Ferdin ve Milletin İstikbâlinde; GENÇLİK ve GENÇLER
Ebedî Fecre
Yüzakı Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Nisan, Sayı: 254
EBEDÎ GENÇLİK
Muhammed bin Kâ‘b el-Kurazî anlatır:
Bir zamanlar Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh- ile Medîne-i Münevvere’de karşılaşmıştım. O vakit gayet yakışıklı, ter ü tâze bir gençti ve bolluk içinde yaşıyordu. Daha sonra halîfe olduğunda yanına gittim, izin isteyip içeri girdim. Onu görünce şaşırdım ve yüzüne şaşkın şaşkın bakmaya başladım. Bana;
“–Niçin öyle hayretle bakıyorsun?” dedi.
“–Ey Mü’minlerin Emîri; renginiz uçmuş, bedeniniz yıpranmış, saçlarınız ağarmış ve dökülmüş! Sizi bu hâlde görünce hayretimi gizleyemedim.” dedim.
Bunun üzerine Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh- bana şöyle dedi:
“–Beni kabre konulduğumdan üç gün sonra görsen kim bilir ne kadar şaşıracaksın? O zaman karıncalar gözlerimi çıkarmış, gözlerim yanaklarımın üzerine akmış, ağzım burnum kan ve irinle dolmuş olur. İşte o zaman beni hiç tanıyamaz ve daha çok şaşırırsın.
Şimdi bunları bırak da sen bana İbn-i Abbâs’ın Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den rivâyet ettiği hadîsi tekrar et!..” (Hâkim, IV, 300/7706)
İslâm tarihinde yaptığı büyük hizmetler sebebiyle Beşinci Halîfe diye anılan Ömer bin Abdülaziz; yüklendiği hilâfet vazifesinin ağırlığı, duyduğu mes’ûliyet hissi ve yaşadığı riyâzat sebebiyle kısa zamanda bedenen yaşlanmıştı.
Lâkin o biliyordu ki; gerçek ve ebedî gençlik, âhirettedir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, cenneti ve cennetlikleri tarif ederken şöyle buyurmuştur:
“Kim cennete girerse; dâimâ nimetler içinde olur, hiç üzüntü ve sıkıntı çekmez, elbiseleri eskimez, gençliği tükenmez!” (Müslim, Cennet, 22)
O cennete, o ebedî gençliğe nâil olmak kolay bir iş değildir. Bir âlimin dediği gibi; «Cennet ucuz değildir.» Onun bedeli, dünya hayatındaki gayretlerimizdir, sâlih amellerimizdir.
FÂNÎLİĞE İSYAN
Nefsin mayasında fânîliğe isyan vardır. O, hiçbir zaman; ölümü, zevâli, son bulmayı istemez. Ebedîlik hasreti içinde yaşar.
Hâlbuki;
Ölümsüz bir hayat yahut ihtiyarlığı olmayan bir gençlik arzu edilirse; bu ancak nefs engelinin aşılması, yalancı ve fânî eşyaların esâretinden kurtulup Hakk’a râm olunması sûretiyle elde edilebilir.
Kıssada Ömer bin Abdülazîz’in, mes’ûliyet duygusu ve benzeri sebeplerle erkence yaşlandığı zikredilir. Lâkin neticede her insan yaşlanacaktır. Bu, hayatın kanunudur. İnsan ömrünün, değişmez bir hakikatidir.
ÖMRÜN BAHARI
Coğrafyada, dört mevsim sürekli devam eder:
İlkbahar, yaz, sonbahar ve kış... Kıştan sonra tekrar bahar başlar.
İnsan ömründe ise sadece iki mevsim vardır. Biri gençlik, diğeri de -Allah ömür vermişse- yaşlılık...
Âyet-i kerîmede buyurulur:
“Kime uzun bir ömür verirsek, Biz onun yaratılışını (güç ve kuvvetini alarak) tersine çeviririz. Hiç (bu manzarayı) düşünmüyorlar mı? (Bu ibretli yolculuğu idrâk etmiyorlar mı?)” (Yâsîn, 68)
Yani insan ömründe bir bahar vardır. Yaş ilerledikçe, o bahar kışa döner. Fânîlik, hükmünü yürütür. O bahar, dünyada bir daha gelmez.
