Tasavvuf Hakkında Mülâkat

Yüzakı Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Haziran, Sayı: 256

Tasavvuf Hakkında Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi ile Mülâkat

ARI DURU TASAVVUF

YÜZAKI:

Muhterem Efendim; öncelikle tasavvufun tarif ve îzâhını lutfeder misiniz?

Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi:

İslâm’ın hedeflediği ideal ve kâmil insan olabilmek için, dînî hayatı; madde ve mânâ bütünlüğü, zâhir ve bâtın derinliği, akıl ve kalp âhengi, şekil ve ruh beraberliği içinde kavrayıp yaşamak zarûrîdir.

Tasavvuf; İslâm’ın zâhirine ilâveten, bâtın plânında da kavranıp yaşanması gayretidir. Bundaki yegâne gaye de; Cenâb-ı Hakk’ın râzı olacağı sâlih bir müslüman, kâmil bir mü’min olabilmektir.

Bu ise, meşhur ifadesiyle; «şerîat, tarîkat, hakikat ve mârifet» bütünlüğü içerisinde, İslâm’ı idrâk edip yaşamaya gayret etmeyi gerekli kılar.

Buna tipik bir misal olması kabîlinden ifade edelim ki;

  • Şerîatte, doyduktan sonra yemek israftır.
  • Tarîkatte ise, doyuncaya kadar yemek israftır.
  • Hakikatte, kifâyet miktarını Allâh’ın huzûrundan gafil olarak yemek israftır.
  • Mârifette de, bütün bunlara ilâveten nimetlerdeki ilâhî tecellîleri idrâk etmeden yemek israftır. Zira Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı her varlık, O’nun sonsuz kudret ve azametinin delili mâhiyetindedir.

Yine ârifler buyurmuşlardır ki:

  • Şerîatte; benim malım benim, senin malın senindir.
  • Tarîkatte; senin malın senin, benimki de senindir.

Mevlânâ Hazretleri;

“Ben bu mevkiye gelince üstâdım bana;

«–Dünyada üşüyen biri varsa, sen ısınma hakkına sahip değilsin!» dedi. Ben artık üşüyorum.”

  • Hakikatte ise; ne benim, ne senin, mülk sadece Allâh’ındır.

Yermük Harbi’nde kızgın çölün ortasında üç ağır yaralı, bir bardak suyu birbirlerine ikrâm etmeyi tercih ettiler, o suyu içmek, hiçbirine nasîb olmadı. Üçünün de nasîbi şehâdet kevserini içmek oldu.

Yani mâneviyatta merhale katederek, gönlünü dergâh hâline getiren bir müslüman şu âyet-i kerîmeyi yaşar:

“Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe «birr»e (hayrın kemâline) eremezsiniz...” (Âl-i İmrân, 92)

Tasavvuf, kalben; Cenâb-ı Hak’la, Kur’ân-ı Kerim’le, Hazret-i Peygamber’le ve onların sevdikleriyle ünsiyet kurmaktır. Böylece şerîati kâmil bir şekilde yaşamak ve yaşatmaktır. Nefsânî arzuları bertaraf edip rûhânî istîdatları inkişâf ettirebilmektir.

Hâsılı;

Tasavvuf; dînin derûnî ciheti, özü ve kalbî derinliğidir. Bu yönüyle âdetâ sütün içindeki lâktoz gibidir. Dînin bu derinliği ve takvâ ciheti ihmâl edildiğinde, geriye kuru bir kaideler manzûmesi kalır. Bununla birlikte; bilhassa bugün tasavvufî neşveye sahiplik iddiasıyla arz-ı endâm eden bazı çevreler gibi, her şeyi bâtınî hükümlerden ibâret görüp zâhirî hükümleri hafife almak da tasavvufun hakikatini idrâk edememektir. Hele hele;

“–Kalbin temiz olsun, amelin olmasa da olur.” şeklinde nefsânî yaşayışa prim veren bir anlayışı, tasavvuf diye göstermeye çalışanların dâvâsıyla, gerçek tasavvufun hiçbir alâkası yoktur.

Maalesef günümüzde; Mesnevî-i Şerîf’in rûhundan uzak bazı kimseler tarafından Mevlevîliğin takvâ tarafı ihmâl edilerek, aslı zikir olan semâ, sanki bir folklor gösterisi ve sadece kuru bir mûsıkî meclisi hâline getirilmek istenmektedir.

Gerçek tasavvuf ise, Peygamber Efendimiz’in hayatıyla hem zâhiren hem de bâtınen bütünleşebilme gayretidir. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; mânevî olgunluğun zirvesinde bulunmasına rağmen, zâhirî mükellefiyet ve mes’ûliyetlerini nasıl ki son nefesine kadar îfâ etmişse; O’nu örnek almak durumunda olan her müslüman, hangi mânevî makam ve mevkide olursa olsun, zâhirî vazife ve mes’ûliyetlerini de yerine getirmek mecburiyetindedir.

