Mes’ûliyet Olgunlaştırır

Genç Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Ağustos Sayı: 239

Muhterem Efendim; günümüzde gençlerimiz iş hayatına atılmayı, evlenip yuva kurmayı, bu mes’ûliyeti yüklenecek olgunluğa ermediklerini düşünerek maalesef geciktiriyorlar. Bugünün gençlerine, bu hususlara dâir ne tavsiye edersiniz?

Güç, kuvvet, sıhhat ve zindeliğin zirvede olduğu gençlik devri, âdeta ömrün baharıdır. Tekrarı bir daha aslâ gelmeyecek olan bu mevsimi, “Henüz hazır değilim!” düşüncesiyle hayatın temel mes’ûliyetlerinden kaçarak hebâ etmek yerine, bu enerjiyi hayırlı işlerde kullanarak olgun bir şahsiyet kazanmak, mü’min bir gencin hedefi olmalıdır.

Zira erken yaşlarda mes’ûliyet yüklenen bir insan, daha çabuk olgunlaşır. Nitekim insanlığa “üsve-i hasene / emsalsiz bir örnek şahsiyet” olarak gönderilen Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, gençliğinde amcası Ebû Tâlib’in sürülerine çobanlık yaparak mes’ûliyet yüklenmiş, 25 yaşında evlenerek aile hayatının sorumluluğunu üstlenmiştir.

Ecdâdımız Osmanlı’da da şehzâdelerin, çok genç yaşlarda dînî, siyasî ve idarî eğitimlerden geçirilmesi; Manisa, Amasya, Kütahya, Trabzon gibi sancaklarda, bugünün vâlilik makâmını temsil eden sancak beyliği yapmaları, hem erken yaşta devlet idaresi tecrübesi kazanmaları hem de mes’ûliyetlerinin idrâki içinde yetişmeleri gâyesiyledir.

Nitekim Fatih Sultan Mehmed Hân’ın henüz küçük yaşlarda İstanbul’un fethi hayaliyle planlar yapması, genç yaşta büyük mes’ûliyetlere tâlip olmanın en müstesnâ misallerinden biridir.

Yine Şeyh Edebali Hazretleri’nin Osman Gazi’ye; “Yükün ağır, işin çetin...” diyerek verdiği nasihatler de, 620 sene devam edecek bir cihan devletini kuran bir Sultânʼın, genç yaşta ağır yükler altına girdiğini göstermektedir.

Hâsılı insan, sorumluluktan kaçarak değil, bilâkis yüksek bir mes’ûliyet şuuru kazanarak, hizmet ve gayretler içinde pişerek olgunlaşır, seviye kazanır.

Çünkü bir kimse;

–Hizmet ettikçe bencillikten sıyrılır; gönlü tevâzu, diğergâmlık ve fedakârlık gibi fazîletlerle tezyin olmaya başlar.

–Sözünün ve yaptığı işin arkasında durmayı öğrendikçe, çevresinde îtimat edilen / güven duyulan bir şahsiyet hâline gelir.

–Karşılaştığı sıkıntılarda kendi zayıf ve güçlü yönlerini bizzat müşâhede ederek kendini daha yakından ve doğru bir şekilde tanıma imkânı bulur.

–Hatalarından ders çıkarma olgunluğuna erişerek, hayatın fırtınaları ve gel-gitleri karşısında daha metânetli, sabırlı ve dirâyetli bir duruş sergiler.

–“Mü’min mü’mine zimmetlidir.” düsturu gereği, mes’ûliyetini müdrik bir hâlde, elinden, dilinden ve gönlünden herkesin istifâde ettiği bir “rahmet insanı” olmanın gayretine girer. Böylece Hâlıkʼın şefkat nazarıyla mahlûkâta bakış tarzı kazanır, Yaratanʼdan ötürü yaratılana merhamet ölçüleriyle yaşamanın gönül huzuruna erer.

‒Hayatın zorluklarıyla sınandıkça, sadece şikâyet eden bir kimse olmaktan çıkıp çözüm üreten, meselelere yıkıcı değil yapıcı yaklaşan, imhâ eden değil inşâ eden, menfî değil müsbet bir şahsiyet hâline dönüşür.

Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de ashâb-ı kirâmı, gönülleri vahiyle buluşturabilme gâyesiyle dünyanın dört bir yanına îman vecdiyle koşturan, gayret-i dîniyye sahibi, lügatlerinde tatil kelimesine yer olmadığı gibi, aksine hizmet ve cihad ile dinlenen müʼminler olarak yetiştirmiştir. Onlara yaşlarından büyük görünen, ancak kâbiliyetlerine uygun, muazzam mes’ûliyetler yüklemiştir.

