âilesine, topluma ve ümmete faydalı olmak niyetiyle atılacak her adım, ibadet mesâbesindedir.
Ayrıca “Duran su kokar!” hakikati gereği, insan hareketsiz kaldıkça menfî duygu ve düşünceler zihnini daha fazla kuşatır. Nasıl ki fizik boşluk kabul etmezse, gönüller de boşluk kabul etmez. İmâm Şâfiî Hazretleri’nin buyurduğu gibi;
“Sen nefsini hak ile meşgul etmezsen, bâtıl seni işgâl eder.”
İnsanoğlunu “yokluk”tan “varlık” âlemine çıkaran Cenâb-ı Hak, kendi rûhundan ona birtakım hususiyetler lûtfetmiştir. Kul, ancak bu hususiyetleri inkişâf ettirebildiği ölçüde hakikî kıymetine kavuşur. Rabbimiz, maddî ve mânevî bakımdan kullarını kirlerinden arındırmak, dünyasını âdeta bir cennet huzuruna, âhiretini de ebedî saâdete dönüştürmek için İslâm’ı vaz etmiştir. Bu ilâhî nizâmın gölgesinde ömür süren bir gönül, iki cihanda da bahtiyar olur.
Bu ömrün en hassas dönemi ise insan hayatının ilkbaharı sayılan gençlik çağıdır. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın beyan ettiği gibi şu dört şey bir defa geçince bir daha asla geri dönmez:
“Söylenen söz, atılan ok, akıp giden ömür ve heba edilen fırsat...”
O hâlde gençlik fırsatı kaçıp gitmeden, onu İslâm’ın bütün muhtevasıyla şekillendirmeye gayret etmek gerekir.
İlâhî imtihan hikmetine binâen, nefislerimiz; rahata, tembelliğe ve keyif verici şeylere meyillidir. Nefsimizi terbiye etmezsek, irâdemize sahip çıkmazsak; çok kıymetli zamanlarımızı lüzumsuz ve hattâ zararlı işlerle israf etmiş, bir de bunun uhrevî vebâlini yüklenmiş oluruz.
Dolayısıyla akıllı bir genç, vaktini güzelce plânlayacak. İnternetin başında veya ekran karşısında lüzumsuz yere saatler geçirmemesi gerektiğini idrâk edecek.
Eskiden bir çocuk, sâlih bir babanın gölgesi, sâliha bir annenin şefkati ve güngörmüş büyüklerin gözetiminde büyüyordu. Böylesi bir yuva, evlâdın rûhunu besleyen en güzel bir irfan mektebiydi.
Fakat günümüzde bu kutlu mektebin kapılarına kilitler vuruluyor. Berrak ve lekesiz gönüller, dijital mecraların kirli sokaklarına itiliyor. Hâlbuki o tertemiz kalplerin, internetin bulanık ortamında temizliğini kaybetmesi, paha biçilmez bir mücevherin çöp yığınları arasında kaybolup gitmesi kadar hazin, bir o kadar da yürek yakıcıdır.
Bugün ehl-i dünya dahî, rûhî boşluğa düşen gençlerinin, mutluluğu alkol, uyuşturucu, kumar gibi bağımlılıklarda aramalarını engellemek için, birtakım “sosyal sorumluluk projeleri” geliştiriyorlar.
Bizim medeniyetimiz ise baştan başa, hayırlı meşgalelerle, içtimâî ibadetlerle doludur.
Rabbimiz, ömür sermayemizin bir ânını dahî boş yere ziyan etmeyelim diye;
“Bir (hayır) işini bitirince hemen (başka bir iş veya ibadete) koyul ve yalnız Rabbine yönel.” (el-İnşirâh, 7-8) buyuruyor.
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de daha sabah namazında ashâbına;
“–Bugün bir yetim başı okşadınız mı?
–Bugün bir aç doyurdunuz mu?
–Bugün bir hasta ziyaret ettiniz mi?” diye sorardı. (Bkz. Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 12)
Farzlara ilâveten bu nevî içtimâî ibadet ve hizmetlere samimiyetle gayret eden bir müʼminin esâsen hiç boş vakti kalmaz. Boş kalmayan bir insanı da nefs ve şeytan meşgul edemez.
Eğer bu güzel vazifeler yerine getirilirse, nefsin rahat ve keyfi kaçabilir, fakat kalbimiz ve rûhumuz gerçek huzura erişir.
Ayrıca günümüzün materyalist dünyasında başarı ve mutluluk, sadece maddî kazançla ölçülüyor. Hâlbuki İslâm, insanı gayretiyle değerlendirir. Âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere:
“(Bilsin ki) insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” (en-Necm, 39)
- Mü’minin derdiyle dertlenmek.
Sürekli kendi iç dünyasına hapsolan, dış dünyada olup bitenlere gâfil kalan biri, şahsî problemlerinin altında ezilir. Bu da onu daha çok bedbinliğe sürükler.
