Fahr-i Kâinât (s.a.s.) İle Beraberlik

Ebedî Fecre

Yüzakı Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Ağustos, Sayı: 258

İNSANDA MÛCİZE

Cenâb-ı Hak, bize kulluğumuzun kemâli için üç tane yardımcı lutfetti:

  • Kur’ân-ı Kerim, kelâmda mûcize...
  • Kâinat, fiilde mûcize...
  • Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise insanda mûcize...

Fahr-i Kâinât Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in güzel ahlâkı ve pâk sîreti aynı zamanda Kur’ân-ı Kerim mûcizesinin şerhi ve tefsîri olmuştur. Bir başka ifadeyle; Allah Rasûlü, canlı bir Kur’ân’dır. Zira O -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

  • İsmet sıfatıyla Mâsum,
  • Huluk-i azîm en muazzam ahlâk ile Mükerrem,
  • Vahiyle Müeyyed’dir.

Kur’ân-ı Kerim, beşeriyeti cennete ve ilâhî rızâya ulaştıran sırât-ı müstakîmin yol haritası; Rasûlullah Efendimiz ise kulun elinden tutup o yolda irşâd eden kılavuzu, delili ve rehberidir.

Bir nimetin şükrünü hakkıyla edâ edebilmek için; evvelâ o nimetin farkında olmak, o lutfun idrâkine ermek gerek!

EN BÜYÜK NİMET

Rabbimiz’e sonsuz hamd ü senâlar olsun ki;

  • 124 bin küsur peygamber içinden, en yücesine ümmet olmakla şereflendik.
  • Bu şerefe de meccânen erdik.

Lâkin bu nimete nâil olmak meccânen olsa da; devamında O’ndan istifâde etmenin bir bedeli var, îcâb ettirdiği şartlar var.

O’ndan istifâde edebilmek için, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sünnetine itaat ve ittibâ şarttır. Âyette buyurulur:

مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَ

“Kim Rasûl’e itaat ederse Allâh’a itaat etmiş olur...” (en-Nisâ, 80)

Unutmayalım ki;

Allah Rasûlü ile aynı asırda yaşamak bahtiyarlığına erişen nice bedbaht, O’na îmân etmedikleri, O’nun hakikatini idrâk edemedikleri için küfrün ve şirkin karanlıkları içinde mahrumiyette kaldılar.

Sahâbe-i kirâm ise; o nimetin azametini hakkıyla idrâk edip şartına riâyet ederek, peygamberlerden sonraki en yüksek mertebeye nâil oldular.

Ashâb-ı kiram; Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şahsiyetinde insanlıkta büyük bir âbide seyrettiler, kendilerine gönderilen o muhteşem ilâhî mûcizeye hayran oldular, böylece her nefes O’nun izinden gittiler ve aşklarının yegâne ifadesi olarak;

“‒Anam-babam, malım-canım, her şeyim Sana fedâ olsun yâ Rasûlâllah!” dediler. O’nun uğrunda can vermeyi, her emrine kurban olmayı, canlarına minnet saydılar.

Hazret-i Mevlânâ anlatır:

KALBİN AYNASINDA

“Ebû Cehil; Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i gördü de;

«–Hâşim oğullarından çirkin bir yüz belirdi.» dedi.

Hazret-i Peygamber ona şu cevabı verdi:

«–Haddini geçtin ama, doğru söyledin.»

Hâlbuki, Hazret-i Ebûbekir; Fahr-i Kâinât Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i görünce;

«–Ey güneş; sen ne doğudansın, ne batıdan, latif bir nurla parla!» diye hayranlığını ifade etti.

Peygamber Efendimiz, ona da;

«–Ey şu değersiz dünyadan kurtulan aziz varlık, doğru söyledin!» buyurdu.

Orada bulunanlar hayretle sordular:

«–Ey insanların en şereflisi, en büyüğü, onlar birbirine aykırı düşen sözler söylediler, fakat Siz ikisine de; ‘Doğru söyledin!’ buyurdunuz; bunun hikmeti nedir?»

Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, buyurdu ki:

«–Ben, Hakk’ın kudret eli ile cilâlanmış bir aynayım; her kim bana bakarsa, kendi nasılsa, bende kendini öyle görür.»”