Lâkin insan henüz o terse dönüşün yaşanmaya başlamadığı gençlikte, bunu idrâk etmekte zorlanır. Gençliğinin hiç bitmeyeceğini zanneder. Bir gün aklı başına geldiğinde ise artık geç kalmış olur. Bu sebeple Hazret-i Mevlânâ; yolun sonunu baştan görmeye, şu edebî sözlerle davet eder:
“Ey sâlik; aynadaki son nakşa bak! Bir güzelin ihtiyarlığındaki çirkinliğini ve bir binanın harâbe hâline geleceğini düşün de aynadaki yalana aldanma!..”
“Sen; ey ilkbahar güzelliğine karşı dudak ısıran, hayran olan kimse! Bir de sonbaharın sararmış hâline ve soğukluğuna bak!”
“Sonunda sen de bunu anlayacak ve idrâk edeceksin ya; bari şimdiden kendine gel de son günü, yani âhireti bugünden gör. Aklını başına al da, işin sonunu bugünden görmeye çalış. Hakikati, âhireti görecek gözünü; gafletle ve nefsânî temâyüllerle âmâ etme!”
EN KIYMETLİ ZAMAN
Ömrün başı, bebeklik ve çocukluk sebebiyle; sonu da yaşlılık sebebiyle zayıflık içindedir. Onun en bereketli zamanı gençliktir. Yani bu ömür, bir âhiret sermâyesi olduğuna ve dünya, âhiretin tarlası olduğuna göre; o hazırlığın, o gayretin en semereli, en verimli zamanı gençlik ve dinçlik günleridir.
Heyhât!..
Şeytânî ve nefsânî vesveseler, tam aksini telkin eder!..
“–Daha gençsin! Önünde koca bir ömür var. Tevbe edersin, sonra yaparsın...” gibi boş ve bâtıl lâkırdılarla, gençliği hebâ ettirir.
Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise kıymet bilmeye davet eder:
“Beş şey gelmeden evvel beş şeyi ganîmet bil!
- İhtiyarlığından evvel gençliğini,
- Hastalığından evvel sıhhatini,
- Fakirliğinden evvel zenginliğini,
- Meşguliyetlerinden evvel boş vakitlerini ve
- Vefâtından evvel hayatını.” (Hâkim, IV, 341/7846)
Gençliğini, içinde yaşadığı câhiliyye toplumuna rağmen, tertemiz bir nezâhet içinde yaşayan Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz; risâletinden sonra da gençlere büyük ehemmiyet verdi.
Mekke’de Dâru’l-Erkam, Medine’de Suffe; bir bakıma Peygamber Efendimiz’in gelecek nesilleri inşâ ettiği birer mektep hüviyetindeydi.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, gençlere mes’ûliyet ve vazifeler verdi.
Hazret-i Ali on yaşında İslâm ile müşerref oldu. Hicrette Allah Rasûlü’nün evinde, O’nun yatağında kaldığında 20’li yaşlardadır.
Câfer bin Ebî Tâlib -radıyallâhu anh-; Habeşistan’a hicret eden topluluğa riyâset edip Necâşî’nin huzûrunda basîret dolu konuşmasını yaptığında, 17 yaşlarında bir delikanlıdır.
Mus‘ab bin Umeyr -radıyallâhu anh-; 18 yaşında müslüman olmuş, bu kararıyla büyük aile servetini elinin tersiyle itmişti. Birkaç yıl sonra da Medine’de muallim olarak vazifelendirilmiş; orayı Kur’ân’la, firâseti ve tatlı diliyle fethetmiştir.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medine’ye hicret ettiğinde; Zeyd bin Sâbit -radıyallâhu anh-, 11 yaşında bir yetimdi. Kendisi şöyle anlatır:
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medine’ye geldiğinde beni huzûruna götürdüler. Efendimiz beni sevdi ve beğendi. Oradakiler;
«–Yâ Rasûlâllah! Bu, Neccâroğulları’ndan bir gençtir. Allâh’ın Sana inzâl buyurduğu sûrelerden on yedi tanesini ezbere biliyor!» dediler. Bu durum Peygamber Efendimiz’in çok hoşuna gitti...” (Ahmed, V, 186)
Üsâme bin Zeyd -radıyallâhu anhümâ-, yirmi yaşlarında iken Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tarafından İslâm ordusunun kumandanı tayin edilir.