Zira İslâm’ın zâhirî ahkâmı diyebileceğimiz şerîat, âdetâ vücudu ayakta tutan bir iskelet gibidir. Fakat sırf iskeletten ibâret bir dînî hayat da -kimilerinin kasıtlı olarak göstermek istedikleri gibi- ürkütücü, soğuk, ruhsuz ve nâkıs bir İslâm anlayışı ortaya koyar.

Gerçek tasavvuf; İslâm’ı Allah Rasûlü ve sahâbedeki feyz ve rûhâniyet dolu keyfiyetiyle idrâk edip, tıpkı onlar gibi aşk ve şevkle yaşama gayretinden ibârettir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in tezkiye ve terbiyesi sayesinde, ashâb-ı kirâmın ulaştığı mânevî seviyeden nasiplenmeyi hedefleyen ulvî bir yolculuktur. Peygamber Efendimiz’e vâris olmuş gerçek mürebbîlerin elinde; nefsin terbiye, kalbin tasfiye edildiği mânevî bir mekteptir. Bu mânevî terbiye mektebine girerek insân-ı kâmil olma yolunda mesafeler katetmeye de «seyr u sülûk» denilmiştir.

Cenâb-ı Hak; İslâm ile murâd ettiği «kâmil insan» modelini, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şahsında sergilemiştir. O’nu bütün insanlık âlemi için «üsve-i hasene / emsalsiz bir örnek şahsiyet» kılmıştır.

Cenâb-ı Hak; bütün insanlığın mükellef bulunduğu dînî teklifleri tayin ederken, kullarına verdiği tâkatin asgarî seviyesini esas almıştır. Şüphesiz ki bu, O’nun kullarına olan nihayetsiz merhametinin bir tezâhürüdür. Bununla birlikte; dînin asgarî tekliflerinden daha fazlasını yapmaya fıtraten kudret, iştiyak ve istîdâdı olan kimselere de mânevî yükselişin kapısını açmıştır. Yani şer‘î vazifelere ilâveten bir de kalp âleminde yükselme istîdâdı olan mü’minlere; nâfile ibâdetler, zühd, takvâ, ihsan gibi fazîletlerle, vâsıl-ı ilâllah zirvelerine doğru mesafe almayı sağlayacak bir yolu açık tutmuştur. Bu yol ise, bilindiği üzere «tasavvuf»tur.

YÜZAKI:

Efendim, bu îzâhınız tasavvufu idrâk edemeyen kimi çevrelerin; “Allah Rasûlü zamanında tasavvuf yoktu. Sonradan çıktı.” itirazlarına da bir cevap teşkil eder diyebilir miyiz?

Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi:

Bizim anlayıp anlatmaya çalıştığımız tasavvuf; Allah Rasûlü’nü aşk ile yakından tanıyabilme, O’nun yüksek ahlâkıyla ahlâklanarak, İslâm’ı, rûhâniyetine uygun bir tarzda yaşayabilme gayretidir. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve ashâbının vecd içinde yaşadığı «takvâ hayatı»dır.

Tasavvuf, her şeyden önce hayatı Kitap ve Sünnet muhtevâsı içinde tanzim edebilme cehd ve gayretidir. Kalbi vahiyle buluşturabilme gayretidir.

Bir Hak dostu diyor ki:

“Efendimiz zamanında tasavvufun adı yoktu kendisi en mükemmel şekilde mevcuttu, şimdi ise tasavvufun adı var fakat kendisi maalesef o müstesnâ seviyede mevcut değil.”

Yani o zaman yoktu denilmesi bir isim meselesidir. Tıpkı şunun gibi:

Mezhepler henüz yoktu ama fıkıh vardı.

Hadis kitapları tedvin edilmiş değildi ama hadîs-i şerifler yaşanıyor ve yaşatılıyordu.

Ehl-i sünnet ekolleri tesis edilmiş değildi, fakat ehl-i sünnet akîdesi en sâlim şekilde hayattaydı.

Bunların dışında kalan, özünü ve ölçüsünü Kur’ân ve Sünnet’ten almayan her şey -ne kadar tasavvufa izâfe edilirse edilsin- bâtıldır. Her yolun firak-ı dâllesi vardır. Tasavvufa kendisini nisbet eden, ehl-i sünnet dışı yollar da böyledir.

Tasavvufun İslâm’ın özü olduğunu, bizzat İslâm’ın rûhâniyet içinde yaşanması demek olduğunu şu tariflerle de ifade etmişlerdir:

Tasavvuf, nefse karşı sulhü olmayan bir cenktir. Zira nefs; terbiye edilmesi gereken ve ancak büyük cihâd ile terbiye edilebilen, sırlarla dolu bir kuvvettir.