Demek ki;

Allah Rasûlü’ne, O’nun sünnet-i seniyyesine, güzel ahlâkına kalb-i selîm ile nazar kılmak lâzımdır.

Dolayısıyla;

KALBİN EN BÜYÜK SANATI

Gerçek tahsil;

Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i yakından tanıyabilmek, O’nu okuyabilmektir. Ancak bu okuyuş, zâhirî bir okuma değildir. Ancak yaşamak ile tanınır, sâlih ve müttakî olmakla tanınır.

İşte sahâbî efendilerimiz, Allah Rasûlü’nü yakından tanıdı. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’de gördükleri her şeyi, aynen yaşamaya çalıştılar. Bir gölgenin sahibine olan sadâkati gibi O’na ittibâ ettiler. Bu tahsili de 23 senede tamamladılar.

Hak dostları da, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i; kitaptan değil, yaşayarak tanıdı. Böylece Hak dostu oldular. Rahmet tevzî eden kullar oldular. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in zamanlara yayılmış zirve temsilcileri oldular.

Sadece satırlarda kalan ilim, müsteşriklerde de vardır. Sadece kronolojik bir siyer bilgisi, bugün pek meşhur olan yapay zekâda da mevcuttur.

İnsana saâdet verecek ilim; zihne depo edilen değil, kalbe hazmettirilen ve hayata nakşedilen faydalı ilimdir.

Cenâb-ı Hakk’ın; yeryüzüne kelâmını, onu yaşayarak öğretecek mümtaz bir insan, bir peygamber vasıtasıyla inzâl etmesinin hikmeti de budur.

İnsan taklitle öğrenir. Hepimiz, en iyi bildiğimiz ana dilimizi; anne-babamızdan, kardeşlerimizden, onları taklit ederek, onlara tâbî olarak öğreniriz. İki cihan saâdetini öğreneceğimiz rehberimiz ise, cihânın en büyük insan terbiyecisi Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’dir.

Kulluğun alâmeti; kişinin Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i örnek almasıdır.

Mü’min, O’nun zirve şahsiyetine yaklaşabilmenin gayretinde olacak. Zira O -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ أَحَبَّ

“Kişi sevdiği ile beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

Efendimiz’in mübârek hadisleri de vahiyle te’yîd edilmiş, çok mânâlı, şümullü, şerefli sözlerdir. Bu hadîs-i şerîfi o şümûlüyle şerh edersek;

“Kişi kimi seviyorsa, bu dünyada; hissiyâtıyla, ahlâkıyla, fiiliyâtıyla, o sevdiği şahsiyet ile beraber olur. Onunla hemhâl olma gayretini sergiler. Onunla bir muhabbet râbıtası içinde yaşar.

Bunun neticesinde;

Âhirette de, o sevdiği şahsiyetin olduğu yerde olur. İttibâı derecesinde ona yaklaşır.”

Yani bu hadîs-i şerif; «Sevgi, müştereklik îcâb ettirir.» mânâsını telkin eder.

Muhabbeti, mecâzî temsillerle anlatan Leylâ ve Mecnun hikâyesinde bir nükte vardır:

Bir gün bakarlar ki, Mecnun bir köpeği öpüp kokluyor. Yaptığına taaccüp edip onu kınarlar. O ise şu cevabı verir:

“–Bu gördüğünüz aziz varlık, Leylâ’nın köyünü yurt edinmiş. Ben onu nasıl sevmem?!.”

Yani seven, sevdiğinin her şeyini sever. Zorluk, meşakkat ve güçlük gözüne görünmez.

O (S.A.S.) DE RABBİYLE BERABER!..

Peygamberimiz, Rabbini çok seviyordu. Bu sebeple Cenâb-ı Hakk’ın cemâlî sıfatlarıyla muttasıf olma gayreti içindeydi. Varlık içerisinde esmâ-i hüsnânın en zirve tecellîsi Allah Rasûlü Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’dedir.

Rabbimiz, bize en çok «Rahmân ve Rahîm» esmâsını bildiriyor.

Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de «Raûf ve Rahîm», yani çok müşfik ve çok merhametli.