Yine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Mekke’yi fethettiğinde; oraya vali olarak, 20 yaşındaki Attâb bin Esîd -radıyallâhu anh-’ı vazifelendirmiştir.
Gençliğinde güzel yetişmiş, vasıflı, ideal insan; ömrünün sonuna kadar çok büyük bir kıymet hâlinde yaşar.
HAYAL EDİN!..
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- hilâfeti zamanında bir gün dostlarıyla oturuyordu. Onlara (Allah’tan) bazı talep ve temennîlerde bulunmalarını söyledi. (Âdetâ onların hayal ufkunu görmek istedi.) Oradakilerden bir kısmı;
“–İçinde bulunduğumuz şu hâne dolusunca paralarım olsun da Allah yolunda infâk edeyim!..” şeklinde niyet izhâr etti.
Bir kısmı;
“–Şu ev dolusu altınım olsun da Allah için harcayayım!..” tarzında temennîde bulundu.
Bazılarının hayâli de;
“–Şu hâne dolusu mücevherlere sahip olayım da onları Allah yolunda sarf edeyim!..” şeklinde oldu.
Ancak Hazret-i Ömer;
“–Daha, daha fazlasını isteyin!” deyince onlar;
“–Allah Teâlâ’dan daha başka ne isteyebiliriz ki?!.” dediler.
Bunun üzerine Ömer -radıyallâhu anh-;
“–Ben ise, içinde bulunduğumuz şu hânenin; Ebû Ubeyde bin Cerrâh, Muâz bin Cebel ve Huzeyfetü’l-Yemânî -radıyallâhu anhüm- gibi (müstesnâ, seçkin, keyfiyetli, ideal ve yetişmiş) kimseler ile dolu olmasını ve bunları Allâh’a itaat yolunda, yani tebliğ ve ıslah hizmetlerinde istihdâm etmeyi temennî ederim...” dedi. (Buhârî, Târîhu’s-Sağîr, I, 54)
Demek ki;
Rasûl-i Ekrem Efendimiz, gençlerdeki güçlü enerjiyi, hayra tevcih etmiş ve onlara güvenmiştir.
Bu sahâbîlerin yaşlarının bize hayret verici gelmesinin sebebi, devrimizde gençlerin olgun şekilde yetiştirilmemesi ve bu sebeple de kendilerine güvenilmemesinden kaynaklanmaktadır. Bunun sorumluluğu, gençlerden ziyade onları yetiştirenlerdedir. Bir toplumun gençliği, istikbâlidir.
İSTİKBÂLİN AYNASI
Gençlik, istikbâlin tohumudur. Bu tohumun özüne bakarak, yarınını keşfetmek kolaydır.
Bir milletin istikbâlini görmek kerâmet değildir. Bunun için onların gençlerine bakmak kâfîdir. Her devrin gençliği; kendi karakterine uygun, enerjisini harcayabileceği ayrı bir heyecan ikliminde yaşar. Her millet, gençliğinin his ve fikir dünyasına göre şekil alır.
- Eğer bir millette gençler; güçlerini mâneviyat ve fazîlet yolunda sarf ediyorlarsa, o millette istikbal vardır. Bunun en bâriz misâli, Çanakkale ve İstiklâl Harpleridir. Buna bütün dünya şâhittir ki; sîneleri îman dolu o şanlı neslin sahip olduğu mânevî güç, düşmanın maddî gücünü bertaraf etmiştir.
- Fakat bunların aksine, gençlik; bütün enerjisini nefsâniyete, yani kaba kuvvete esir ve râm ediyorsa, tarihî misallerle sâbit olduğu gibi, âkıbet hezîmettir.
Necip Fazıl der ki:
Oluklar çift, birinden nûr akar, birinden kir...
Bize düşen vazife;
- Gençlerimizin dâimâ vahy-i ilâhînin nûr oluğundan istifâde etmesini temin etmek ve
- Ehl-i dünyanın kir oluğundan onların gönül dünyasına hiçbir şeyin sıçramaması için âzamî gayret göstermektir.
Bunun için en mühim husus;
TAHSİL
Zamanımızda, tahsil için uzun seneler ve meblâğlar sarf ediliyor. Anne-babalar; âdetâ evlâtlarından daha fazla heyecanlanıyor, çocuklarının girdiği imtihanlarda mektep kapılarına yığılıp telâş gösteriyorlar.
