Hizmette Edep
Kıssalardan Hisseler
Yüzakı Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Temmuz, Sayı: 257
TEVÂZU İLE
Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- anlatır:
Yanıma bir gün yoksul bir kadın geldi. Elinde, bana hediye olarak getirdiği bir şeyler vardı. Hâline acıdığım için, getirdiği hediyeleri de kabul etmeyi içime sindiremedim.
Bunun üzerine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;
“–Âişe! Hediyeyi alıp da karşılığını versen ya? Böyle yapmazsan, onu hafife almış olursun.
Ey Âişe, mütevâzı ol; zira Allah mütevâzı olanları sever; büyüklenenleri ise sevgisinden mahrum eder.” buyurdu. (Ebû Nuaym, Hilye, 4/204)
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in bu îkāzı, tasavvuf büyüklerinin şu düsturunun esâsıdır:
“Hizmet mühimdir; lâkin hizmette edep daha mühimdir.”
Bu şuura erebilmek için; hizmet eden kişinin, Allah için hizmet ettiğini, mecâzî mânâda âdetâ Allâh’a hizmet ettiğini idrâk etmesi lâzımdır. Hazret-i Mevlânâ buyurur:
“Âşıkların hizmetleri de, hizmetlerine karşı aldıkları da, Hak Teâlâ’dır (O’nun rızâsı, lutfu ve ihsânıdır).”
Hak dostlarından biri; ağırlayacağı âmâ bir misafire, oldukça gösterişli ve mükellef bir sofra hazırlar. Etrafındakiler:
“–Efendim, gelecek olan misafiriniz âmâ, niçin bu kadar îtinâ gösterip zahmet buyurdunuz? O sizin bu zarif sofranızı görmüyor ki!” derler.
O ârif zât ise şu muhteşem cevabı verir:
“–Evet, hazırladığım ikramları o âmâ göremiyor, fakat âmânın Rabbi görüyor!”
Kişi; Allâh’a değil de, gözünde küçük gördüğü birtakım basit kişilere hizmet ettiğini düşünme gafletine düşerse, ondan çirkin söz ve davranışlar sudûr eder.
Âyet-i kerîmelerde; eziyet ve başa kakmanın, yapılan sadakaları iptal ettiği hatırlatılarak, gönlü ihyâ eden hayırlı bir sözün, böyle incitici bir sadakadan daha hayırlı olduğu şöyle bildirilmiştir:
“Güzel söz ve bağışlama, arkasından incitme gelen sadakadan daha hayırlıdır. Allah ganîdir / zengindir, halîmdir / ceza vermekte acele etmeyendir.
Ey îmân edenler! Allâh’a ve âhiret gününe inanmadığı hâlde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek sûretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın!..” (el-Bakara, 263-264)
ALLAH KALBE NAZAR EDER
Hadîs-i şerifte, Cenâb-ı Hakk’ın kullarının kalplerine nazar kıldığı buyurulmuştur. Bu hikmetten hareketle Hak dostları, kalbe büyük ehemmiyet vermişlerdir.
Cenâb-ı Hak;
- Hizmet edenin kalbine de bakacak, onun bu hizmeti ihlâsla mı riyâ ile mi, kibirle mi tevâzu ile mi gerçekleştirdiğini görecektir.
- Hizmet edilenin kalbine de bakacak, incitildi mi, yoksa haysiyetini rencide etmeden hürmetle mi muâmele edildi, sevinip râzı oldu mu, yoksa kalbi kırık mı kaldı, bunları ve sebep olanları görecektir.
Yûnus Emre ne güzel söyler:
Gönül Çalab’ın (Allâh’ın) tahtı,
Çalab gönüle baktı,
İki cihan bedbahtı;
Kim gönül yıkar ise!
Bezmiâlem Vâlide Sultan’ın bir vakfı çok câlib-i dikkattir. Bu vakıf; hizmetkârların çalıştıkları yerde kırdıkları veya zarar verdikleri eşyayı tazmin ederdi.