Bir mü’minin de; elinden, dilinden ve gönlünden şefkat ve merhamet tevzî eden bir «Rahmet İnsanı» olması îcâb eder. Bütün cemâlî vasıflarda da böyle olmalıdır:

  • Allah Teâlâ «Afüvv»dür. Affetmeyi çok sever.
  • Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de; evlâdını şehîd eden kişiyi dahî, karşısına kelime-i tevhîd ile gelince affetti. Kendisine yıllarca zulmeden hemşehrilerini Mekke fethinde affetti.
  • Ümmetinin de affetmesi, affede affede affa lâyık hâle gelmesi îcâb eder...
  • Allah Teâlâ «Kerîm»dir, «Ekrem»dir. Sonsuz cömerttir.
  • Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, îsâr derecesinde cömertti. Açları doyurmak O’na açlığını unuttururdu. O; yemekle değil, doyurmakla doyardı.
  • Ümmetinin de, cömert olmasından memnun olur. Nitekim Mudarlı perişan bir kabîle Medine’ye geldiğinde, onların derdini çözmedikçe yerinde duramadı. Ashâbı o fukarâlara sahip çıkınca, mübârek sîmâsı güneş gibi parıldadı.
  • Allah Teâlâ «Adl»dir, «Hak»tır. Adâletle muâmele edenleri sever.
  • Allah Rasûlü de adâletten zerrece taviz vermedi. Hakkāniyet husûsunda kızını dahî kayırmayacağını îlân etti. Hakk’a irtihâlinden önce kendi sırtını açıp;

“–Kime haksız vurduysam gelsin vursun!” buyurdu.

  • Ümmetinin adâletli idarecilerinin de Arş’ın gölgesiyle gölgeleneceklerini müjdeledi.

Fatih ise, İstanbul’un fethinden sonra hıristiyan bir mimar ile mahkemeye aynı şartlarda çıkıp aleyhindeki şer‘î karara huzurla teslîmiyet gösterdi. Böylece dünyaya İslâm hak, hukuk ve adâletini tevzî etti. Dünya bu adâlete hayran kaldı. Hidâyetlere vesile oldu.

Her cemâlî sıfat için nice misal verilebilir.

EN ŞÜMULLÜ, EN MÜSTESNÂ ÖRNEK

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; kıyâmete kadar gelecek bütün insanlık için, en alt kademeden en üst kademeye kadar yegâne üsve-i hasene, en güzel bir nümûne...

Başka şahsiyetler, ancak kendi emsallerine nümûne olabilir. Bir idareci sıradan insana, bir sıradan insan yüksek mevkideki birine örnek olabilecek bir vasıf taşıyamaz.

Allah Rasûlü ise herkese örnektir.

  • Öksüz-yetim kalmış bir fakire de örnektir,
  • Kapısına ganîmetlerin ve servetlerin serildiği bir sultana da örnektir.
  • O -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, muallim olarak hayatın her safhasında en güzel örnek şahsiyettir. Zira tahsilini bir fânîden değil, Cenâb-ı Hak’tan almıştır.
  • Kumandan olarak örnek şahsiyettir.
  • Ahlâk, muâmelât ve muâşerette örnek şahsiyettir.
  • Medeniyet inşâ etmekte örnek şahsiyettir.
  • Anayasa inşâsında örnektir. Nitekim Medine Vesikası’nı hazırlatmıştır.
  • Tezkiye ve terbiyede örnek şahsiyettir.
  • Zenginlikte de muazzam bir örnek şahsiyettir. Elindeki ganîmetleri muhtaçlara tevzî etmeden huzur bulamazdı.

O’nun tevzî ettiği güzel ahlâkı ve inşâ ettiği medeniyeti daha evvel kimse kuramamıştır.

Yine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

  • Aile reisi olarak örnek şahsiyettir.
  • Nesil yetiştirmekte örnek şahsiyettir.

Velhâsıl kıyâmete kadar gelen asırlara, hayatın her safhasında yegâne örnek şahsiyettir.

Michael Hart adında bir batılı; 1979’da, tarihe yön veren şahsiyetlerin hayatlarını bir bilgisayara yükledi ve bir sıralama yaptırdı. Aylar süren çalışmanın sonunda, tarihe en çok tesir eden şahsiyetin Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- olduğunu tespit etti. Hazret-i İsa dahî bu listede 5’inci sırada yer almıştı. Sebebini kendisine sorduklarında şu cevabı verdi:

“–Bir hıristiyan olarak gönlüm Hazret-i İsa’nın birinci sırada gelmesini isterdi. Fakat dürüst olmak gerekirse, bazı kategoriler vardı ki onu seçmem mümkün olamadı.