Tasavvuf, bir arınma disiplinidir. Allah’tan uzaklaştıran her şeyden sakınarak takvâya erebilme yoludur.

İmtihan sırrının şifresini, Hakk’a kul olabilmenin düstur ve ölçülerini, feyz ve rûhâniyetle âdetâ damarlarımızda dolaştıran bir husûsiyettir. Muhabbetullah ve «mârifetullâh»a ulaşarak, Allâh’a sâlih bir kul olabilme gayretidir.

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakk’ı kalben tanıyabilmenin, Hakk’a teslîmiyet pınarından kana kana içmenin, «îmân»ı «ihsan» gibi yüce bir ufka taşımanın diğer adıdır.

Tasavvuf; her zaman ve mekânda, Cenâb-ı Hakk’ın takdîrinden râzı olarak O’nunla dost kalabilme sanatıdır. Hayatın med-cezirleri, değişen şartları ve sürprizleri karşısında gönül muvâzenesini koruyup, şikâyet ve sızlanmayı unutarak dâimâ güzel bir kul olabilme mahâretidir.

Tasavvuf, bir zühd eğitimidir; esas hayatın âhiret olduğunun idrâkine ererek dünyanın gelgeç nefsânî arzularına gönül bağlamaktan kurtulmaktır.

“Tasavvuf asr-ı saâdette yoktu!” diyenlere sormak gerekir:

Bütün bunlar asr-ı saâdette yok muydu?

Bilâkis asr-ı saâdetten bize akseden hakikatlerdir bunlar.

Sahâbe-i kiram, Peygamber Efendimiz gibi seherleri ihyâ ederdi. Hattâ gece karanlığında evlerinin yakınından geçenler, arı uğultusu gibi zikir ve Kur’ân nağmelerini işitirdi. Peygamberimiz de bazı geceler ashâbının evlerini dolaşır, ibâdetle meşgul olduklarını işitince huzurla dolardı.

Abdullah bin Ömer -radıyallâhu anhümâ-’ya, teheccüd kılmasını işaret etmişti. Kızı Fâtıma ve damadı Ali -radıyallâhu anhümâ- Efendilerimizi bizzat teheccüde kaldırırdı. Sahâbenin ileri gelenlerinin mutlaka her gece îtinâ ile okudukları hizbleri ve virdleri vardı. Hattâ Hazret-i Ömer, zarûrî bir sebeple bu virdi tamamlayamadıklarında ne yapmaları gerektiğini sormuş, Fahr-i Kâinât Efendimiz şöyle cevap vermişti:

“Kim (zarûrî bir sebepten, hastalık veya tâkatsizlikten dolayı) hizbini okumadan yahut onun bir kısmını eksik bırakarak uyuyup da onu sabah namazı ile öğle namazı arasında okursa onu âdetâ geceleyin okumuş gibi ona (sevap) yazılır.” (Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn, 142)

Bu hadîs-i şerif de, tasavvuftaki vird ve ezkâr usûlünün sünnete riâyet olduğunun bir tezâhürüdür.

Biz bu iddiayı tersine çevirerek soralım:

Teheccüdden, zikirden, evraddan, tefekkürden, sohbetten, muhabbet ve mârifetten mahrum bir müslümanlık asr-ı saâdette var mıydı?

YÜZAKI:

Tefsir, hadis, fıkıh gibi İslâmî ilimlerde olduğu gibi tasavvufta da tarih içinde ekoller ve anlayışlar arasında farklılaşmalar olmuş. Tarîkatler arasındaki farklılıkların kaynak ve hikmeti konusunda neler söylemek istersiniz?

Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi:

İfade ettiğiniz gibi; diğer İslâmî ilimlerde mezhepler ve ekoller nasıl doğduysa, tarîkatler de aynı temel sebep ve ihtiyaçların bir mahsûlüdür.

Tasavvufun bir ilim olarak tedvîni ve sülûk edilen bir yol olarak ortaya çıkışı, hicrî ikinci asra tekābül etmektedir.

Asr-ı saâdette; kelâm, îtikad ve fıkha dair mezhepler de henüz teşekkül etmemiş, ilmî usûller dâhilinde tedvîn edilmemişti. Ancak o zaman da îtikādî, fıkhî vs. hükümler mevcuttu ve Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tarafından sahâbeye tâlim ediliyordu. Belli bir süre sonra; meselâ «fıkıh» ilminde otorite sayılan büyük âlimlerin içtihadları, talebeleri tarafından benimsenip sistemleştirilmiş, bu farklı metod ve usûllere «mezhep» adı verilmiştir. Mezhepler, o büyük âlimlerin isimlerine nisbet edilmiştir.

