Sâliha Anneler
Kıssalardan Hisseler
Yüzakı Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Ağustos, Sayı: 258
ANNE HAKKI
Rivâyet olunur:
Ashabdan Alkame isminde; mücâhid, muvahhid ve müttakî bir genç vardı. Ne zaman bir hizmet olsa, hemen koşar ve büyük bir iştiyakla îfâ ederdi. Onun bu güzel hâli, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in de iltifatlarını mûcib olmuştu. Lâkin ölüm gelip çattığında bu genç, kelime-i şahâdeti söyleyemez oldu.
Durumu Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bildirdiler. Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu gencin yanına giderek ne olduğunu sordular. Alkame;
“–Yâ Rasûlâllah! Kalbime kilit gibi bir şeyin takılı olduğunu hissediyorum.” dedi.
Âlemlerin Efendisi, etrafındakilere bu gencin kelime-i şahâdet getirmesine mânî olan herhangi bir kusuru olup olmadığını sordu. Araştırdılar ve o gencin annesine eziyet ettiğini, bu sebeple annesinin ona dargın olduğunu öğrendiler. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, gence merhametinden ve onun yaptığı güzel hizmetlerinden dolayı dargın anneyi oraya çağırttı. Sonra da ona;
“–Bir kimse büyük bir ateş yaksa da oğlunu içine atmak istese râzı olur musun?” diye sordu.
Dertli anne;
“–Hayır yâ Rasûlâllah! Râzı olmam!” dedi.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;
“–Öyleyse onun sana karşı yapmış olduğu kusurları bağışla, annelik hakkını helâl et!” buyurdu.
Âlemlerin Efendisi’nin, evlâdına gösterdiği bu eşsiz şefkat karşısında gönlündeki muhabbet ve merhamet ırmağı çağıldayan mahzun ve dertli anne, oğlunun bütün kusurlarını affetti. Haklarının hepsini helâl etti. Bu af melteminin esişiyle yüreğindeki kilitlerden kurtulan Alkame, kelime-i şahâdeti eksiksiz olarak söyledi; huzurla rûhunu teslim etti. (Bkz. Heysemî, VIII, 148; Tenbîhu’l-Gāfilîn, 123-124)
Bu kıssa, İslâmiyet’te anne hakkının ne kadar ehemmiyetli olduğunu bildirir. Bu hususta daha birçok âyet ve hadisler zikredebiliriz.
Cenâb-ı Hak; birçok âyet-i kerîmede, Zât-ı ulûhiyyetine kulluğun hemen ardından anne-babaya itaat ve ihsân üzere olmayı emretmiş ve bilhassa annelerin; evlâtlarını dünyaya getirirken çektikleri zahmetleri zikretmiştir.
Anne-babaya itaatin tek şartı, onların emirlerinin Allâh’ın emrine muhâlif olmamasıdır. Lokman Sûresi’nde;
“Eğer onlar (anne-baban) seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme!
Onlarla dünyada iyi geçin...” (Lokmân, 15) buyurulur.
Gafil bir anne-baba evlâdına;
“–Başını aç, daha gençsin!” ve benzeri şerîate muhâlif emirler verirse, bunlara asla itaat edilmez. İtaat Allâh’adır.
Altı yaşında öksüz kalan Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, annesinin kabrini ziyaret etmiş ve gözyaşları dökmüştü.
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; anne hürmetini, sütannesine de gösterirdi. Sütannesi Halîme Hatun’u her gördüğünde;
“–Anneciğim! Anneciğim!” der, kendisine candan muhabbet ve hürmet gösterir, ridâsını (üst elbisesini) yere serip üzerine oturtur, bir isteği varsa hemen yerine getirirdi. (İbn-i Sa‘d, I, 113, 114)
Anne-baba hakkına ve akrabalık bağlarına dînimizde ehemmiyet verilir. Lâkin şefkat ve merhamet menbaı annelerin yeri bir başkadır:
ÜÇ KERE...
Nitekim bir sahâbî, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelerek;
“–Güzel muâmelede bulunmam ve kendisine en güzel şekilde sahip çıkmam husûsunda en önde gelen kişi kimdir?” diye sordu.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;
“–Annen!” buyurdu.
O sahâbî;
“–Ondan sonra kimdir?” diye sordu.
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;
“–Annen!” buyurdu.
Sahâbî tekrar;
“–Ondan sonra kim gelir?” diye sordu.
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yine;
“–Annen!” buyurdu.