Meselâ; İsa Mesih (-aleyhisselâm-) bir baba değildi, ama Muhammed (-sallâllâhu aleyhi ve sellem-) iyi bir babaydı. (Hikmet-i ilâhiyye olarak) İsa (-aleyhisselâm-) koca olmadı, ama Muhammed (-sallâllâhu aleyhi ve sellem- fazîletli) bir koca oldu. İsa Mesih (-aleyhisselâm-) devlet adamı olmadı, ama Muhammed (-sallâllâhu aleyhi ve sellem-) bu hususta da örnek oldu. İsa Mesih (-aleyhisselâm-) bir savaşçı değildi, ama Muhammed (-sallâllâhu aleyhi ve sellem-) büyük bir savaşçı (idi, hem de savaşlarda bile merhamet tevzî etti, düşmana Bedir’de bile su verdi.) İsa Mesih (-aleyhisselâm-) bir yönetici olmadı, ama Muhammed (-sallâllâhu aleyhi ve sellem-) oldu.”

Kezâ;

Hazret-i İsa, ticaret yapmadı. Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise kul hakkına riâyetin zirvesinde bir ticaret hayatı yaşattı.

Hâsılı;

Hiç kimse; «Benim hayatıma Allah Rasûlü örnek değildir. Benim yaşadıklarıma misal olabilecek bir şey yaşamadı.» diyemez.

İSTİFÂDE SEVİYEYE GÖRE

Âyet-i kerîmede buyurulur:

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ ف۪ي رَسُولِ اللّٰهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا اللّٰهَ وَالْيَوْمَ الْاٰخِرَ وَذَكَرَ اللّٰهَ كَث۪يرًاۜ

“Andolsun ki, Rasûlullah; sizin için, Allâh’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allâh’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.” (el-Ahzâb, 21)

Âyette önce umûmî olarak;

  • Sizin için buyuruluyor, sonra yüksek iki seviye zikrediliyor:
  • Allâh’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar... Allah sevgisi ve âhiret endişesi içinde yaşayanlar...
  • Allâh’ı çok zikredenler...

Demek ki;

Allah Rasûlü’nün müstesnâ örnekliğinden istifâde edebilmek için kalbî kıvâmı artırmak îcâb etmektedir.

Bir kalp; Hazret-i Peygamber’e coşkun bir sevgi ile doluysa, artık o gönül, bir nazargâh-ı ilâhî demektir.

Lâkin mü’min bu sevgiye halel getirecek her türlü menfîlikten kendisini korumalıdır.

Şemseddin Sivâsî Hazretleri ne güzel söylemiştir:

Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecellî ede Hak,

Pâdişah girmez sarâya hâne mâmûr olmadan...

Yani dünyada makam sahibi bir kişinin misafir edileceği sarayı, konağı dahî pîr u pâk eylemek ve mâmur kılmak gerekir. Aksi hâlde o devletli oraya girmez.

Kalbin de, Cenâb-ı Hakk’ın nazar etmeye tenezzül buyuracağı seviyede, -kulun elinden geldiğince- temizlenmesi gerekir. Yani mâsivâ, kötü ahlâk ve günahların izleri orada dururken; Rabbü’l-Âlemîn, o kalbe rahmetle nazar kılmaz. O kalbin; mârifet ve muhabbetle, mâneviyatla, ibâdetle, takvâ ile îmâr edilmesini arzu eder.

Bütün bunların rehberi de Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’dir.

Meselâ;

Mü’min «arz-ı endâm» değil, «arz-ı hâl» hâlinde olmalıdır.

Yani makam-mevkî arayışı, güç gösterisi, gurur, kibir, enâniyet içinde değil; bilâkis tevâzu, acziyet, mahviyet ve hiçlik hâli üzere olmalıdır.

Hazret-i Mevlânâ anlatır:

Rum elçisi, Medine’ye geldiğinde Hazret-i Ömer’in sarayını sorar. Ona şöyle cevap verirler:

“–Halîfe’nin adı emîr ve halîfe olarak bütün cihâna yayılmışsa da, onun dünyaya ait bir köşkü yoktur. Parlak bir gönül sarayı vardır. Kendisinin dünyaya ait yalnız, fakirlerin ve gariplerin barındığı gibi bir kulübesi vardır. Fakat sen gözündeki hastalıkla, onun mânevî ve rûhânî sarayını göremezsin!”