Fakat o yıllar süren tahsilin evlâtlarımıza faydalı olması hattâ, onlara zarar vermemesi için şu çok mühim ölçüye riâyet etmek zarûrîdir:
Onların genç dimağlarını, körpe yüreklerini vahiyle buluşturmak... Onlara Kur’ân ve Sünnet tahsilini kazandırmalıyız ki, kalpleri vahiyle irtibat hâlinde olsun.
- Eğer gençliği vahiyle buluşturamazsak, ona hangi ilmi verirsek verelim; hodgâm / bencil olur, zâlim olur, pragmatist bir menfaatperest olur, vicdanı da kurur. Böyle yetişenlerin de insanlığa büyük bir zararı olur.
- Eğer gençliği vahiyle buluşturabilirsek, dünyevî tahsilini uhrevî tahsil ile mezcedebilirsek; o evlâdımız hangi meslekte olursa olsun, hem dünyada selâmet bulur, hem de âhireti âbâd olur.
Mâneviyatla dolu bir gençlik yetiştirebilirsek, onlar fazîlet tevzî ettikçe bizim için sadaka-i câriye olurlar.
Şayet onları mânevî dünyadan mahrum bırakırsak, bizler için kıyâmet günü büyük bir hüsran olurlar.
Harplerde de bunun neticesi görülür:
Çanakkale Zaferi’nde olduğu gibi, eğer bir harpte; Allah için, vatan ve millet için hakikî şehidler veriliyorsa, bu kurbanların arkasından büyük zaferler gelir.
Fakat bunun zıddına, bir harpte; sadece molozlar, yani iç dünyası bomboş yürekler ölüyorsa, onların ardında da yalnızca bir enkaz yığını kalır.
Faydalı ilim; evlâtlarımıza Cenâb-ı Hakk’ın azametini tefekkür ettiren, onları Allâh’a yaklaştıran ilimdir.
Zira Yûnus Emre, Cenâb-ı Hakk’a götürmeyen ve temiz bir vicdan temin etmeyen ilmin, fayda yerine zarar vereceğini şöyle bildirir:
İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir.
Sen kendini bilmezsin,
Bu nice okumaktır?
Okumaktan mânâ ne?
Kişi Hakk’ı bilmektir.
Çün okudun bilmezsin,
Ha bir kuru emektir!
Unutmamalıyız ki;
Son nefeste bütün meslekler bitecek, bütün diplomalar iptal olacak, bütün makam ve mevkiler ortadan kaybolacak. Sadece ve sadece mârifetullah kalacak. Kulluğun ve takvânın faydası ebediyyen devam edecek.
Tahsil, vahyin muhtevâsında olmazsa ne olur?
Batı felsefeleriyle şekillenen dünyevî ilim, Darwin’in; «Güçlü olan hayatta kalır! Zayıflar bertaraf olur!» anlayışıyla kaba kuvveti, zulüm ve haksızlığı gençliğe aşılıyor. Bugün gerek ülkemizde gerekse dünyada bu hoyratlık, zulüm ve şiddetin örneklerinin arttığını üzülerek görmekteyiz.
Yahut Freud’un; «İnsan şehevî arzularını tatmin için yaşar!» anlayışıyla rezâlet ve sefâlet çarşılarında saâdet arayan, sapıklaşan, -arzularını tatmin edemeyince de depresyonlara sürüklenen- alkol, kumar ve uyuşturucuya sığınan veya intihar eden niceleri... Selde sürüklenen kütükler gibi cehenneme yuvarlanan zavallılar...
PSİKOLOJİYİ BOZAN ve DÜZELTEN
Bir düşünelim:
Asr-ı saâdette neredeyse hiçbir psikiyatrik rahatsızlık yoktu. Çünkü namaz vardı. Secdeler; kulu en büyük varlığa, Cenâb-ı Hakk’a yaklaştırıyordu.
Oruç vardı. Zekât, infak, hayır-hasenât vardı. Hizmet vardı. Cihad vardı. Bunlar da kulu diğergâmlığa götürüyordu. Yani kul; kardeşinin derdiyle dertlenerek, kendi sıkıntılarını unutuyordu. Başkalarını huzura kavuşturarak, huzur buluyordu.