Sahâbî tekrar;
“–Sonra kim gelir?” diye sorunca Rasûl-i Ekrem Efendimiz bu sefer;
“–Baban! Ondan sonra yakın akrabalarındır.” cevabını verdi. (Müslim, Birr, 2; Bkz. Buhârî, Edeb, 2)
Yine hadîs-i şerifte;
“Cennet annelerin ayakları altındadır!” (Ahmed, III, 429) buyurulmuştur. Bu şeref, babalara değil, annelere ikrâm edilmiştir. Sâliha anneler, ömürlük bir teşekküre lâyıktır...
Bu ihtimam sebebiyle, Hak dostları da annelerine gösterdikleri hürmetle yâd edildiler.
İmâm-ı Âzam Hazretleri; Halîfe Mansur’un arzusuna göre içtihatta bulunmamak için, Bağdat kadılığını reddetmişti. Bu sebeple hapse atıldı. Tek endişesi;
“Anneciğim bu haberi duyup üzülmesin!” idi.
Abdurrahman Câmî Hazretleri, sâliha bir annenin bir mü’min yüreğindeki mevkiini ne güzel tarif eder:
“Ben annemi nasıl sevmem! O beni bir müddet karnında, cisminde; bir müddet kollarında; hayat boyu da kalbinde taşıdı.”
Bahâeddin Nakşibend -kuddise sirruhû- Hazretleri de;
“–Benim kabrimi ziyaret etmek isteyenler, önce annemin kabrini ziyaret etsin.” buyurarak, annesi için sadaka-i câriye olma gayretinde oldu.
Anneliğin kıymetini atasözleri ve darb-ı mesellerde, halk kıssalarında da görürüz:
“Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar...”
“Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz.”
Yine Anadolu ismindeki «Ana» kelimesiyle alâkalı da şöyle bir kıssa anlatılır:
Selçuklu Hükümdarı Alâeddin Keykubat, Başköy Kalesi’ni fethetmek üzere yol üzerindeki Taşlıca köyüne uğrar. Burada, yıllar önce gelip yerleşmiş kadın erenlerden Kırmızı Ebe ve oğlu Oruç yaşamaktadır.
Kırmızı Ebe, Türk askerlerini karşılar ve kendilerine yayıkta yeni çalkadığı taze ayranı ikrâm eder.
“–Doldurun gazilerim, doldurun yiğitlerim.” der. Doldurdukça bereketlenen ve hiç eksilmeyen bu ikram karşısında askerler de;
“–Doludur ana, ana dolu...” derler. Rivâyete göre bu tabir böylece yerleşir.
«Anadolu»; milletimizin hançeresinde şekil almış eski bir kelime olsa da, böyle bir kıssanın varlığı, yiğitlere ikrâm eden sâliha anaların kıymetiyle aynîleşmiş, dilden dile aktarılmıştır. Kelimenin bu şekilde ele alınması, İstanbul-İslâmbol benzetmesi gibidir.
Nitekim tarih boyunca böyle anneler hiç eksik olmamıştır.
Kitlelere ve cihâna yön verenlerin arkalarında dâimâ sâliha bir anne vardır. Evlâtlarının yetişmesi için fedâkârlık eden, eli öpülesi sâliha annelere misaller verelim:
ANNENİN DERDİ
Huzeyfe -radıyallâhu anh-, anlatır:
Bir gün annem bana sordu:
“–Peygamber Efendimiz’le en son ne zaman görüştün?”
Ben de;
“–Birkaç günden beri O’nunla görüşemedim.” dedim.
Bana çok kızdı ve fena bir şekilde azarladı.
Ben de dedim ki:
“–Dur, kızma anneciğim! Hemen Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yanına gideyim, O’nunla beraber akşam namazını kılayım, sonra da hem benim hem de senin için istiğfâr etmesini O’ndan talep edeyim.” (Tirmizî, Menâkıb, 30; Ahmed, V, 391-2)
Sâliha bir annenin evlâdını murâkabe ve terbiyesine ne güzel bir nümûne!..
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mânevî terbiyesi ile ümmete örnek sâliha anneler hâline gelen sahâbî hanımlar, o saâdet toplumunun görünmeyen mürebbiyeleri ve kahramanları idi.
Onlar, efendilerini sabahleyin duâ ile uğurlarken şöyle derlerdi:
“Allah’tan kork; haram kazanma! (Bize haram lokma getirme!) Zira biz dünyada açlığa sabrederiz, fakat kıyâmet gününde cehennem azâbına sabredemeyiz.” (Abdülhamid Keşk, Fî Rihâbi’t-Tefsîr, I, 26)
Hazret-i Peygamber’in hanımları «ümmehât / أُمَّهَات / ümmetin anneleri» oldular. Kendileri bizzat evlât dünyaya getirmeseler de onlar, ne mübârek anneler oldular.