Diğer İslâmî ilimler gibi tasavvufun muhtevâsı da; telkin ettiği «zühd» ve «takvâ» duygusuyla, insanları ulaştırmak istediği ihsan ve rabbânîlik ufkuyla aynı minvalde asr-ı saâdette yaşanıyordu. Sahih tasavvuf anlayışının temel aldığı bütün düsturlar; Kur’ân-ı Kerim ve asr-ı saâdette, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve ashâbının hayatında mevcuttu.

Aradan zaman geçtikçe asr-ı saâdetin o feyizli hayatını devam ettiren takvâ ehli âlim ve ârifler; halkın dünyaya râm olup gaflete dalmasına mânî olmak gayesiyle, rızâ-yı ilâhî için onlara nasihatte bulunmaya başladılar. Bu zevâtın bir çığır açmak, bir hayat üslûbu meydana getirmek gibi maksatları da yoktu. Gaye, İslâm’ı özüne uygun bir şekilde güzelce yaşamak ve ibâdetleri -Kur’ân ve Sünnet’te bildirildiği üzere- «ihsan» kıvâmında ve «huşû» ile îfâ edebilmekti.

Ancak onların sohbet ve nasihatlerinden istifâde ederek hâllerinden hisse alanlar; bu zâtları kendilerine mânevî rehber, üstad ve mürşid kabul ettiler. Bu kimseler; onların nasihatlerini, yani mü’mini rûhî olgunluğa erdirip Hakk’a yaklaştıran terbiye ve tezkiye metodlarını sistemleştirerek mânevî bir disiplin hâline getirdiler. Neticede bu üstadların isimlerine veya usûllerine nisbet edilen tarîkatler meydana geldi. Nakşibendiyye, Kādiriyye, Rufâiyye, Mevleviyye, Halvetiyye, Celvetiyye gibi...

Tarîkat; her tasavvuf kolunun, Hakk’a vâsıl olma husûsunda izlediği usûl ve yolun adıdır. Zamanla, farklı metodlar takip eden çeşitli tarîkatlerin meydana gelmesi, ihtilâftan dolayı değil, ihtiyaçtan dolayıdır. Zira insanların mizaç, karakter, meşrep ve tabiatleri birbirinden farklıdır. Dolayısıyla, tarîkatlerin bu gerçek ışığında çeşitlenmesi; herkese mânevî arınma ve rûhî tekâmül için mizâcına uygun bir tarîkate intisâb ederek terbiye olma imkânı sağlamıştır.

Meselâ;

  • Umûmiyetle coşkun mizaçlı bir insan, Kādirîlik’te takip edilen usûllerle daha kolay terakkî ederken;
  • Şair, sanatkâr ve romantik mizaçlı kimseler, daha ziyade Mevlevîlik’te huzur bulur.
  • Vakûr, sâkin mizaçlı, derûnî istîdâdı yüksek insanlar ise, Nakşîlik’te kendilerine bir uygunluk görür ve bundan dolayı da o yolun telkinlerine ve terbiye usûllerine daha kolay râm olarak feyz alma imkânı bulurlar.

Bunu bütün tarîkatlerin karakteristik özelliklerine göre ifade etmek mümkündür.

Bu bakımdan tarîkatlerin çeşitlenmesi, Allâh’ın bir rahmetidir. Zira meşhur tabiriyle; “Hakk’a giden yollar, mahlûkātın nefesleri adedince çoktur.” Yeter ki Kur’ân ve Sünnet ölçülerinin belirlediği istikamette olsun.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh-’a hafî zikri, Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’a da cehrî zikri telkin etmiştir. Farklı sahâbîlere farklı virdler verdiği1 ve kimi zaman da zikir halkaları kurdurup topluca zikir icrâ ettikleri2 bilinmektedir.

En mühim tasavvufî terbiye vasıtası olan zikir/evrâd husûsundaki bu farklı uygulama ve tercihler, mânevî terbiye usûlleri ve tarîkatlerin çeşitlenmesinin en temel sebeplerinden birini teşkil etmiştir. Fıkhî mezheplerde olduğu gibi tasavvufî tarîkatlerde de kaynak, Kitap ve Sünnet’tir.

YÜZAKI:

Efendim; tasavvufun ferdin ve cemiyetin hâlet-i rûhiyesi üzerindeki tesirleri hakkında neler söylemek istersiniz?

Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi:

İnsan dâimâ huzur ve saâdeti arar. Hattâ bir noktada bu insan için hem bir zaaf hem de bir kurtuluş vesilesi olur.

Zaaftır çünkü insan aradığı huzur ve saâdeti, nefsânî arzularda zanneder. Nefsin isteklerine, fânî dünyanın oyun ve eğlencelerine kapılır. Sefâleti saâdet zanneder. Fakat görür ki ebediyet âleminden gelen rûhu bu fânî ile tatmin olmuyor. Tatmin olamadıkça daha ileri gider. Gerek ferdi, gerek aileyi ve gerekse toplumu perişan eden; içki, kumar, uyuşturucu iptilâları, bunalım ve depresyonlar, sebepsiz boşanmalar ve sonunda intiharlar hep bu tatminsizliğin neticeleridir.