Selmân-ı Fârisî -radıyallâhu anh-, vali olarak gittiği Medâin’de halktan biri tarafından bir hamal zannedilmişti. Çünkü o; her zamanki kıyafetiyle, tevâzu içinde bulunuyordu. Adam onun vali olduğunu anladıktan sonra da, Hazret-i Selman; yükü sırtından indirmedi taşıdı, sonunda o kişiye kimseyi hor görmemesini telkin etti.

Bir mü’min; hiçlikten yaratıldığını, üzerinde ne nimet varsa, hepsinin Cenâb-ı Hakk’ın lutfu olduğunu unutmamalıdır.

Kalpten bu menfî duyguları temizlemek kolay değildir.

MUHABBET İSTER

Kendimize en çok soracağımız sual şu olmalı:

«Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i ne kadar seviyorum?»

­­•O’nun fedâkârlığı ne kadardı?

  • Sahâbînin fedâkârlığı ne ölçüde idi?

Meselâ;

  • Tebük’te Efendimiz’le beraber olmak için hiçbir meşakkat, ashâb-ı kirâma zor gelmedi.
  • Uhud’da savaşın akabinde, Peygamberimiz düşmanı takip için ashâbını çağırdı. Abdullah bin Sehl ile kardeşi Râfî -radıyallâhu anhümâ-; ikisi de yaralı oldukları hâlde, Efendimiz’le beraber olmak arzusuyla, O’nun tâlimâtı karşısında geride kalmamak için, birbirlerine destek olarak, az yaralı olan diğerini taşıyarak, Hamrâü’l-Esed’e kadar o sefere katıldılar. Cenâb-ı Hak onları şöyle medh ü senâ eyledi:

“Yara aldıktan sonra yine Allâh’ın ve Peygamber’in çağrısına uyanlar (özellikle) bunların içlerinden ihsanda bulunanlar ve takvâ sahibi olanlar için pek büyük bir mükâfat vardır.” (Âl-i İmrân, 172)

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hicretin 7’nci senesinden sonra hükümdarlara mektuplar yazdırdı. Bu mektupları götürmeye şevkle tâlip olan sahâbîler;

“–Yâ Rasûlâllah! Torbama ne kadar altın koydun? Bana rahvan atlar verecek misin? Bir müşkille karşılaşırsam geri dönebilir miyim?” gibi sualler sormadılar. Îmânın verdiği heyecanla, sînelerinde Allah Rasûlü’ne muhabbeti taşıyarak vazifeye koştular. Gittikleri her yerde canhıraş şekilde gayret ettiler, hidâyetlere vesile oldular.

Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri; “Ben ihtiyarım. Muâfım.” demedi, seksen küsur yaşında İstanbul seferine iştirâk etti. İstanbul önlerinde Hakk’ın rahmetine kavuştu.

Sadece birkaç misal verdik. Daha nice misaller var. Ashâbın bu hâli ile mîzân etsek;

  • Bizim fedâkârlığımız hangi seviyede?

Âyet-i kerîmede şöyle buyuruluyor:

“Allah mü’minlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır...” (et-Tevbe, 111)

Bu âyetin muhtevâsı içinde, îmanlarımızı test edebilir miyiz?

Mevlânâ Hazretleri şöyle buyurur:

“Mal ile beden; kar gibi erir, gider. Fakat onlar; Allah yolunda harcanırsa, Allah onlara alıcı olur. Kur’ân’da;

«Allah, cennet karşılığında mü’minlerden canlarını ve mallarını satın aldı...» (et-Tevbe, 111) buyurulmuştur.”

Cenâb-ı Hakk’ın satın aldığı bir şey de eriyip zâil olmaktan kurtularak büyük bir kıymet ve şeref kazanır.

Yüce Rabbimiz, bilhassa zor zamanlarda kullarından fedâkârlık beklemektedir. Kulların bu fedâkârlıklarını da Kur’ânî ifadeyle;

«Karz-ı hasen: Allah yolunda verilen güzel bir borç» sayarak karşılığını kat kat fazlasıyla ödemeyi va‘d etmektedir.