ÜMMETİN ANNELERİ
Mâlûm; Efendimiz’in hanımları içerisinde sadece Hazret-i Hatice ve Mâriye Vâlidemiz, evlât dünyaya getirmişti. Diğerleri; Peygamber Efendimiz’den evlât dünyaya getirmemişlerdi, ancak hepsi de ilâhî kelâmda «ümmehât / bütün mü’minlerin anneleri» olarak tescil edildiler.
Çünkü;
O muhtereme vâlidelerimiz, anneliğin îcâbı olan şefkat ve merhameti sergilediler. Ümmetin hanımlarına tebliğde bulundular. Câriyeleri satın alıp âzâd ettiler, yetimleri büyütüp gelin ettiler. İrşad bekleyenleri takvâ ile irşâd ettiler.
Dolayısıyla;
Onların ardından gelen bu ümmetin bütün sâliha hanımları da, onların bu hâlinden kendilerine nasîb almalıdır.
O bahtiyar annelerden birini Ahmed bin Hanbel -rahmetullâhi aleyh- şöyle anlatıyor:
“On yaşımdayken Kur’ân-ı Kerîm’i ezberlemiştim. Sabah namazından önce annem beni kaldırır, soğuk Bağdat günlerinde abdest suyumu ısıtırdı. Sonra elbiselerimi giydirirdi. Evimiz uzak ve yol karanlık olduğu için, kendisi de başörtüsünü takıp tesettüre bürünerek benimle birlikte camiye kadar gelirdi.” (Ali el-Karnî, Durûs, XXVI, 4, XLIII, 21)
Bu fedâkârlıkların neticesinde bir mezheb imamı yetişti.
Abdülkādir Geylânî Hazretleri’nin annesi de; ona dürüstlüğü öğreten, yalan söylememesi için söz verdiren ilk hocası olmuştu. İlim öğrenmek için seyahat eden Abdülkādir Geylânî -rahmetullâhi aleyh-, yollarını kesen eşkıyânın;
“–Sende para var mı?” suâlini, kendisi çocuk yaşta olduğu için kolayca geçiştirebilecekken, annesine verdiği söz sebebiyle;
“–Evet var!” diye cevaplamıştı. Eşkıyâ bu cevaba hayret etti. Sebebinin, anneye verilen söz olduğunu öğrenmek ise, gönüllerinde hidâyet kandilini yaktı. Tevbekâr oldular.
Sâliha annelerin bu kıymeti sebebiyle, anne duâsı almak pek değerli bir nasiptir. Necip Fazıl anne duâsına işaret ederek şu mısraları yazmıştır:
Ağlayın, su yükselsin! Belki kurtulur gemi.
Anne, seccaden gelsin; bize duâ et, e mi!
Buna mukabil, anneye hürmetsizlik ve onu incitmek de mahrumiyete sebebiyet verir.
Anne-babası yanında yaşlandığı hâlde, cennetlik olamayan, yani onlara hizmette kusur edenler hakkında ise Hazret-i Cibrîl bedduâ etmiş, Hazret-i Peygamber; «Âmîn!» demiştir.
İnsan yaşlandığı zaman, hâfızasından birçok şey silinir, fakat sâliha anneye dâir hâtıraları devam eder.
YENİDEN HATIRLAYALIM!
Bütün bu âyet, hadis ve kıssaları zikretmemizin sebebi; annelik husûsiyetinin kıymetini, insanımıza, bilhassa geleceğin anneleri olan kız evlâtlarımıza hatırlatmaktır.
Zira günümüzde annelik horlanmaktadır. Menfî niyetlerle kadını evinden sokağa, dış dünyaya, tahsil ve iş âlemine çıkmaya, erkeklerle rekabet etmeye zorlayan modern câhiliyye, anneliği gözden düşürmeye ve değersizleştirmeye çalışmaktadır. Bu gafillere göre;
Evlâtlar dünyaya getirip ihtimam içinde onları yetiştiren bir anne, dünyevî kariyerini ihmâl etmiş olur!..
Beyi için sâliha bir hanım olan, aralarındaki vazife paylaşımı îcâbı ev işlerine teksif olan bir kadın, bu gafillere göre; ekonomik hürriyetini kaybetmiş, kocasının eline bakan düşük bir şahıs hâline gelir.