Böylece müstahdemlerin azarlanıp haysiyetlerinin rencide edilmemesi ve kalplerine bir diken batırılmaması temin edilmiş olurdu.
Diğer taraftan iş sahiplerinin de çalışanlarını azarlayarak kul hakkı vebâline girmemesi sağlanırdı.
Vicdânî derinlik ve nezâkette ulaşılan bu ufka, acaba günümüzün materyalist ve menfaatperest insanının hayali bile ulaşabilir mi?..
İmâm-ı Rabbânî Hazretleri de der ki:
“Gönül/kalp, Allâh’ın komşusudur. (Kalp, nazargâh-ı ilâhîdir.) O’nun mukaddes Zât’ına kalpten daha yakın bir şey yoktur.
O hâlde ister âsî mü’min olsun ister takvâlı mü’min olsun, kalbe eziyet etmekten sakınınız! Çünkü komşu âsî de olsa himâye edilir.
Aman bundan uzak durun! Zira küfürden sonra, kalbe eziyet etmek kadar Allah Teâlâ’nın incinmesine sebep olan başka bir günah yoktur. Zira kalp, Cenâb-ı Hakk’a yaklaşabilen varlıkların en yakınıdır.” (Mektûbât, III, 326, no: 45)
İnsanları idare etme mes’ûliyetini deruhte edenlerin de bu edepleri gözetmeleri pek mühimdir. Zira yüksek mevkiler, insana büyüklük duygusu verebilir. Cenâb-ı Hakk’ın en çok gazap ettiği kötü huy kibirdir.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; Mekke’yi fethettiğinde şehre muzaffer bir kumandan edâsıyla değil, devesinin üzerinde âdetâ secde eder vaziyette girmiştir. Karşısında titreyen hemşehrilerine, kendisini;
“–Ben bir kral değilim. (Fakirlikten dolayı) kurumuş et yiyen komşunun yetimiyim... (Ben de sizlerden biriyim.)” diyerek tanıtmış ve gönülleri ferahlatmıştır. (Bkz. İbn-i Mâce, Et‘ime, 30)
Hulefâ-i râşidîn efendilerimiz de, ümmete dâimâ merhamet göstererek ve kıymet vererek yaklaşmışlardır. Şu kıssa güzel bir şâhittir:
ONU ALLAH DİNLEDİ!..
Hilâfeti devrinde bir gün Hazret-i Ömer, kalabalık bir toplulukla gezerken yaşlı bir kadınla karşılaştı. Kadın, Hazret-i Ömer’e;
“–Dur, sana diyeceklerim var.” dedi.
Hazret-i Ömer de, kadının yanında durdu ve başını ona doğru eğdi; onu dinlemeye başladı. Bir müddet süren görüşmeden sonra topluluktan bir adam, Hazret-i Ömer’e;
“–Sen bu yaşlı kadını dinlemek için Kureyş’in bu kadar insanını ayakta beklettin.” dedi.
Hazret-i Ömer;
“–Nasıl konuşuyorsun öyle! Sen bu kadının kim olduğunu biliyor musun?” dedi.
Adam;
“–Hayır, bilmiyorum.” diye cevap verdi.
Hazret-i Ömer dedi ki:
“–Allah, bu kadının şikâyetini yedi kat semânın ötesinden dinlemiştir! Cenâb-ı Hak onun hakkında;
«Kocası hakkında Sana başvurup mücadele eden ve hâlini Allâh’a arz eden o kadının sözlerini elbette Allah işitti.» (el-Mücâdile, 58/1) diye âyet indirmişken, ben onu nasıl dinleyemem? Onun adı, Havle binti Sa‘lebe’dir. Vallâhi, beni hava kararıncaya kadar dahî bırakmasaydı, ihtiyacını giderinceye dek onu terk etmezdim.” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 2/628 [4649])
Hakikaten Cenâb-ı Hak; beyinin yaptığı bir haksızlığı dile getirmek üzere, Peygamberimiz’e müracaat eden bir hanımın sıkıntısını dinlemiş ve Mücâdile Sûresi, adını, bu hâdiseden almıştır.