  • Bu borcu seve seve verebiliyor muyuz?
  • Kulluğumuzun seviyesi ne durumda?

BUGÜNKÜ MES’ÛLİYETİMİZ

Dünyanın tekrar câhiliyye devrine döndüğü bir zamandayız. Vahiyden uzaklaşan her devir câhiliyye devridir.

Bugün Allah yolunda hizmet etmenin ehemmiyetini şu misalle ifade edebiliriz:

Düz bir yolda ârızalanan bir arabaya omuz verip kenara çekmek kolaydır.

Fakat yokuşta kalan bir arabaya çok daha fazla güç sarf etmek gerekir. Hattâ onun geriye kaymaması için takoz olmak îcâb eder.

Bugün dînî ve hayrî faaliyetler, yokuşta kalmış bir vasıta gibidir. Bu imtihanda; Allâh’ın dînine yardım edenler, kat kat ecirle mükâfatlandırılacaktır.

Bugün bir anne-babanın en büyük mes’ûliyeti, evlâdını küçük yaştan itibaren İslâm şuur ve idrâki içinde yetiştirmesidir.

Bugün tahsil denilince, sadece dünyevî ve meslekî eğitim akla geliyor.

Hâlbuki;

Evlâda verilen tahsilin temelinde İslâm varsa, -hangi mesleği yaparsa yapsın- ona faydalı olur, o meslek ona rahmet olur.

Eğer verilen tahsilin temelinde İslâm yoksa, gönüller vahiyle buluşmuyorsa; o zaman doktor da olsa, şifâ vereceği yerde kasap olur; hukuk tahsili görse, adâlet tevzî edeceği yerde cellât kesilir.

Şunu da unutmamak gerekir ki;

Bütün meslekler son nefeste sona erecektir. Allâh’a kulluğumuz ise bizi tâ ebediyete götürecektir.

Yine unutmamalıyız ki;

Allah Rasûlü’nün dîni;

BİZE EMÂNET

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Kur’ân ve Sünnet’i bizlere zimmetli kıldı. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyuruyor:

“Size iki şey (emânet) bırakıyorum. Bunlara sımsıkı sarıldığınız müddetçe sapıklığa düşmezsiniz:

  • Biri, Allâh’ın kitâbı Kur’ân;
  • Diğeri Rasûlü’nün sünneti...” (Muvattâ, Kader, 3)
  • Bu iki emânete ne kadar sahip çıkıyoruz?

Sahâbînin bu emânet mes’ûliyetine bir misal verelim:

Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Uhud Gazvesi’nde Sa‘d bin Rebî -radıyallâhu anh-’ı sordu. Onu bulduklarında bütün vücudu yaralarla kaplı olduğu hâlde, tâkatinin son damlasıyla şöyle diyordu:

“−Vallâhi gözleriniz kımıldadığı müddetçe; Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i düşmanlardan korumaz da başına bir musîbet gelmesine sebep olursanız, sizin için Allah katında ileri sürülebilecek hiçbir mâzeret yoktur!” (Muvattâ, Cihâd, 41; Hâkim, III, 221/4906; İbn-i Hişâm, III, 47)

İşte sahâbînin şuuru!..

Onlar Allah Rasûlü’nün kıymetini çok iyi idrâk etmişlerdi.

Zira O; kulları Hakk’a yaklaştırır, ehl-i cennet eyler.

Kâmil bir mü’min, O’nu nasıl sevmesin ki, O’nun; «ağlaması, gülmesi, üzülmesi, duâsı» bizim için...

Kabirde bile ümmetini düşünüyor:

“Dikkat edin! Ben hayatımda sizin için bir emniyet vesilesiyim. Vefât ettiğimde ise, kabrimde;

«–Yâ Rabbî!.. Ümmetî!.. Ümmetî!..» diye ilk sûr üfleninceye kadar nidâ edeceğim...” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, c. 14, s. 414) buyuruyor.

Lâkin; sevgiyi, muhabbeti ve ittibâı dilde bırakmak olmaz. Zira;

Muhabbetin kantarı, fedâkârlıktır.

Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e olan muhabbetimizi, O’nun yolunda gösterdiğimiz fedâkârlıklarla ölçmeliyiz.