Ailesini ayakta tutan, yaşanabilecek bazı problemlere sabır ve tahammül gösteren bir kadın, bu gafillere göre; kendisini ezdirmiş, ferdiyetini koruyamamış bir kadındır.
En ufak bir problemde derhâl boşanmalı, kimsenin ağız kokusu çekmemeli, tek başına hayata direnmelidir vs.
Bu şerli ve şeytânî fikirlerle, aile müessesemiz büyük yaralar almıştır. Kadının çalışmak mecburiyetinde bırakılması, onu evlilikten ve annelikten soğutmuştur. Evlenme yaşı ortalaması yükselmiş, -kıyâmet alâmetlerini bildiren hadislerde de ifade edildiği üzere- bekârlık çoğalmış, mevcut evliliklerde de boşanma nisbeti artmıştır.
İslâm’ın verdiği kıymetten koparılmış, sokakların insafına terk edilmiş kadının hâli; tıpkı kaldırım kenarlarında açan çiçekler gibidir ki, ayaklar altında ezilmeye mahkûmdur.
Bu menfî tablo karşısında, sâliha anneliğin kıymetini insanımıza yeniden hatırlatmamız lâzımdır.
Bosna’nın büyük mütefekkiri Aliya İZZETBEGOVİÇ şöyle diyor:
“Güya sanat için soyunan kadına alkış tutanlar; Allah için örtünen hanımefendilere neden zulmederler; takvâsı sebebiyle kendini deşifre etmeyen hanımları niçin küçümserler?!.”
Elbette sâliha bir annenin vasıflarını, tarihimizde onu yetiştiren âmilleriyle hatırlamalıyız:
SÂLİHA VASFIYLA
Anne; sırf bedenî özellikleri itibarıyla değil, üstün rûhî özellikleri ile annedir. Evlâtlara gösterilecek en şefkatli ve üstün annelik, onları cehennem ateşinden koruyacak şekilde yetiştirmek ve cennete vesile olacak bir fazîlet kıvâmı kazandırmaktır. Bunun için dînî eğitim, güzel edep, yani ahlâkî terbiye ve kulluk şuuru; verilmesi gerekenlerin en başında gelir.
Zira;
Annenin evlâdı üzerinde hakkı olduğu gibi, evlâdın da anne üzerinde hakkı vardır. O da evlâdını İslâm ahlâkıyla yetiştirmesidir. Bu karşılıklı hakları yerine getirmeyen anne ve evlâtlar, mahşer gününde birbirinden kaçacak, dâvâlı ve dâvâcı olacaklardır.
Anne; hassas ve zarif yapısı, şefkat ve merhamet dolu sînesi sayesinde, çok tesirli bir muallimdir. Bir atasözünde;
اَلْأُمُّ مَدْرَسَةٌ
“Anne mekteptir.” denilmektedir.
Anne başlı başına bir okuldur. Baba da anneye yardımcıdır. Bu emek, henüz anne, evlâdına hâmileyken başlar.
Rahmetli Dr. Cevat BABUNA anlatmıştı:
“–Anne, tiryaki ise hâmile olduğu çocuk da tiryakiliğe teşne olur. Anne, müzisyense evlâdı da müziğe meraklı olur.”
Anne takvâ ile, Kur’ân ile meşgul olursa, evlât da mâneviyâta temâyüllü olur.
İnsan terbiyesi anne karnında başlar.
Nitekim Meryem Vâlidemiz’in annesi Hanne Hatun, daha hâmileyken evlâdının uhrevî istikbâliyle dertlenmeye başladı. Onu Beyt-i Makdis’e yani Mescid-i Aksâ’ya nezretti. Yani Allâh’ın dînini öğrenmesi, ona hizmet etmesi için evlâdını mâbede adadı. Bu adayıştan, Hazret-i Meryem, ondan da Hazret-i İsa meydana geldi.
Kur’ân-ı Kerim’de Hazret-i Meryem’in adı 34 defa zikredildi. Hazret-i İsa’nın anıldığı birçok yerde mübârek annesinin de adı tekrarlandı. Kur’ân-ı Kerim’deki Âl-i İmrân Sûresi, adını bu aileden almıştır.
İşte bugün, evlâdının uhrevî istikbâliyle dertlenen böyle sâliha annelere muhtacız!