Hizmette edep şuurunu kazanabilmemiz için şu esasları gönlümüze nakşetmemiz îcâb eder:
HİZMETİN KIYMETİNİ BİLMEK
Hizmet ehli, öncelikle hizmetin kendisi için büyük bir ganîmet ve lütuf olduğunu düşünmeli ve bunu hizmetin birinci düsturu olarak kabul etmelidir. Nimetin devamının şükürle kāim olduğunu idrâk ederek, Rabbine karşı hamd ve şükür duyguları içerisinde bulunmalıdır.
Vefâtının sene-i devriyesinde olduğumuz merhum pederim Musa Efendi -rahmetullâhi aleyh-, hizmetin kıymet ve ehemmiyetini şöyle ifade buyururlardı:
“Mümin; ibâdet ve hayrın büyüğüne küçüğüne bakmayıp, fırsat düştükçe ihlâs ile hepsini yapmaya gayret etmelidir.
Çünkü büyük hizmet yapan pek çok kimseler, bazı küçük görünen hizmetleri ihmâl ederler. Hâlbuki Allâh Teâlâ’nın rızâsı nerededir, hangisindedir bilinmez.
Şunu idrâk etmelidir ki;
Hizmet etme fırsatı herkese nasip olmaz. Çok kimseler vardır ki; her hususta hizmet kabiliyetleri olduğu hâlde, zaman ve mekân müsait olmadığından hizmet etmekten nasipleri yoktur. Hizmet edenler, hizmeti bir nimet bilip tevâzularını artırmalı ve hattâ bu nimete vesile oldukları için hizmet edilenlere teşekkür edâsı içinde bulunmalıdırlar.”
Bu sözlerini dâimâ fiiliyâta geçiren rahmetli pederim, infakta bulunurlarken büyük bir hassâsiyet sergilerlerdi. Zekât ve sadaka konan zarfların üzerine nezâketen;
“Muhterem ...... efendi, kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz.” diye yazarlardı.
Yine fukarâya bir paket takdim edecekleri zaman da bunun en güzel bir şekilde ambalâjını yaparlar; nezâketle, incitmeden, gönül alarak takdim ederlerdi. Alan mesrûr olur, veren de huzur duyardı. Yine, alan, Allah’tan geldiğini kabul ederek alır; veren de Allâh’ın lutfettiği bu emâneti yerine tevdî etmiş olduğu düşüncesiyle verirdi.
Hazret-i Ali buyurur:
“Cömertliğin kemâli, verirken (ikrâmımızın eksiğine, kusuruna bakmayın, meâlinde) özür dilemektir.”
Hizmetin kıymetini bilmeyen, onu âdetâ bir yük, bir angarya telâkkî edenler; hizmeti edep ölçüleri içerisinde îfâ edemezler. Nazarlarında istihkār, davranışlarında sertlik, sözlerinde kabalık olur. Bu da yaptıkları hizmetten ecir değil vebâl almalarına sebebiyet verir.
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- buyurur:
“Başa kakanın girdiği vebal, verdiği sadakanın ecrinden daha büyüktür.”
Hizmeti nimet bilerek, küçük ve büyük diye ayırmadan, tevâzu içinde her gayrete en önde koşmanın misâli Peygamber Efendimiz’dir.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Kubâ Mescidi ve Mescid-i Nebevî inşâ edilirken bizzat taş taşıdı.
Sahâbe-i kiram;
“–Siz taşımayın, biz, sizin için de taşırız.” dediler.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz;
“Siz Allâh’a benden daha çok muhtaç değilsiniz.” buyurdu ve hizmetine devam etti. (Semhûdî, I, 333)
Sultan Birinci Ahmed, Osmanlı padişahları içinde en geniş coğrafyaya hükmedenlerden biriydi. Cenâb-ı Hakk’a şükrünü îfâ için o da ataları gibi cami ve külliye inşâ etti. Günümüzde hâlâ turistlerin akınına uğrayan ve İslâm’ın kudret ve zarâfetini temsil eden Sultan Ahmed Camii’ni şahsî servetiyle o inşâ ettirdi. Fakat tevâzu ile «ibâdurrahmân»a karışmak, bedenen de hizmet etmek istedi, tebdil-i kıyâfet (gizli olarak) caminin inşaatında bir amele gibi çalıştı.