Günümüzde ise bu rahatsızlıklar had safhada... Sebebi, gönüllerin vahiyden uzak kalmasıdır. İbâdetlerin vecd ve rûhâniyet içerisinde îfâsından mahrum kalmaktır. Kul olmaktan uzak kalmaktır.
Fert olsun, toplum olsun, millet olsun; Allâh’a kulluk varsa, Cenâb-ı Hakk’ın yardımı tecellî eder.
اِيَّاكَ نَعْبُدُ
“Ancak Sana kulluk ederiz.” sırrı yaşandıkça;
وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ
“Ve ancak Sen’den yardım dileriz.” (el-Fâtiha, 5) niyâzının kabulü tecellî eder. Allâh’ın yardımı yetişir.
UHREVÎ TAHSİL
Demek ki;
Zihnî bilgilerle kalbî bilgilerin beraber olması şarttır. Bunun için gençliğin göreceği tahsilin müfredâtında şu üç ilmin mutlaka bulunması gerekir:
- Gençliğe bir akāid bilgisi vermek lâzımdır. Çünkü akāid zedelenirse, îman gider. Îman olmazsa âhiret harap olur.
- İlmihâl bilgisi; ibâdât, muâmelât, ukûbat, yani fıkhı, hak ve hukuk meselelerini öğretmek lâzımdır.
İbâdetler rûha birer vitamindir. İslâm hayatın her safhasını kuşatır. Evlâtlarımız bunları ancak fıkhı öğrenerek tahsil edebilirler.
- Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e benzeyebilmelerini; yani her anlarında, Allah Rasûlü’ne bir râbıta hâlinde yaşama şuurunu kazandırmak elzemdir.
Maalesef bugün gençliğin zihni; hayâlî romanlarla, menfî senaryolarla, bomboş hikâyelerle, birtakım fasaryalarla dolduruluyor.
Hâlbuki, gençliğe asıl fayda verecek örneklik; Allah Rasûlü Efendimiz’in berrak, nezih ve mükemmel hayatıdır. Bize nümûne-i imtisal, o mübârek sîrettir. Gençliğe en güzel emsal, asr-ı saâdettedir.
Hâsılı;
Anne-babaların en büyük vazifesi, evlâtlarını küçük yaştan itibaren dînî şuur ve idrâk içinde yetiştirmeleridir. Eğer bu vazifelerini gerçekleştirmezlerse, dünyada da âhirette de büyük bir pişmanlık içine düşeceklerdir.
Evlâtlar anne-babalarına Allâh’ın bir emânetidir. Anne-babaların en büyük mes’ûliyeti, evlâtlarını İslâm karakter ve şahsiyeti içinde yetiştirmektir.
DOĞRU ve YANLIŞ ÖRNEKLER
Gençler hayatın başındadır. İnsanın öğrenme usûlünde fıtrî olarak bulunan taklit temâyülünün neticesinde, onlar da kendilerine birtakım örnekler seçer ve farkında olsalar da olmasalar da onları taklide yönelirler.
Bu duygular, doğru tevcih edilmezse; zamanımızda yaşandığı gibi, asla bir nümûne-i imtisal olmayan ecnebî futbolculara, hayatlarını fısk u
fücur içinde geçiren şarkıcı ve oyunculara yönelir ve maalesef gençlerimizi kılıktan kılığa sokar. Âdetâ maskara eder.
Bu noktada, gençlerimizi; gerek tarihimizden, gerek zamanımızdan nümûne şahsiyetlerle buluşturmamız îcâb eder. Bunun yolu da onlara; sağlam bir din, dil ve tarih şuuru kazandırmaktan geçer.
Gençler; kendilerini ispatlamak, göze girmek ve tebrik edilmek isterler. Onları muvaffak oldukları başarılarda; aşırıya kaçmadan, tevâzu-vakar dengesini bozmadan, taltif ve tebrik etmek gerekir. En büyük tebrikin ise, Allah ve Rasûlü’nün takdiri olduğunu onlara aşılamak lâzımdır.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurur:
“Allah Teâlâ; çocukça (lâubâlî) davranışları olmayan, hayra yönelip hevâ ve hevesi terk eden, vakar sahibi, olgun genci sever.” (Ahmed, IV, 151)
“Allah Teâlâ, gençliğini Allâh’a itaat yolunda geçiren genci sever.” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 65/1867)
Yine Sevgili Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; Allâh’a itaat eden ve İslâm ahlâkı üzere yetişen bir gencin, kıyâmet günü Arş’ın gölgesinde bulunacağını haber vermiştir. (Buhârî, Ezân, 36)
GENÇLİĞİN HEYECANI
Gençlik bir heyecan devresidir. Din de heyecanla yaşanır. Gençlikteki heyecan; ulvî ideallere tevcih edilebilirse, büyük muvaffakiyetlere vesile olur. Bunun için gençlerin, olgun ve reşîd büyüklerinin rehberliğinde yetiştirilmeleri îcâb eder.