Fahr-i Kâinât Efendimiz buyurur:
“Bana dünyanızdan;
- Sâliha kadın ve
- Güzel koku sevdirildi;
- Namaz da gözümün nûru kılındı.” (Nesâî, Işretü’n-Nisâ, 10; Ahmed, III, 128, 199)
Sâliha anne çok mühim. Namaz da çok mühim...
Bir anne-babanın ilk yapacağı iş; evlâdına küçük yaştan itibaren namazı sevdirmesi, öğretmesi ve alıştırmasıdır. Küçük yaşta bu vazife yerine getirilmezse, zamana bırakılırsa, ilerleyen yaşlarda maalesef kılmıyorlar.
Namaz, ilk vazifesi olacak.
Cehennemliklere;
“–Sizi cehenneme sevk eden nedir?” diye sorulduğunda saydıkları ilk sebep şu olacak:
“–Biz namaz kılanlardan değildik!” (Bkz. el-Müddessir, 42-43)
Evlâtların yetiştirilmesinde tahsil tercihleri çok mühim.
ECNEBÎ MERAKI!..
Tanzîmat’tan itibaren; Avrupa hayranı üst tabaka aileler, evlâtlarını Fransa’ya gönderdiler. Avrupa’ya tahsile gidenler orada âdetâ mânevî bir kalp ameliyatına uğradılar. Oradan üzerlerinde Osmanlı kıyafeti olsa da, kalpleri Frenkleşmiş olarak döndüler.
Sonraki devirlerde iş Fransa’dan çıkıp bütün Avrupa’ya yayıldı. Almanya’ya, İngiltere’ye tahsile gidip kültürüne yabancılaşanlar çoğaldı. Sonra Amerika’da tahsil âdeti çıktı.
Şimdi duyuyoruz; mânen en fakir, dinden uzak, ateizmin, deizmin en yaygın olduğu ülkelere, Japonya’ya, Kore’ye, Çin’e gidip tahsil görme hevesi artmış.
Bu hevesler, anne-babaların evlâtlarının gönüllerini ihyâ etmekteki ihmal ve gafletlerinin neticesidir. Bu hâl, aşağılık duygusunu bastırma hareketidir.
Hepsi dünyevî birtakım boş hevesler için...
Çünkü tahsil; bir tarafıyla da makam-mevki elde etmeye, böylece aşağılık duygusunu bastırmaya hizmet ediyor.
Hâlbuki;
Cenâb-ı Hak bize her Fâtiha’da şöyle duâ ettiriyor:
غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ
“Gazabına uğrayanların ve dalâlete düşenlerin yoluna bizi sevk etme! (Onların hâlinden bizi muhafaza eyle!..)” (el-Fâtiha, 7)
Evlâtlarını da gazaba uğrayanlardan ve dalâlete düşenlerden uzak tutmak bir anne-babanın vazifesidir.
Gafil anne-babalar;
“–Benim evlâdım oraya gider ama zarar görmez, kendisini muhafaza eder.” zannediyor.
Cenâb-ı Hakk’ın tâlimatları çok açık:
لَا تَقْعُدْ
“...Zâlimler (kâfirler) topluluğuyla oturma!..” (el-En‘âm, 68)
“...Oturursanız siz de onlar gibi olursunuz!..” (en-Nisâ, 140)
Çünkü gaflet; bir virüs gibi, bir radyasyon gibi sirâyet eder. Çocuklukta verilen mâneviyat yeterli gelmez. Vücudumuzda da bağışıklık sistemi var. Fakat virüs fazlaca gelince, o sistem çöküyor ve vücudu virüs ele geçiriyor.
Cenâb-ı Hakk’ın Hâdî ism-i şerîfinin muktezâsınca her türlü zarardan korunabilen nâdir örnekler gösterilebilir. Fakat hüküm, eksere göre verilir. Nâdir, yok hükmündedir.
Yine Kur’ân-ı Kerim, Ashâb-ı Kehf’i misal veriyor:
Onlar; inançlarını korumak için, âhirete inanmayan kavimlerinden uzaklaştılar ve bir mağaraya sığındılar. Cenâb-ı Hak onları muhafaza etti.
MÂNEVÎ ÇEVRE
Bugün yüzde 98’i müslüman dediğimiz memleketimizde dahî evlâtlarımızı korumak çok zorlaştı. Çünkü kadîm müslüman mahallemiz, örf ve âdetlerimiz, içtimâî yapımız zarar gördü.
Eskiden geniş ve büyük aileler vardı. Aileler «çekirdek aile»den ibaret değildi. Evlâtların güzel ahlâk ile terbiye edilmesinde sâliha annenin ve sâlih babanın yanı sıra, dedenin, ninenin ve akrabaların çok mühim ve faydalı tesirleri olurdu.