Rivâyet edilir ki;
Birinci Ahmed Han, genç yaşta vefât ettikten sonra kızı Gevher Hatun; rüyasında babasını cennette çok ihtişamlı bir mekânda görmüş. Merakla sormuş:
“–Baba, hangi amelinle bu güzel mertebeye vâsıl oldun?”
Sultan Ahmed;
“–Kızım, bu camiyi yaptırırken (halkın bilemeyeceği şekilde hafî / gizli olarak) sırtımda taş taşıdım!.. Bu makamı elde etmemin sebebi işte budur!” demiş.
Demek ki;
Mâlî imkânlarıyla hizmetlere iştirâk edenler;
“–Ben parayı veriyorum ya, ben kurtuldum!” diyemez. Bedenen de hizmetin içinde bulunmaya gayret etmeleri lâzımdır.
Hizmette edebi kazandıracak ikinci düstur:
KALBİN MÂNEVİYATI
Gönül feyzinden mahrum bir hizmet, çöle dökülen bir kova su misâlidir. Kurak araziye atılan bir tohum, tarla farelerinin kursağında yok olmaya mahkûmdur. Gönülle atılan hizmet tohumları ise istikbâlin çınarlarıdır. Bu sebeple hizmet insanı, şahsî hayatının mânevî gıdâsına dikkat etmek mecburiyetindedir. İbâdetlerde rûhâniyete, ahlâk ve muâmelâtta incelik, zarâfet ve diğergamlığa ehemmiyet verip, rûhen olgunluğa kavuşmak durumundadır.
Hizmet eden kişinin gönlü, münbit bir toprak gibi olmalıdır. Toprağın üzerinde gezen canlılar, onu çiğner ve cürûfunu da oraya dökerler. Fakat toprak, bu cürûfun hepsini temizler ve sonra çeşit çeşit güzellikte nebatlar bitirerek üzerinde dolaşan bütün mahlûkātı besler. İşte hizmet ehlinin gönlü de böyle münbit bir toprak gibi olmalıdır.
Bu hâle sahip olabilmek için şu dört esâsa dikkat etmek lâzımdır:
- Kalbin dâimî bir sûrette Allah ile beraber olması,
- Kalbin Allah ve Rasûlü’nün muhabbeti ile dolu olması,
- Kalbin din kardeşlerinin muhabbeti ile dolu olması,
- Kalbin Hâlık’tan ötürü mahlûkāta muhabbet, şefkat ve merhametle dolu olması.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hicretin 7’nci yılında hükümdarlara İslâm’a davet mektupları hazırlattı. Ardından sordu:
“–Bu mektubu kim götürür?”
Sahâbî efendilerimizin hepsi;
“–Ben götürürüm yâ Rasûlâllah!” diyerek samimiyetle öne atıldılar. Sevinçle bu hizmetlere tâlip olan sahâbîler;
“–Yâ Rasûlâllah, çölleri nasıl aşacağım? Beni cellâtlardan kim koruyacak? Benim harc-ı râhım ne olacak? Bana rahvan atlar verecek misin? Orada bir müşkilâtla karşılaşırsam geri dönebilir miyim?” demediler. Böyle endişelerden müstağnî oldular.
Rasûlullah Efendimiz’e olan muhabbetin heyecan ve şevkiyle hedeflerine tereddütsüz koştular ve her gittikleri yerde hidâyetlere vesile oldular.
Hâce Musa Efendi -rahmetullâhi aleyh- şöyle der:
“Bir insan mensup olduğu cemiyete, rızâ-yı ilâhî için güzelce hizmet etmeyi pek kıymetli bir vazife bilmelidir.
Bir cemiyetin hayatına, intizâmına, refahına hizmet eden kimse; o cemiyet arasında pek kıymetli bir varlık sahibi demektir.