Diğer taraftan, insan kul olduğunu idrâk edebilirse, nefsânî hoyratlıkları bertaraf edip rûhânî istîdatlarını inkişâf ettirebilirse, o zaman gerçek huzur ve saâdete erişir.

Âyet-i kerîmede buyurulur:

اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

“...Bilesiniz ki, kalpler ancak Allâh’ı anmakla mutmain olur (huzura kavuşur).” (er-Ra‘d, 28)

Tasavvuf, nefsin ve kalbin bu yolculuğunu sistemleştirmiştir.

Nefsânî arzuların mağlûbu olan nefse, nefs-i emmâre seviyesi adı verilmiştir. Kâfir ve fâsıkların bu seviyesi, şuursuz hayvanatın da altındadır. «Bel hüm edall»dir.

Nefsânî arzularını ve çirkin huyları tamamen terk edemese de, pişmanlık duymaya başlayan, istikrarsız gafil insanın mertebesine; nefs-i levvâme adı verilmiştir. Kişi, bu gafletten sıyrılıp, pişmanlığını; kalıcı bir tevbeye, tevbe-i nasûha dönüştürmelidir.

Bunun için dikkat edilecek en mühim iki husus:

  1. Helâl gıdâ,
  1. Beraberinde bulunduğu insan...

Bunu başarırsa, nefs-i mülheme seviyesine yükselir. İbâdetlerini îfâ eder, mâsiyetlerden kaçınmaya başlar. Lâkin bunu henüz bir zorlanma içinde gerçekleştirebilmektedir. Tam olarak ibâdet lezzetine ve şuuruna vâsıl olamamıştır. Asıl hedef bir üst mertebedir:

Nefs-i mutmainne... Yani huzura eren, tatmine eren seviye. Artık ibâdetlerden lezzet almaya, mâsiyetleri çirkin görmeye başlamıştır. Rabbimiz’in cennete daveti de ancak bu seviyedeki kullaradır. Bu noktada terakkî ede ede; râzıye, merdıyye / ilâhî taksimata tam mânâsıyla râzı olup ilâhî rızâya nâil olma seviyesine ulaşma yolunda ilerler.

İşte gerçek saâdet, hakikî huzur burasıdır.

Tasavvufun topluma faydası husûsunda şu noktayı ifade edebiliriz:

Toplumların; rahatlık, zenginlik ve refah içinde oldukları zamanlar olur.

Bir de kıtlık, savaş, âfet içinde dara düştükleri zamanlar olur.

Tasavvuf büyükleri; her iki hâlde de, halkı istikamet içinde yaşamaya sevk ederler. Zenginliğin insanı şımartmamasına, yokluğun da kulu isyana düşürmemesine gayret ederler.

  • Bollukta; şükür, istikamet ve infâka teşvik eder, fısk u fücurdan korurlar.
  • Darlıkta da hem maddî-mânevî yardımıyla imdâdına koşup tesellî eder, hem de rızâ ve teslîmiyete sevk ederler.

İlk sûfîler; İslâm dünyasının fütûhat sayesinde büyük bir zenginliğe kavuştuğu dönemde, birinci vazifeyi îfâ eden sâlih insanlardı.

Hazret-i Ömer devrinde; İran, Irak ve Kuzey Afrika fethedildi. Büyük zenginlikler elde edildi. Lâkin sahâbenin evlerinin dekoru değişmedi. Onlar, gelen bütün imkânları infâk etmenin saâdeti ile yaşadılar.

Moğol ve Haçlı istîlâları gibi zamanlarda da ikinci vazifeyi yine Hak dostlarının îfâ ettiğine şâhitlik ediyoruz.

Bugün âhirzaman fitneleri içinde her iki hâli de beraber yaşıyoruz.

Bir yanda Filistin, Sudan, Arakan gibi İslâm beldelerinde tesellîye muhtaç kardeşlerimiz var.

Diğer yanda dünyaya kapılmış; servet, şöhret, şehvet iptilâlarına mâruz insanımız var.

Tasavvuf bu noktada kulun dâimâ şu muhasebeyi yapmasını telkin eder:

“İbâdette, muâmelâtta, muâşerette, aile hayatında ben Allah Rasûlü’nün istediği kıvamda mıyım, değil miyim?”

Bu muhasebe neticesinde mü’min;

Seherleri ihyâ ederek, gündüzün mâsiyetlerine karşı bir mukavemet kazanacak. Gündüzleri de mâsiyetlerden uzak durarak, seherlerine hazırlanacak.