Güngörmüş, ağzı duâlı dedelerden ilim ve irfan; İslâm nezâket, zarâfet ve edebiyle kemal bulmuş ninelerden âdap ve erkân öğrenilirdi.
Mahalle, sokak ve çarşı bile; İslâm âdâbıyla yaşayan büyüklerin bulunduğu birer mektep, birer dergâh mesâbesindeydi. Bunlar gözükmeyen bir mektepti.
Böylece evlâtlar, her yönden gelen müsbet telkinlerin bereketiyle sağlam bir şahsiyet ve karakter kazanıyordu.
Bugün ise bunlar gitgide kayboldu. Evlâtlar; televizyon internet, reklâm ve modaların yani medyanın eline düştü.
Bugün anne-babaların en birinci cihâdı, evlâtlarını bu yangınlardan kurtarmaktır. Âyet-i kerîmede, şeytanın evlâtlara ortak olmaya çalışacağı bildirilmektedir. (Bkz. el-İsrâ, 64)
Anne-babaların, evlâdının tahsiline yön verirken; rızık endişesiyle, uhrevî tahsilden taviz vermesi çok büyük bir gaflettir. Meselâ;
“–Kızım kocasına muhtaç olmasın! Kendi maaşı olsun.” diye rızık endişesine kapılarak, kızını kendi elleriyle, mâneviyâtından, tesettürden uzaklaşacağı yerlere göndermesi; Rezzâk olan Allâh’a itimatsızlıktır. Rızkı veren, Cenâb-ı Hak’tır.
SÂLİHA ANNEYİ YETİŞTİRMEK
Aileyi anne kurar. Sâliha anneleri Kur’ân kurslarımızda yetiştirmeliyiz ki; şuurlu anneler, şuurlu evlâtlar yetiştirsinler.
İslâmiyet’te bu sebeple kız evlâtların terbiyesine çok ehemmiyet verilmiştir.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Her kim kız çocuklarını yetiştirme husûsunda bir sıkıntıya uğrar da onları (sırât-ı müstakîm üzere, yani hayırlı bir yolda) iyi yetiştirirse, bu çocuklar onu cehennem ateşinden koruyan bir siper olur.” (Müslim, Birr, 147)
Kız evlâtlara ihtimam gösterilmesi husûsunda şu kıssa da mühimdir:
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; kızı Fâtıma -radıyallâhu anhâ-’nın evinde kaldığı bir gün, Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin, kendisinden su istedi. Allah Rasûlü önce Hazret-i Hasan’a su verdi.
Hazret-i Fâtıma, Peygamber Efendimiz’in Hazret-i Hasan’ı daha çok sevdiği kanaatine vardı.
Efendimiz ise;
“–Hayır, ilk önce Hasan su istedi.” buyurdu. (Bkz. Ahmed, I, 101) Sonra da;
“–İkram ve ihsanlarınızla çocuklarınıza eşit muâmelede bulunun. Eğer ben birini üstün tutacak olsaydım, kızları üstün tutardım.” buyurdu. (Heysemî, IV, 153; İbn-i Hacer, el-Metâlibü’l-Âliye, IV, 69)
Unutmayalım ki;
Câhiliyyede kız çocuklarını diri diri gömenler vardı. Gömmeyenler de onlara ikinci sınıf muâmelesi yaparlardı. Mîrastan kadın ve çocuklara pay verilmez, hakları gasp edilirdi.
İslâmiyet ise, kadına büyük kıymet verdi.
Hazret-i Hatice Vâlidemiz; Allah Rasûlü nezdinde öyle kıymetliydi ki, onun vefât ettiği seneye, sahâbe-i kiram, Peygamberimiz’de gördükleri teessür sebebiyle «Senetü’l-Hüzün» dediler.
Hazret-i Âişe Vâlidemiz, takvâ ve ilimde derinleşti. Peygamberimiz’in yüzlerce hadîs-i şerîfini ümmete nakletti. Müçtehidlerin istifâde ettiği bir âlime anne oldu.
Hazret-i Fâtıma Vâlidemiz; sâdât-ı kirâm hazerâtının, silsile-i şerîfenin annesi olarak bir mâneviyat kutbu oldu.
Kızlarımıza, nümûne anneler bu muhtereme vâlidelerimizdir. Muhammed İkbal, müslüman hanıma şöyle seslenir:
“Ey müslüman kadını!