Nitekim henüz 20 yaşlarındaki Attâb bin Esîd’i Mekke’nin fethinden sonra şehre vâli tâyin etmiştir.

Yine benzer şekilde, Bizans’a karşı hazırlanan ordunun başına henüz 18 yaşlarında olan Usâme bin Zeyd’i kumandan olarak vazifelendirmiş, Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer gibi büyük şahsiyetleri dahî onun emri altına vermiştir.

Yine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- her genci aynı kalıba sokmak yerine onları kâbiliyetlerine göre istihdam etmiştir. Meselâ genç sahâbîlerden Zeyd bin Sâbit’teki dil ve yazı yeteneğini fark edip ona İbrânîce veya Süryânîce öğrenmesini emretmiş, onu vahiy kâtibi ve ayrıca devletin baş tercümanı yapmıştır. Şüphesiz ki bunların her biri büyük mes’ûliyetlerdir.

Muâz bin Cebel’i ise helâl-haram konusundaki derin fıkhî bilgi ve anlayışı sebebiyle genç yaşta Yemen’e hem kadı hem de muallim olarak göndermiştir.

Genç yaşına rağmen olgunluğu ve hitâbet kâbiliyeti dolayısıyla Câfer bin Ebî Tâlib’i Habeşistan’a hicret eden kâfilenin başkanı olarak tayin etmiştir. Câfer -radıyallâhu anh- orada 13 sene kalmış ve belde halkının pek çoğu İslâm ile şereflendikten sonra Medîne’ye dönmüştür.

Bu hususlar, bugünün dünyasında gençlere mes’ûliyet şuuru kazandırmak isteyen ebeveynler için büyük bir rehber mâhiyetindedir.

Bizler de bugünün gençlerine, evvelâ kazançlarının ve gıdalarının helâl olmasına çok ehemmiyet göstermelerini, sâlihlerin sohbetlerine devam etmelerini, tecrübeli ve güngörmüş kişilerle istişâreye ehemmiyet vermelerini tavsiye ederiz. Zira Hazret-i Mevlânâ’nın ifadesiyle; “Gençlerin aynada gördüklerinin daha fazlasını, ihtiyarlar bir tuğla parçasında görürler.”

Nitekim büyüklerin tecrübesi, gençlerin enerjisi ile birleştiğinde tarihte çok müstesnâ neticelerin alındığı bir hakîkattir.

Şu da bir gerçektir ki;

İslâmî ölçülere göre, hayırlı olduğu kesin olan işlerde acele etmek mühim bir esastır. Bu hususta “evlilik çağına gelmiş gençlerin evlenmeleri” geciktirilmemesi gereken hususlar arasındadır.

Genç kardeşlerimizin, evliliğe dâir şu âyet-i kerîme ile Cenâb-ı Hakkʼa ilticâ etmelerini de tavsiye ederiz:

“Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl!” (el-Furkân, 74)

Zira takvâ temelleri üzerine inşâ edilen bir âile yuvası, kişinin dînî hayatının yarısını tanzim etmesi demektir. Nitekim hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:

“Kişi evlendiği zaman dîninin yarısını korumuş olur. Geriye kalan yarısı için de Allâh’a karşı gelmekten sakınsın.” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, IV, 252, hd. no: 7310)

Yine Rabbimiz, evlenmek istediği hâlde maddî imkânı olmayan ihtiyaç sahibi mü’minlere; “…Allah kendi lûtfu ile onları zenginleştirir.” (en-Nûr, 32) müjdesini veriyor.

Velhâsıl genç kardeşlerimize, hayatı bir “imtihan dershanesi” olarak görmelerini, mes’ûliyetten korkmadan, Allâh’a tevekkül ederek ve güngörmüş büyüklerinin tecrübelerinden de istifadeyle bir an evvel hayata ve hizmete atılmalarını tavsiye ederiz.

Çünkü dünya hayatının bir ânı bile sonsuz bir saâdet veya felâketin tohumu olabilecek kadar mühimdir. Dolayısıyla bir gencin, kendisine âhiret azığı hazırlama hususunda bugününü ganimet bilmesi, yapacağı hiçbir hayrı sonraya ve gelip gelmeyeceği meçhul yarınlara bırakmaması elzemdir. Zira hayırlı amellerini erteleyip de ihmalkârlık gösterenler hakkında; “Yarın yaparım diyenler helâk oldu.” buyruluyor.

Rabbimiz cümlemizi, ömrünün her ânını ebedî saâdet sermâyesi olacak keyfiyette değerlendiren sâlih kullarından eylesin.

Âmîn!..