Sohbetlere devam ederek içtimâîleşecek, mü’min kardeşleriyle tesânüd hâlinde olacak. Sâlihlerle beraber olacak.

Ahlâkını güzelleştirmeye çalışacak;

  • Unutkanlığı zikirle,
  • Nankörlüğü şükürle,
  • İsyânı tâatle,
  • Cimriliği cömertlikle,
  • Hodgâmlığı diğergâmlıkla,
  • Şüpheyi yakînle,
  • Öfkeyi hilm ile,
  • Aceleciliği sabır ile,
  • Riyâihlâs ile,
  • Enâniyeti tevâzû ile,
  • Fücûru tevbe ile,
  • Gafleti tefekkür ile bertaraf edecek...

Mü’min eğitim husûsunda da, gerçek tahsil olan «mârifetullâh»ı hedef edinecek. Kalbini vahiyle buluşturacak. Bütün ilimleri, Allah rızâsı için tahsil edecek. Uhrevî eğitim ile dünyevî eğitimi mezcedecek. Zihnî bilgileri kalben hazmedecek. Hazret-i Mevlânâ bu hâle vâsıl olmasını; «Piştim!» diyerek anlatır. Kâmil insan modeli işte böyle meydana gelecek.

Unutmayacak ki;

Hak istikametinde olsa bile, nihayette bütün dünya dersleri de, tahsilleri de, uzmanlıkları da, makamları da ve meslekleri de, hepsi son nefeste bitecek.

Takvâ ise devam edecek ve sonsuzluk âleminde hiç bitmeyen ebedî bir saâdet olacaktır.

Tasavvuf ve tarîkatler her seviyeden insana rehberlik ederler. Hazret-i Mevlânâ, zikir meclisine dalan sarhoşa kanat gerdi. İbrahim bin Edhem Hazretleri, bir sarhoşun ağzını sildi. O zavallılar bu şefkat ve merhamet vesilesiyle, hidâyete erdiler.

O büyük zâtlar, elbette günahtan nefret ediyorlardı. Fakat bu nefreti, günahkâra taşırmıyorlardı. Günahkârın içindeki huzur arayan gönlü, selâmete davet ediyorlardı.

Tarihimizde dergâhlar, rehabilite merkezleriydi. Ailesinde bir huzursuzluk yaşayan insan; sohbete gider, orada gönül rahatsızlığına reçete bulurdu. Hanımı da kendi sohbetinde, kendi reçetesini alır ve ailede huzur elde edilirdi.

Hazret-i Mevlânâ’ya izâfe edilen meşhur kıt‘ada bu davet ne güzel ifadesini bulmuştur:

“Gel! Gel! Ne olursan ol, yine gel! Kâfir, mecûsî veya putperest olsan da gel! Bizim dergâhımız (olan İslâm), ümitsizlik dergâhı değildir. Yüz kere tevbeni bozsan, yine de gel!..”

Tasavvufun bu çağrısı, gönülleri âdetâ îmâna ve takvâya yani rûhânî bir rehabiliteye davettir.

Günümüzde bunların yerini psikologlar ve terapiler aldı. Fakat onların akıl hocaları kim? Sigmund Freud vb. gayr-i müslimler... İnsanın rûhundan ve rûhânî ihtilâçlarından habersiz, nefsin zebûnu fâsık ve gafil münkirler... Onların çözüm diye insana sundukları şeyler, nefs-i emmâre içerisinde bocalatmaktan ibâret...

Duyuyoruz:

Nefsânî çalkantılarla kendisine başvuran kişiye;

“–Sen kendini dinle! Canın neyi istiyorsa onu yap!” diyor.

«Kendini gerçekleştir!», «Ânı yaşa!», «Kendini kimseye ezdirme!» gibi süslü lâkırdılarla, nefsâniyet çukurlarında insanları boğuyorlar. Enâniyeti azgınlaştırıyorlar. Nefisleri aygırlaştırıyorlar.

Hâlbuki bir insana selâmet ve saâdet reçetesi, Kur’ân ve Sünnet’tedir. İlâhî emir ve yasaklara titizlikle uymasındadır. Güzel ahlâktadır, fazîlette, ferâgatte, paylaşmaktadır. Nefsi terbiye etmek, sabır, riyâzat, tahammül gibi duyguları güçlendirmek ile insan huzura erer.

Yakın tarihimizde dergâhların kapatılmasının, toplumda akıl, ruh ve sinir hastalıklarının artmasına yol açtığını doktorlar da dile getirmişlerdir. Meşhur ruh tabibi Mazhar Osman’ın, devrin siyâsî mes’ûlünün;

“–Niye akıl hastalıkları böyle arttı?” şeklindeki suâline;

“–Dergâhlar kapandığı için böyle oldu. Siz o mürşidleri bize verin. Bu hastalıklar düzelir!” dediği fakat muhatabının aldırmadığı anlatılır.