Hazret-i Fâtıma, senin için bir nümûnedir; ondan gözünü ve gönlünü ayırma. Tâ ki, senin dalın da bir Hüseyin meyvesi versin; gülistan, eski mevsimi getirsin.”
Müslüman hanımlar iki Fâtıma’yı örnek almalıdır:
- Birincisi Fahr-i Kâinât Efendimiz’in kızı Fâtıma Vâlidemizdir. Mekke devrinde, kâfirler; Fahr-i Kâinât Efendimiz’e hakaret ve hücum ettiklerinde, Hazret-i Fâtıma koşar gelir, Efendimiz’in üstünü temizler, O’nu destekler, bedbahtlardan hiç korkmazdı. Muhterem babasına olan ihtimâmından dolayı ona; «Babasının annesi» derlerdi.
- İkinci Fâtıma ise, Hazret-i Ömer’in kız kardeşidir. Müslüman olduğunu öğrenen ağabeyinin öfkeyle kendisine hücum ettiği esnada, îman celâdetiyle onun karşısında durmuş ve onun hidâyetine vesile olmuştur.
Denilmiştir ki:
“Bir erkeği terbiye edin; bir insanı yetiştirmiş olursunuz. Bir hanımı terbiye edin; bir aileyi, hattâ toplumun büyük bir bölümünü yetiştirmiş olursunuz.”
Bunun güzel bir misâlini şu kıssada görürüz:
ALLAH GÖRMÜYOR MU?
Hazret-i Ömer; mûtâdı olduğu üzere gece vakti Medine sokaklarında dolaşıyor, bir ihtiyacı olanın var olup olmadığını murâkabe ediyordu.
Bu esnada bir evde şu konuşmaya kulak misafiri oldu:
Gafil bir anne, kızına;
“–Yarın satacağımız süte biraz su kat!” dedi.
Kızı ise;
“–Halîfenin bunu yasakladığını bilmiyor musun?” cevabını verdi.
Anne;
“–Gecenin bu vaktinde, süte su kattığımızı halîfe nereden görecek?” deyince kızı, sahip olduğu ihsan şuuruyla şöyle dedi:
“–Halîfe görmüyorsa, Allah da mı görmüyor?”
Çok duygulanan Hazret-i Ömer; bu îman ve takvâ dolu kızı tespit edip, oğluyla evlendirdi. Râşid halîfelerden sayılan meşhur Ömer bin Abdülazîz -rahmetullâhi aleyh-, işte bu sâliha hanımın torunudur. (Bkz. İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, II, 203-204)
Osmanlı’daki Harem mektebi de sâliha annelerin yetiştirildiği müstesnâ bir müessesedir.
HAREM MEKTEBİ
Saraylardaki Osmanlı Haremi, gerçekten de mükemmel bir mekteptir. Bugün -maalesef- bir eğlence yeri olarak gösteriyorlar. Asla doğru değildir.
Hattâ hâlâ saraylarda görülebilir ki;
Harem ehlinin yaşadığı bölüm, son derece sadedir. Hattâ günümüzdeki sıradan evlerden daha sadedir. Saraylarda tezyinatlı yerler, elçilerin girip çıktıkları, Selâmlık bölümüdür.
Harem’e alınan kızlar, 7 sene kuvvetli bir eğitimden geçerlerdi. Her gün teheccüd namazından sonra eğitimleri başlıyordu. Öğle vakti biraz ara veriliyordu. Öğleden sonra tekrar devam ediliyordu.
Her sultan hanımı, en az iki yabancı dil bilirdi. Fennî ilimleri öğrenirdi. Bunun yanında da başta tasavvuf olmak üzere, diğer dînî ilimleri tahsil ederdi. Bilhassa tasavvufun kendilerine ilkā ettiği merhamet ve şefkat ile dolu dolu yetiştirilirlerdi.
Bu câriyelerin her birinin kaydı tutulurdu; ahlâkî durumu, hizmete alâkası, merhameti ve şefkati... Vâlide Sultanlar, şehzâdelere bu en kabiliyetlilerden zevce seçerlerdi.
Diğer yetiştirilen kızlar da paşalarla evlendirilirdi. Çünkü bunlar, bir saray terbiyesinden gelmişti. Hattâ bunlara halk tarafından «saraylı» denirdi. Gittikleri çevrede, sarayda aldıkları tasavvufî terbiyeyi yayarlardı.