Meselâ II. Murad, genç şehzâdesi Mehmed’i birçok âlime ve bilhassa Akşemseddin Hazretleri’nin terbiyesine teslim etti.
Toplumda Akşemseddinler varsa, ardından muhakkak Fatihler yetişir. Bunun için toplumda Akşemseddinler yetiştirmenin gayretinde olalım ki, arkamızda İslâm dünyasının mefâhiri olacak gençler yetişsin.
Fatih, henüz çocuk yaştayken, fetih plânları ve rüyalarıyla yoğruldu. İstanbul’u fethettiğinde ise sadece 21 yaşındaydı.
Şair, Fatih’in yaşına işaretle gençliğe şöyle seslenir:
Yüzüne çarpmak gerek zamânenin fendini...
Göster: Kabaran sular nasıl yıkar bendini?
Küçük görme, hor görme, delikanlım kendini,
Şu kırık âbideyi yükseltecek taştasın;
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!..
ZAMANIN TEHLİKESİ
Asrımız bir câhiliyye devridir. Sokak, internet ve televizyon, modalar ve reklâmlar her biri evlâtlarımızı kendi anlayışına göre şekillendirmek, yetiştirmek ve yoğurmak için çalışıyor.
Buna mukabil, anne-babalara büyük mes’ûliyet düşmektedir. Muhabbetle, alâka ile, yeri geldiğinde ciddiyet ve azimle evlâtlarımızın terbiyesine ihtimam göstermek mecburiyetindeyiz. Bu vazifedeki ihmallerimizin neticesi, -maâzallah- evlâtlarımızın âhirette bizden dâvâcı olmasıdır.
«Çocuktur, hevesini alsın!..» denilerek, evlâtların terbiyesinde geç kalınırsa, câhiliyyenin pençesine düştükten sonra onları şekillendirmek neredeyse imkânsızlaşır.
Bu sebeple;
- 7 yaşına kadar telkin ve muhabbet aşısı,
- 7 yaştan itibaren vazifelere muhatap kılma,
- 10 yaşında ciddiyeti artırma gibi nebevî tavsiyelere dikkat edilmelidir.
Batıdan gelen anneler günü, babalar günü gibi kandırmacalara da aldanmamak lâzımdır.
Evlâdın anne-babaya verdiği kıymet; onlara senede bir gün markalı bir hediye, etiketli bir paçavra almak, senenin geri kalanında onları bir kenara itmek değildir.
İslâm’da her gün anneler günüdür, her gün babalar günüdür. O günün fârikası da her fırsatta onlara hizmet ederek Allâh’ın rızâsını aramaktır. Onlarla her zaman «قَوْلًا كَر۪يمًا» kıymet verici bir lisanla konuşmaktır.
Hattâ İslâm’da; her gün akrabalar günüdür, her gün fakirler, yetimler ve garipler günüdür. Her günün vazifesi, onların derdiyle dertlenmektir. Gönüllerini ihyâ etmektir. Sevindirerek sevinmektir.
Hazret-i Ömer, Zeynelâbidîn Hazretleri ve emsâli büyük zâtlar; her gece mâtemlerin civarında dolaşır, kimsesizlerin, çaresizlerin feryatlarını işitir, onlara imdâd olurlardı.
Cenâb-ı Hak; ümmet-i Muhammed’i genciyle, ihtiyarıyla, kadınıyla, erkeğiyle rızâsına muvâfık kullar eylesin.
Gençliğin heyecan ve kuvvetini, nefsânî arzular yerine; Allah yolunda gayret ve faaliyetlere tevcih edip, amel defterini en güzel bahar çiçekleriyle tezyîn edebilenlerin sayısını artırsın.
Âmîn!..