Binâenaleyh onun ecir ve mükâfâtı da o nisbette büyüktür. Hadîs-i şerifte;
سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ
«Bir kavme hizmet eden kimse, (ecir ve mükâfâta nâiliyet itibarıyla) onların en büyüğüdür.» (Deylemî, Müsned, II, 324) buyurulmaktadır.”
Muhterem pederim, mahlûkāta Hâlık’ın nazarıyla şefkat ve merhamette de müstesnâ idi.
Köşkünün bahçesine girişi ve çıkışında etrafını kediler sarar, onun merhamet ve şefkatine sığınırlardı. O da onlara şefkatle eğilir, hastalarına baytar getirir ve yaralarını sardırırdı. Bahçesinde uçuşan kuşların yem tahsîsi vardı. Çiçeklere ve güllere bakışı da, onlarda ayrı bir tebessüm ve başkalık meydana getirirdi. Sanki hepsi, rûhâniyet-i Rasûlullâh’ın tecelliyâtıyla bir neşe cümbüşüne bürünürdü.
Hizmette edebe nâil olmak isteyen bir kalbin muhtevâsında mutlaka şu iki esas da bulunmalıdır:
İHLÂS ve İSTİKAMET
İhlâs, hizmetin sıhhatinin en mühim şartlarındandır. İhlâsın olduğu yerde; tefrika, benlik ve ihtiraslar kaybolur. Böylece nefse pay çıkarma yolu tıkanmış olur; hizmet yolundaki engeller de asgarîye iner.
Hizmette ihlâs kaybolursa, o nimet elden alınır. Bütün ibâdetler, Cenâb-ı Hakk’ın kabulüne muhtaçtır. Cenâb-ı Hak ise, ancak ihlâslı ve müttakî kullardan kabul eder.
Siyasî ikbal plânları, müşteri kazanma vb. dünyevî duygular ve niyetlerle yapılan hizmetler; bir menfaat karşılığında yapılmış demektir.
Hizmet ehli, her şeyden önce etrafına sağlam bir karakter sergileyebilmelidir. Yâsîn Sûresi’nde Habîb-i Neccar kavmine şöyle seslenir:
“«–Ey kavmim! Bu elçilere uyunuz!
Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbî olun; çünkü onlar, hidâyete ermiş (dürüst, istikamet sahibi, itimat edilen) kimselerdir.” (Yâsîn, 20-21)
Demek ki;
Tebliğ hizmetini yerine getiren kişide iki vasıf mutlaka bulunmalıdır:
- Menfaat beklememesi, sırf Allah rızâsı için ihlâsla hareket etmesi...
- Tebliğ ettiği hususları önce kendisi istikamet içinde yaşaması...
Bu noktada unutulmamalıdır ki;
İnsanın kalbî durumuna tesir eden en mühim iki husus:
- Arkadaş (Sâlih çevre),
- Rızık (Helâl lokma).
Hizmet ehli, istikameti muhafazaya bilhassa bu iki hususa dikkat ederek başlamalıdır.
Bu hidâyet ve istikametin en mühim unsurları, hizmet ehlinin şu fârikalarıdır:
ŞEFKAT, MERHAMET ve AFFEDİCİLİK
Kâmil bir mü’min, rahmet insanı olmalıdır. Merhamet ve diğergâmlık, onun en belirgin vasfı ve tabiat-ı asliyesi olmalıdır.
Cenâb-ı Hakk’ın nice esmâ-i hüsnâsı vardır. Bunlardan ikisini; besmelede, Fâtiha’da ve sâir âyetlerde dâimâ bize telkin etmekte:
- Rahmân ve Rahîm...
Mânâsı: Rahmeti sonsuz ve merhameti devamlı...
Rabbimiz’in bizlere en çok bu isimlerini zikrettirmesi, bizim de Rahmet İnsanı olmamızı arzu ettiğini gösterir.
Rahmet, basit bir acıma duygusundan ibaret değildir. Rahmet; sende olanı, mahrum olana ulaştırmandır. Rahmet, fiiliyat ister. Fedâkârlık ile ölçülür.