Nefis ve şeytan zaten insan için iki azılı düşman iken; bugün bir de batıdan gelen internet, medya, modalar ve reklâmlar da bu musîbeti ziyadeleştiriyor.

Vahiyle buluşmayan kalpler, nefsâniyetin uçurumlarında helâk oluyor. İşte sokakta cinnet, mektepte cinayet, ailede şiddet... Evliliklerin neredeyse yarısının boşanmayla neticelenmesi... İnsanın en tabiî, en fıtrî husûsiyetleri bile tahrip ve ifsâd ediliyor. Erkekler kadınlaşmaya, kadınlar erkekleştirilmeye kalkışılıyor. Cinsî savrulmalar; bir hak, bir tercih gibi yayılmaya, terviç edilmeye kalkılıyor.

Bütün bunlardan kurtuluş için Allah’tan yardım gerek. Allâh’ın yardımı da, O’na kulluğumuz nisbetinde tecellî eder.

Her Fâtiha’da Rabbimiz bize tekrar tekrar okutuyor:

اِيَّاكَ نَعْبُدُ

(Yâ Rabbî!) Ancak Sana kulluk ederiz.” düstûrunu ne kadar yaşayabilirsek;

وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ

“Ve ancak Sen’den yardım dileriz.” hakikati o kadar tecellî eder. (Bkz. el-Fâtiha, 5)

İlâhî lütufların şartı, ibâdet... Bunların cemî / çoğul kalıbında gelmesi de cemaat hâlinde olunmasına işaret...

Bir mütefekkirin sözünü açarak dile getirelim:

Diyor ki:

“Namaz, psikiyatrik bir tedavidir. Çünkü namaz kılan, kendini yalnız hissetmez. O, en büyük güce bağlıdır. O gücün inâyeti (yardımları) içindedir. Namazı huşû içinde kılan bir toplumda psikiyatrik hastalık olmaz...”

Namaz kıldığı hâlde, rûhen bu ızdırapları yaşayan kardeşlerimiz, namazlarını gözden geçirecek. Namazını Allah Rasûlü’nün namazıyla mîzân edecek.

Hakkıyla tutan kişi için, oruç takvâya vesile olur. Öfkeyi yenmeye yardım eder. Bütün kötülükler için bir kalkan olur. Sabrı, tahammülü bileyler.

Âdâbıyla infâk eden bir kişi için; sadakası nice musîbetleri, belâları def eden bir derman olur. Gönül inşirâhına vesile olur.

Zarâfet içinde hac ve umre yapan kişi için; o mübârek beldeleri ziyaret, ne büyük bir tefekkür vesilesidir. Mahşer provasıdır. Ölmeden önce ölme, hesaptan önce nefsi hesaba çekme çalışmasıdır.

YÜZAKI:

Efendim; tasavvufun içtimâî faydalarından da bahsettiniz. Bu mânâda tasavvufu insanı ferdî hayatına hapsolmuş, bir köşede ferdî tesbihâtı ve şahsî terakkiyâtı ile meşgul olup, toplumdan uzak bırakan pasif bir yol olarak göstermek isteyenlere neler söylersiniz?

Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi:

İslâm’ın bütün muhtevâsını iki esasta birleştirmişlerdir:

  • Tâzîm li-emrillâh,
  • Şefkat alâ-halkillâh...

Yani;

Allâh’ın emirlerini büyük bir hürmet ve titizlikle yerine getirmek. Mahlûkāta da Hâlık’ın şefkat nazarıyla bakmak, onlar için merhamet, cömertlik, infâk içinde olmak.

Dolayısıyla, sadece ferdî ibâdetlere kapanmak, toplumdan bîgâne kalmak şeklinde bir tasavvufî anlayış eksiktir. Tarihen de böyle olmamıştır. Hak dostları dâimâ halk içinde Hak ile beraber olmuşlardır. Hattâ bunu; Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretleri; «Halvet der-encümen» ifadesiyle kaideleştirmiştir.

Dînimizde emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker vazifesi çok mühimdir. Bugün farz-ı ayn hâline gelmiştir.

Toplumda yangınlar varken, herkesin o yangını söndürmek için imdâda koşması gerekir.

Tasavvufta erişilmesi gereken gaye;

“Ben kalbimi bir dergâh hâline getirebildim mi?” suâline müsbet cevap bulabilmektir.

Hazret-i Ömer ve Zeynelâbidîn Hazretleri’ni görüyoruz: Geceleri mâtemlerin civarında dolaşıyorlar. Fakirlere sırtlarında erzak taşıyorlar. Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh-, ümmetin hâlini tefekkür ederek ızdırap içinde çırpınıyor.