Sultan annelerimiz; tasavvufî terbiyeyle yetiştikleri ve merhamet âbidesi oldukları için, kendilerine gelen bütün imkânları, hayır-hasenâtlarla halka yansıtırlardı.
Bugün tarihî semtlerimizdeki çoğu camiler, mektepler, çeşmeler, hastahâneler, hep bu vâlidelerimize aittir.
Osmanlı örfünde iki minareli camiler, ekseriyâ padişah ve padişah hanımlarınındır.
Misal olarak;
Üsküdar’ımızda sultan hanımların inşâ ettirdiği 3’ü çift minareli 4 cami vardır.
Bu terbiye vesilesiyledir ki;
Osmanlı’da kurulan yirmi altı bin küsur vakfın bin dört yüz kadarı hanımlar tarafından kurulmuştur.
Vâlide sultanlardaki merhamet ve şefkat ufkuna iki misal verelim:
Hatice Turhan Sultan, temeli atılan Yeni Camii’nin inşâsını tamamlatıp ibâdete açtırmıştır. Bu caminin vakfiyesinde dikkati çeken bir husus da, kandil ve Ramazan gecelerinde bazı çeşmelerden bal şerbeti akıtılması ve namazdan çıkan cemaate ikrâm edilmesinin düşünülmesidir. Şerbetin en kaliteli baldan hazırlanması dahî vakfiyeye tescil edilmiştir.
Edirnekapı ve Üsküdar’da birer selâtîn cami inşâ ettirmiş olan Mihrimâh Sultan; vaktiyle Hârun Reşid’in hanımı Zübeyde’nin Bağdat’tan Arafat’a ulaşan su yolları yaptırmış olduğunu, fakat zamanla bunların bozulduğunu, bu sebeple de hacıların Arafat’ta şiddetli su sıkıntısı çektiklerini duymuştu. Bunun üzerine derhâl babası Kanunî Sultan Süleyman’ın huzûruna çıkarak, sahibi bulunduğu bütün mücevherâtı bu yolda sarf etmek için müsaade istedi. Mimar Sinan’ın da bu işe memur edilmesi talebinde bulundu. Ayrıca bu hayrâtının da dâimâ gizli kalmasının teminini istirhâm etti.
Bu suyun hâlâ «Ayn-ı Zübeyde» ismiyle anılması, Mihrimâh Sultan’ın bu hayrını gizlemiş olmaktaki hassâsiyetinin bir neticesidir.
Bu hanım annelerimiz paralarını israf etmediler. Topluma saray modası ve lüksü getirmediler. Yani onlar, ellerinde fırsat olduğu hâlde, gayet mütevâzı yaşayan annelerimizdi.
Hâsılı servet ve saltanat; o vâlideleri şımartmadı, kulluklarını unutturmadı.
Fânî hayatlarından geriye; geçici mîraslar ve fânî mücevherler bırakmadılar. Kıyâmete kadar amel defterlerine sevap yazdıracak, muhteşem vakıf eserleri bıraktılar.
Vâlide sultanlar kadar, halkın içindeki annelerde de muazzam bir şuur vardı.
93 Harbi’nde Erzurum’un Ruslara karşı müdafaasında Nene Hatun’un sergilediği kahramanlıklar, medeniyetimizde sâliha hanım ve sâliha annenin mevkiini göstermeye yeter...
Millî Mücadele’de Şerife Bacı; yanında dokuz aylık bebeğiyle, İnebolu’dan aldıkları cephaneyi cepheye ulaştırmak için kağnılarla yola çıkar. «Çocuğu üşümesin» diye kağnının içerisine silâhlar arasına, otlardan bir döşek yapar, üzerindeki kazağı da silâhların ve çocuğunun üzerine örter.
Zorlu kış şartlarına dayanamayan Şerife Bacı; Kastamonu Kışlası yakınlarında silâhların üzerine yatmış şekilde donarak hayatını kaybeder, küçük kızı ise kurtarılır.
Bütün bu anneler unutulmadı. Milletin sînesinde hayatiyetini devam ettiriyor.
Unutmamalıdır ki;
Toplumda sâliha anneler varsa, hayırlı bir nesil vardır. Yarının nesillerini yetiştirecek sâliha annelerdir. Evlâtlarına, Çanakkale destânını ninni yapan nesil; îmânına, milletine ve bütün maddî-mânevî değerlerine sahip çıkacaktır.
Cenâb-ı Hak, ümmet-i Muhammed’i sâliha annelerin şefkat ve merhamet kanatlarından mahrum eylemesin.
Âmîn!..