Hizmet ehlinin gönlündeki şefkat ve merhametin bir yansıması da, muhataplarının kusurlarını affedici olabilmeleridir.
Çünkü;
Kişi ancak affede affede, affa nâil olabilir.
Hâce Musa Efendi -rahmetullâhi aleyh- hizmet ehlinin affediciliği ve başkalarının ayıplarıyla meşgul olmamaları husûsunda ne güzel tavsiyelerde bulunur:
“Birçok kimseler, ibâdet ve tâate çokça yöneldikleri hâlde, Cenâb-ı Hakk’ın sıfatı olan «Settâru’l-uyûb», yani ayıpları örtücülük ve kusurları affedicilik hasletine lâkayd kalıyorlar. Bu sebeple de tam istenildiği gibi terakkî edemiyorlar.
Hâlbuki;
Bağışlamak ve kusur örtmek, güzel ahlâkın en ehemmiyetlilerinden biridir.
Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri biz kullarının sayısız kusur ve hatalarını örtüp affettiği gibi, biz de affedici olmalıyız. Zira Allah sevgisine sahip olanlar, affetmeyi bilirler. Bütün hüner, bu dünya hengâmesinde ve bin bir türlü meşgale içinde Hak’la beraber olabilmektir.
Bu öyle hoş bir hâldir ki; Cenâb-ı Hakk’ın kuluna bir atiyyesi, yani hediyesidir. Bu pek ulvî vazifeyi teemmül edebilirsek, dünyanın gelgeç oyuncaklarına aldanmaktan da kurtuluruz.
Cenâb-ı Hakk’ın; bir kuluna en büyük nimetlerinden biri, o kuluna aczini bildirmesidir.
Bu mâneviyat yolunda kazandığım belki de en büyük nimet, hatalarımı görmem oldu. Rabbime karşı müflisliğimi idrâk ettim. Böylece kimsenin hatasını görmeye ve onunla uğraşmaya tâkatim kalmadı. Hamdolsun, bütün bunların şükrü içindeyim...”
Kalbin bu tevâzu içinde olmasının bir semeresi de, hizmet ehlinde bulunması gereken bir başka husûsiyeti meydana getirir:
İSTİŞÂRE
Cenâb-ı Hak; vahiyle te’yid eylediği Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e dahî, ashâbıyla istişâre etmesini emretmiştir. (Bkz. Âl-i İmrân, 159)
Mü’minleri de;
“İşleri aralarında meşveret iledir.” buyurarak medh ü senâ eylemiştir. (bkz. eş-Şûrâ, 38)
İnsan dâimâ hissiyâtının tesiri altındadır. Onunla düşünür ve karar verir. Bu bakımdan hizmet ehlinin istişâreyle hareket etmesi, hizmetlerin doğru ve bereketli olmasını temin eder. Cenâb-ı Hak, Fâtiha’da bize cemî / çoğul sîgasıyla duâ ettirir. Mü’minin dâimâ içtimâîleşmesini arzu eden Rabbimiz; en doğru ve istikametli kararları, istişâre bereketiyle lutfederek, mü’min kardeşliğini pekiştirir. Karar mercîlerine de tevâzuu telkin etmiş olur.
Elbette istişâre, ehliyle olacaktır. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- buyurur:
“Şu üç kişiyi istişâre meclisinize sokmayın: Cimri, korkak ve muhteris.
Çünkü;
- Cimri, sizi sıkıntı ve darlığa düşmekle korkutup iyilikten vazgeçirmek ister.
- Korkak, büyük işlere karşı azminizi gevşetir.
- Muhteris ise, zulme saparak size ihtirâsı iyi göstermeye çalışır.”
Demek ki;
Hizmet ehli, istişâre edeceği kimseyi de, hizmet edeceği kimseyi de iyi tanımalıdır. Bir başka esas:
MUHATABINI İYİ TANIMAK
Hizmetlerde muhatabı iyi tanımak, en az hizmet kadar ehemmiyetlidir. Zira isabetli hizmet, ancak bu şekilde mümkün olabilir. Bir müslüman, peygamberlerdeki fetânet (kalbe bağlı akıl, firâset ve basîret) sıfatından hisse alıp, akıl nimetini en verimli bir şekilde kullanmalıdır.
