Ömrün Baharı Hebâ Olmasın!..

Genç Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Temmuz Sayı: 238

Muhterem Efendim; yaz aylarında gençlerin bir araya geldikleri yerlerden biri de hiç şüphesiz ki kafeler. Bu mekânlar hakkında acaba sizler ne düşünüyorsunuz?

İnsanların bir araya gelip tanıştıkları, dostlarıyla buluşup hasbihâl ettikleri, yeri geldiğinde dertlerini samimiyetle paylaştıkları, kültür ve bilgi alışverişinde bulundukları sâde ve nezih mekânlar, kadim kültür ve medeniyetimizde dâimâ var olmuştur. İlim ve irfan sahibi zevâtın konaklarında, ocak, dernek ve vakıf çatıları altında, en mühimi de toplumun gönül dünyasını nakış nakış işleyen dergâhlarda sohbet meclisleri ve edebî mahfiller düzenlenmiş ve buralarda nice keyfiyetli insanlar yetişmiştir.

Günümüzde ise gençler, maalesef kadim medeniyetimizin mütevâzı, ferah ve mahremiyet sınırlarının aslâ ihmal edilmediği bu gibi mekânlardan mahrum oldukları için, artık birçok sosyal ihtiyaçlarını kafelerde görmeye çalışıyorlar. Her ne kadar muhtevaları birbirinden farklı pek çok kafe olsa da bizim tavsiyemiz, gençlerimizin buralarda vakitlerini israf etmemeleridir.

Zira burada isimlerini bile zikretmek istemediğim, fakat elde ettikleri bütün geliri zâlim siyonistlere göndererek onların zulmüne destek olan lüks ve pahalı kafeler var.

Bir bardak kahveye çok fahiş fiyatların ödendiği bu mekânlar, modern hayatın getirdiği yozlaşma ve tüketim çılgınlığı sebebiyle, daha ziyade israf, gösteriş, pahalı markalarla birbirine caka satma meydanları hâline gelmiş bulunuyor. Gözü ve kulağı haramdan, kalbi ve dili dedikodudan koruyacak edep ölçülerinin gözetilmediği bu mekânlar, insanın şahsiyet ve karakterine hiçbir meziyet ve fazîlet kazandırmıyor.

Ayrıca bir müslümanın, maddî temizliğine dikkat etmekle beraber yiyeceklerinin mânevî temizliğine de ehemmiyet göstermesi gerekir. Zira yenilen bir yemeğin helâl olup olmamasının da ötesinde, hangi hâlet-i rûhiye ile pişirildiği dahî, insanın mânevî hayatına tesir eder. Fakat bu gibi yerlerde satışa sunulan yiyecek ve içeceklerin kimler tarafından ve hangi şartlarda hazırlandığı da çoğunlukla bilinmiyor. Hâlbuki kalbe menfî tesir eden en mühim hususlardan biri de haram ve şüpheli lokmalardır. Zira haram ve şüpheli gıdalar; mânevî duyguları zedeler, kalbi hantallaştırır.

Âyet-i kerîmede:

“…Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyin…” (el-A’râf, 160) buyrulması da bu hikmete binâendir. Yani helâl gıda kalbe feyz ve rûhâniyet verirken; haram ve şüpheli gıdalar ise gaflet ve kasvet verir.

Bununla beraber, kafelerin birçoğunda mahremiyet sınırlarının ortadan kalktığını ve buraların flört günahının tabiî bir mekânı hâline geldiğini de -maalesef- duyuyoruz.

Dolayısıyla kişinin âhiretine zarar verecek yerlerden uzak durması, îmânının bir gereğidir. Hattâ, bir mü’minin buğz-i fillâh ve boykot hassasiyetiyle bu nevî mekânların önünden bile geçmemesi gerekir.

Diğer taraftan, sürekli sigara dumanı altında kalan ve çeşitli oyunların oynatıldığı kahvehaneler var. Oralarda belki pahalı içecekler ve ihtilat ortamı yok, fakat vakit ve sağlık israfı var.

Hâlbuki sağlık nîmeti, insanoğlunun kıymetini lâyıkıyla takdîr edemediği en büyük ilâhî lûtuflardan biri.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“İki nîmet vardır ki insanların çoğu onların değerini takdir edemez: Sağlık ve boş vakit.” buyuruyor. (Buhârî, Rikāk, 1)

Böylece hem sağlık ve zamanın israfı hususundaki umumî gaflete dikkat çekiyor, hem de biz ümmetini îkaz buyuruyor.