Hâlbuki onu kendinden daha zor durumdaki insanlara; yetimlere, gariplere, fakirlere, mazlum ve muzdariplere yardıma yönlendirmek, gönlünün uyanmasına vesîle olur.
Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyuruyorlar:
“Eğer kalbinin yumuşamasını istiyorsan; fakire yedir, yetimin başını okşa!” (Ahmed bin Hanbel, II, 263, 387)
Başkalarının yükünü hafifletmeye çalışan insan, kendi derdinin küçüldüğünü fark eder. Zira Cenâb-ı Hak, rızâsı yolunda hizmet eden ve kullarının sıkıntılarıyla meşgul olan kimselerin şahsî sıkıntılarına kefil olur.
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu hususta şöyle buyuruyorlar:
“...Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren kimsenin Allah da ihtiyacını giderir. Kim bir müslümandan bir sıkıntıyı giderirse, Allah Teâlâ o kimsenin kıyâmet günündeki sıkıntılarından birini giderir...” (Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58)
Şunu da ifade edelim ki; dizilerde seyredilen acıklı bir hâdiseye ağlamak insana sahte bir “merhamet ettim” hissi verir. Fakat bu merhametin fiiliyatta kimseye bir faydası yoktur. Mü’mine yakışan; o hissiyâtı ekrana değil, sokaktaki yetime, mahalledeki ihtiyaç sahibine, yardıma muhtaç bir canlıya yöneltmektir.
- Sâlih bir çevrede bulunmaya gayret gösterip mânevî sohbetlere devam etmek.
İnsanın duygu dünyasını îmar edebilmesi için kendisini Hakk’a ve hayra yönlendirecek sâlih arkadaşlar edinmesi, mânevî sohbet meclislerinde bulunması rûhî mukâvemetini/direncini artıracaktır. Zira insanın gönül dünyası, çevresinden tesir alır. Bu sebeple de Rabbimiz mü’minlere şu emri vermektedir:
“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.” (et-Tevbe, 119)
Zira sâlih ve sâdıklarla kalbî beraberlik neticesinde, kişi sâlih ve sâdıklardan olur.
Şeyh Sâdî Hazretleri şu misali nakleder:
“Ashâb-ı Kehf’in köpeği Kıtmir, sâdıklarla beraber olduğu için büyük bir şeref kazandı; nâmı Kur’ân-ı Kerîm’e geçti. Hazret-i Nûh ve Hazret-i Lût’un hanımları ise fâsıklarla gönül birliği içinde olduklarından, Cehennem’e dûçâr oldular.”
Dolayısıyla muhit, çevre, komşu, arkadaş hususu çok mühim. İnsanın, kendisini hayra sevk eden, gayrete ve ümide teşvik eden dost çevrelerine katılması şarttır. Çünkü Allâh’ın sâlih ve sâdık kullarının sohbet, dostluk ve beraberliğinden gönüllere müsbet tesirler; bunun aksine fâsık, kâfir ve münâfıklardan ise menfî tesirler sirâyet eder.
Bu sebeple de Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“Kişi arkadaşının dîni üzeredir. Öyleyse her biriniz kiminle arkadaşlık ettiğine dikkat etsin!” buyurmuşlardır. (Tirmizî, Zühd, 45)
- Hayata dâimâ güzel bakıp tefekkür, şükür ve rızâ hâlinde yaşamaya gayret etmek.
Sürekli menfî/olumsuz tablolara odaklanmak, insanın içinde bulunduğu imkân ve nîmetleri küçük görmesine sebebiyet verir. Hâlbuki meselâ hayatta olmak, nefes alabiliyor, görebiliyor, duyabiliyor, yürüyebiliyor ve akledebiliyor olmak bile, düşünebilen bir kimse için ne muazzam nîmetlerdir!
Şunu da unutmayalım ki lüzumsuz yere ekran karşısında tüketilen vakitlerin hesabı mutlaka sorulacaktır. Bu sebeple birilerinin yazdığı hayalî senaryoların pasif bir seyircisi olmak yerine, kendi hayat hikâyesinin aktif bir fâili olmak, en akıllıca davranıştır.
Bugün gerek gerçek hayatta, gerekse sanal dünyada, bilhassa da film ve dizilerde; meşrû olmayan, nefsi palazlandıran ya da insanı gâyesizliğe sürükleyen manzaralara sık sık mâruz kalmak, kalbi katılaştırıyor. Kalbi katılaşan insan, ibadetten de hayattan da tat alamaz hâle geliyor.
Dolayısıyla genç kardeşlerimizin akıllarını ve gönüllerini, önce sanal âlemden gerçek âleme, sonra da bu fânî âlemden esas hayat olan âhiret âlemine yönlendirmeleri gerekiyor.
Rabbimiz, cümlemize rızâsına uygun bir ömür yaşamayı nasip ve müyesser eylesin.
Âmîn!..