Hazret-i Câfer’in Necâşî’nin karşısında, onları heyecan ve vecde getirecek bir sûre olarak Meryem Sûresi’ni seçip okuması ve onları duygulandırması bu firâsete güzel bir örnektir. Zaman içinde Habeşistan, herhangi bir sefer olmaksızın müslüman olmuştur.
Muhatabı tanımak, onun ihtiyaç ve istîdatlarını sezebilmek, gönül âleminde bir tezkiyeyi gerektirir. Kur’ân-ı Kerim’de hâlini gizleyen kanaatkâr fakirler hakkında;
“Sen onları sîmâlarından tanırsın...” buyurularak, bu mânevî derinliğe ve sezişe işaret edilmiştir. (bkz. el-Bakara, 273)
Muhatabı tanımak, onun gönül dünyasına gidecek bir damar bulmak için çok mühimdir.
Hizmet ehli bilmelidir ki;
Hidâyet Allah’tandır. Muvaffakiyet Allah’tandır. Kalplerin kilidini açacak olan Rabbimiz’dir.
Bu şuurla, ehl-i hizmet hiçbir zaman;
“–Ben şu kadar talebe yetiştirdim. Şu kadar kişinin mâneviyat yolunu bulmasına sebep oldum...” gibi sözlerle nefsine pay çıkarmamalıdır. Yaptıklarını her zaman az görmeli, gayretini artırmalı, başarıyı Allâh’a izâfe etmelidir.
Hazret-i İbrahim -aleyhisselâm-; malıyla, canıyla ve evlâdıyla imtihan edildi. Kendisini Hakk’a fedâ ederek «Halîlullah» makamına erdi. Lâkin o makamda İbrahim -aleyhisselâm-’a öyle bir ufuklar açıldı ki, şâhit olduğu azamet-i ilâhiyye karşısında;
وَلَا تُخْزِن۪ي يَوْمَ يُبْعَثُونَۙ
“(Yâ Rabbî! İnsanları yarattığın) gün, beni mahcup etme!” (eş-Şuarâ, 87) diye Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etti.
Bu ülü’l-azm peygamberin ilticâsını hiç unutmamalıdır.
Kula düşen, vazifesini yapmak ve neticeyi Allah Teâlâ’dan beklemektir. Netice alamadığı noktalarda da; başka yollara sapmamalı, şerîattan taviz vermemeli, sadece Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sünnet-i seniyyesi üzere sebât etmelidir.
Batı felsefesindeki; “Maksada ulaştıran her yol mubahtır.” anlayışı İslâmiyet nazarında tamamen bâtıldır. Şer‘î bir gayeye, gayr-i şer‘î bir yolla asla gidilemez. Bunu deneyenler, dâimâ hüsrana uğramış ve kendilerini İslâm dairesinin dışında bulmuşlardır. Yakın tarihimiz bunun acı örnekleriyle doludur.
Bu şuurla hizmet insanı için mühim bir başka düstur da;
İTİDALİ MUHAFAZA
Gerek ferdî ibâdetlerde, gerekse içtimâî vazifelerde en kıymetli hâl, «devamlılık ve istikrar»dır. Yani sebatkâr olmaktır.
Hadîs-i şerifte buyurulur:
“Her amelin (işin) bir coşkusu/şiddeti vardır; her coşkunun da bir gevşeme (fetret) dönemi vardır.
Kimin gevşeme dönemi benim sünnetime (ölçülerime) uygun olursa o hidâyete ermiştir. Kimin de yönelişi bunun dışındaysa helâk olmuştur.” (Tirmizî, Kıyâmet, 21)
Yani bir süre yüksek bir heyecan içinde koşturup sonra tamamen gevşemek, hizmet ehli için makbul bir gayret şekli değildir.
Bunun için, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ve sahâbe-i kirâmın örnekliği üzere, bir plânlama içinde hareket edilmelidir.