Unutmayalım ki;

«O’nu tanımak, O’nu görmek ve O’nu duymak» insan için en büyük saâdet. Zira O -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

GÜLLERİN ŞÂHI

En nâdan bir kimse bile, bir gül bahçesinden geçerken huzur bulur. Gülün tebessümü, rengi, şekli ve âhengi gönle ferahlık verir.

Gül, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in sembolüdür. O, gülden daha öteyedir.

Fuzûlî’nin dediği gibi:

Habîbim fasl-ı güldür bu, akar sular bulanmaz mı?

Yani;

“«Allah Rasûlü ile beraber olabilecek miyim?» diye kanlı gözyaşları döküyorum. Çünkü baharda da nehirler kanlı gözyaşlarına benzer bir renkte akarlar.”

O’nunla beraberlik, fasl-ı güldür.

O beraberliği zedelemek endişesi, bize kan ağlatmalıdır.

O’ndan mahrum kalma korkusu, bize kan ağlatmalıdır.

O’nun sevgisine nâil olabilmek de, bizi sevinç gözyaşlarına gark etmelidir.

Bu hayat dershânesindeki en mühim tahsil;

  • O Güller Şâhı’nı tanıyabilmek,
  • O Gül’ün mübârek kokusundan ve rûhânî dokusundan nasîb alabilmek,
  • O Gül’ün yaprağında bir şebnem tanesi olabilmektir...

Sultan Birinci Ahmed Han, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek ayak izlerini bir maket hâlinde sarığında taşımış ve bunu yapma gayesini şöyle dile getirmiştir:

N’ola tâcım gibi bâşımda götürsem dâim,

Kadem-i pâkini ol Hazret-i Şâh-ı Rusül’ün.

Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sâhibidir,

Ahmedâ, durma, yüzün sür kademine o Gül’ün!..

Bu muhabbet dolu davranış;

“Allah Rasûlü’nün her emri, her arzusu ve her sünneti, başımın üstündedir.” mânâsına gelmektedir.

Ve yine o Peygamber âşığı sultan;

“–Rasûlullâh’ın kabrinin kandillerinde zeytinyağının yanması muvâfık değildir. Güller Şâhı’nın Ravza’sına gül yağı yaraşır.” diyerek Ravza-i Mutahhara’nın kandillerinde yakılmak üzere gül yağı vakfetmiştir.

İslâmî sahada 1400 küsur seneden beri yazılan binlerce eser, bir «Kitâb»ı anlayarak onda derinleşmek ve bir «İnsan»ı yani Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i daha yakından tanıyabilmek içindir.

Fakat yine de unutmamalıyız ki O’nun kıymeti;

İDRÂKİMİZİN ÜSTÜNDE!..

Kelimelerin mahdut imkânları ile yazılan bütün sîret kitapları, Hakîkat-i Muhammediye’nin kaçta kaçını ifade edebilir ki?!.

Biz, O’nu kendi sınırlı idrâkimizle ölçemeyiz.

Bir umman, bir okyanus; bir kovaya sığar mı?

Nitekim beşer idrâkinin bu sahadaki aczi yüzündendir ki, O’nu bizzat Cenâb-ı Hak tekrîm ediyor:

“Allah ve melekleri, Peygamber’e salât ederler. Ey mü’minler! Siz de O’na salevât getirin ve tam bir teslîmiyetle selâm verin.” (el-Ahzâb, 56)

Hâsılı;

Kendimizi bu ölçülerle muhasebe edelim:

Muhabbetimiz ne nisbette?

Seven, sevdiğinin hâliyle hâllenir. Ayrıca;

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i sevdiğimiz kadar sevdirebiliriz.

Ashâb-ı kirâmın gönlünde hiçbir sevgi, Allah ve Rasûlullah sevgisinin önüne geçmedi. Ne mal-mülk, ne çoluk-çocuk, ne de can sevgisi... Zira bunların hepsi dünyada kalacak...

Allah ve Rasûlü’nün sevgisi ise, ebedî saâdetin gönül sermâyesi olacak.

Rabbimiz, gönlümüzü bu en kıymetli sermâyeden mahrum eylemesin. Bizi en çok sevdiği Allah Rasûlü’ne sevdirsin. Kalplerimize de «Muhabbetullâh»ı ve Habîbi’nin muhabbetini en kıymetli rızık olarak lütuf buyursun.

Âmîn!..