Unutmayalım ki sahip olduğumuz bütün nîmetler, Cenâb-ı Hakk’ın bizlere birer lûtfudur. Bunlar, günün birinde hesâbı verilecek emanetlerdir. Dolayısıyla bizlere ihsân edilen her nîmeti, Allâh’ın rızâsına uygun şekilde kullanmalıyız. Zira Yüce Rabbimiz, âyet-i kerîmede:

“Nihâyet o gün (dünyada faydalandığınız) nîmetlerden elbette ve elbette hesâba çekileceksiniz.” (et-Tekâsür, 8) buyurarak bizlere bu mes’ûliyetimizi hatırlatıyor.

Günümüzde bir de belediyelerin yaptığı kafeler var ki buralar için evvelâ; talebelerin sessizce ders çalışabileceği, insanların huzurla kitap okuyabileceği kültür mekânları olacağı söylenmişti. Fakat bu mekânların da bugün bu vasfı ne kadar taşıdığı şüpheli... Ayrıca buralarda da karşı cinsle ihtilât problemi var.

Bir mekân, kadın ve erkeklerin karışık oturabilecekleri bir şekilde düzenlenmişse, takvâ ehli kardeşlerimizin böyle bir mekâna rağbet etmeleri aslâ mümkün değildir.

Günümüzde ihtilât; yani kadın-erkek lâubâlî karışık mekânlar maalesef, ehemmiyetsiz ve normal görülmeye başlandı. Bu hususta gaflet arttı. Hâlbuki yangınlar, küçük görülen kıvılcımlarla başlar.

Dolayısıyla bir mü’minin bu konuda çok hassas olması gerekir. Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- müşterek alanlarda kadın ve erkeklerin birbirini rahatsız etmeyecek ve izdihama yol açmayacak şekilde hareket etmesini tavsiye etmiştir. Bir defasında mescidden çıkarken yolda kadınlarla erkeklerin birbirine karıştığını görünce kadınlara hitâben şöyle buyurmuştur:

“Siz geride kalın, yolun ortasından gitmeyin, yolun kenarlarından yürüyün.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 180/5272)

Şu bir hakîkattir ki gençlik, ömrün bahar mevsimidir. Her sene dünyanın baharı yeniden gelir, fakat ömrün baharı geçti mi, bir daha aslâ geri gelmez.

Nitekim Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir nasihatlerinde şöyle buyuruyorlar:

“Beş şey gelmeden evvel beş şeyi ganîmet bil!

–İhtiyarlığından önce gençliğini,

–Hastalığından önce sıhhatini,

–Fakirliğinden önce zenginliğini,

–Meşgul zamanlarından önce boş vakitlerini ve

–Ölümünden önce hayatını.” (Hâkim, IV, 341/7846)

Tarihe baktığımızda zaferlerde hep gençlerin ön planda olduğunu görüyoruz. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in civarında hep gençler vardı. Onlar gençlik heyecanlarını hizmet ve fedakârlıklarla taçlandırdılar.

Meselâ Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, vefâtından hemen önce Bizans İmparatorluğuʼna karşı sefere çıkacak ordunun başına 18 yaşında olan Usâme bin Zeyd -radıyallâhu anh-’ı komutan olarak tâyin etmişti.

Mus’ab bin Umeyr -radıyallâhu anh-; güzel ahlâkı, nezâket ve zarâfeti, hitâbet gücü ve ilmî seviyesiyle Medîne’yi İslâm ile tanıştırdığında 25 yaşında idi.

Attâb bin Esîd -radıyallâhu anh-, 20 yaşında Mekke Fethi’nden sonra oraya vâli olarak atanmıştı.

Câfer bin Ebî Tâlib -radıyallâhu anh-, Habeşistan’a hükmeden Necâşî Ashame’nin karşısında müslümanları temsil ederken 20’li yaşlarda idi.

Yine ecdâdımız Osmanlıʼya baktığımızda genç padişahların zamanında büyük fetihlerin olduğunu görüyoruz. Fakat bunlar kafelerde değil sancaklarda, tembelhânelerde değil Enderun’da yetişmiş, tecrübeli, güvenilir şahıslar arasından seçilen ve “lala” diye isimlendirilen otoritelerin gözetiminde yetiştirilirdi. Bu sebeple şehzâdeler, tahta çıktıklarında devleti en güzel şekilde idare ederlerdi.

Dolayısıyla gençleri yetiştiren bir Edebali silsilesi varsa, Akşemseddinler varsa, arkadan mutlaka Fatihler geliyor…

Velhâsıl gençlik, zihnî ve bedenî enerjinin zirvede olduğu, şahsiyet ve karakterin şekillendiği bir dönemdir. Bir yerlerde takılıp vakit öldürmek için gelişigüzel harcanacak bir mevsim değildir. Ebedî hayatın kazanılacağı en bereketli zamandır.

Rabbimiz, ihsân ettiği her nîmeti rızâsı yolunda sarf edebilmeyi, cümlemize nasip ve müyesser eylesin.

Âmîn!..