İtidal denildiğinde, toplumun ortalamasını almak gibi bir gaflete düşmek de büyük bir hata olur. Bizim için itidalin merkezi, sünnet-i seniyyedir ve onun tatbikatı olan asr-ı saâdettir. İlâhî rızâya erişmek için bize gösterilen nümûne sahâbe-i kiramdır. Onlara ihsân üzere tâbî olmaktır.
Bütün dînî ve hayrî hizmetler mühimdir, güzeldir, faydalıdır. Lâkin, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz; hangi hizmeti en başa aldıysa, bizler de onu en başta tutmalıyız:
ÖNCE KUR’ÂN!..
Ehl-i hizmetin ilk işi, Kur’ân-ı Kerim tahsilini ilk sıraya almak olmalıdır.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; Mekke’de Dâru’l-Erkam, Medine’de Suffe mektebini kurdu ve dâimâ Kur’ân tâlim buyurdu.
Yakın tarihteki birtakım engeller sebebiyle, müslümanlar dolaylı hizmetlerle gençlere ulaşmaya çalıştılar. Lâkin mâni ortadan kalkınca, temel prensip geri döner.
İlk vazife, nesillere Kur’ân’ı hurûfuyla, ahkâmıyla ve ahlâkıyla öğretmektir. Allâh’ın kelâmını gönüllere ulaştırmaktır. Kıraatsiz namaz olmaz, namazsız Müslümanlık olmaz.
Bütün kitaplar bir kitâbın, Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın anlaşılması için okunur.
Bütün eserler, Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in tanınması ve O’na tâbî olunmasına hizmet etmelidir.
Hâsılı bir mü’min, hizmeti minnet bilmeli;
GANÎMET BİLMELİ
Bugün dünya bir yangının içinde... Kardeşlerimiz bu yangından kurtulmak için memleketimize dînî tahsile geliyor.
Orta Asya’dan, Afrika’dan, Balkanlardan, dünyanın muhtelif yerlerinden birçok kardeşimiz, kendi memleketlerinde iyi bir dînî eğitim müessesesi bulamadığı için, Türkiye’mize dînini öğrenmek için geliyor. Kur’ân kurslarına gelenler var, milletlerarası imam-hatiplere gelenler var...
Bu misafirlerimize hizmet etmeyi minnet bilmeliyiz, ganîmet bilmeliyiz. Onları Hakk’ın emâneti adderek, onlara çok ehemmiyet vermek ve tahsillerine îtinâ göstermek gerekir.
Nitekim Peygamberimiz onları bize emânet etmiştir:
Ebû Hârun el-Abdî -rahmetullâhi aleyh- şöyle anlatır:
Biz gençler (dînî hususlarda bilmediğimiz) bazı şeyleri öğrenebilmek için Ebû Saîd el-Hudrî -radıyallâhu anh-’ın yanına giderdik. O bizleri görünce (çok sevinir ve bize hitâben) şöyle derdi:
“–Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in bize vasiyet ve emânet ettiği kişiler, merhaba, hoş geldiniz!
(Zira) Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bize şöyle buyurmuştu:
«–Dünyanın dört bir yanından insanlar gelip dîni iyice öğrenmek ve onda derinleşmek isteyerek size tâbî olacaklardır.
Onlar size geldiğinde kendilerine îtinâ gösterin ve (dâimâ) hayırla muâmele edin!»” (Tirmizî, İlim, 4/2650; İbn-i Mâce, Mukaddime, 17, 22; Dârimî, Mukaddime, 26; Hâkim, I, 164/298)
Hizmetin edebi ve incelikleri hakkında Hak dostlarının eserler dolusu hikmetli sözleri ve düsturları mevcuttur. Burada bir hulâsa verdik. İstifâde edilmesini niyâz ederiz.
Cenâb-ı Hak; hizmetin kıymetini bilip, hizmette edebi gözetebilen ve hizmetle mazhariyetlere nâil olabilenlerden eylesin.
Hizmetten uzak duran ve hizmeti gerekli edebi gözetmeden yapan gafillerden olmaktan muhafaza buyursun. Âmîn!..