Şu kıssalar da çok mühim bir cevap ihtivâ ediyor:

Ashâb-ı kiramdan biri, içinde tatlı su gözesi bulunan bir dağ yolundan geçmişti. Burası çok hoşuna gitti ve;

“–Keşke insanlardan ayrılıp şu vâdide otursam. Ama Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den izin almadan bunu asla yapmam.” dedi. Sonra arzusunu Efendimiz’e anlattı.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz;

“–Böyle bir şey yapma! Çünkü sizden birinin Allah yolunda çalışıp gayret sarf etmesi, evinde oturup (âdetâ) yetmiş sene namaz kılmasından daha fazîletlidir...” buyurdu. (Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 17)

İbn-i Abbas -radıyallâhu anhümâ- bir gün Mescid-i Nebevî’de îtikâftaydı. Bir kimse yanına gelerek selâm verdi ve oturdu. İbn-i Abbas hâlini fark etti ve;

“–Kardeşim, seni yorgun ve kederli görüyorum!” dedi.

Adam ödeyemediği bir borcu olduğunu söyledi.

İbn-i Abbas -radıyallâhu anhümâ-;

“–Senin hakkında onunla konuşayım mı?” diye sorunca, adamcağız;

“–Sen bilirsin!” cevabını verdi.

İbn-i Abbas -radıyallâhu anhümâ- ayakkabılarını alarak mescidden çıktı.

Adam ona;

“–Îtikâfta olduğunu unuttun mu?” diye seslendi.

İbn-i Abbas ise;

“–Hayır! Ben şu kabirde yatan ve aramızdan daha yeni ayrılmış olan zâttan (Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den) duydum ki:

«Her kim, din kardeşinin bir işini takip eder ve o işi görürse bu, kendisi için on yıl îtikâfta kalmış olmaktan daha hayırlıdır.

Bir kimse Allah rızâsı için bir gün îtikâfa girse Cenâb-ı Hak o kimse ile ateş arasında üç hendek yaratır ki, her hendeğin arası doğu ile batı arası kadar uzaktır.»

(İbn-i Abbas bunları söylerken gözlerinden yaşlar akıyordu.)” (Beyhakî, Şuab, III, 424-425)

Hak dostlarının menkıbeleri, bu fazîlet tablolarıyla doludur.

Meselâ Dâvûd-ı Tâî’ye talebesi, bir et yemeği ikrâm etmek ister. O ise yemeğe bakar ve sorar:

“–Filân yetimlerden ne haber var?”

Talebesi boynunu büküp;

“–Bildiğiniz gibi efendim.” deyince, yemeği o yetimlere götürmesini ister.

Talebesi;

“–Efendim, siz de uzun zamandır yemediniz?” diye ısrar etmek isteyince, Hazret şöyle der,

“–Evlâdım! Bu eti ben yersem dışarı çıkar; fakat o yetimler yerse, Arş-ı Âlâ’ya çıkar!..”

Şu hâdise de ibretlerle doludur:

Abdullah İbn-i Mübârek -rahmetullâhi aleyh-, dostlarıyla birlikte yükler dolusu erzakla Horasan’ın Merv şehrinden çıktığı bir hac yolculuğu sırasında yolu üzerindeki bazı şehirlere uğramıştı. Yolculuk sırasında dostları önde, Abdullah İbn-i Mübârek ise kafilenin gerisinde yürümekteydi. Kûfe’ye geldiklerinde hizmetkârlarından birisinin yolculuk sırasında yanında kafes içinde getirdiği bir kuş ölünce, hizmetkâr kuş ölüsünü şehrin bir çöplüğüne attı.

Abdullah İbn-i Mübârek -rahmetullâhi aleyh- oradan geçerken çöplüğün yakınında bir küçük kulübenin olduğunu, kulübedeki küçük bir kızın da başını uzatıp uzatıp geri çektiğini fark etti. Kız çocuğu, üzerindeki tek parça peştamalla kimsenin görmeyeceği bir ânı kollayarak kulübeden çıktı ve bu kuş ölüsünü alıp döndü.

Abdullah İbn-i Mübârek onu takip ederek kulübeye gelip durumlarını sorunca kız çocuğu içler acısı ve yürek parçalayıcı şu bilgileri verdi:

“–Ben ve kardeşim burada yaşıyoruz. Şu peştamaldan başka hiçbir şeyimiz yok. Bu çöplükten topladıklarımızın dışında bir yiyeceğimiz de yok. Günlerdir bu leşleri yemek zorunda kaldık. Aslında bizim babamız zengin biriydi. Zulme uğradı, malı elinden alındı ve öldürüldü. Biz de böyle kimsesiz kaldık.”

Abdullah İbn-i Mübârek, bunun üzerine yüklerin indirilmesini emretti ve vekilharcından ne kadar paraları olduğunu sordu. Bin dinar kadar paraları olduğunu öğrenince kendilerine Merv’e dönüş yolculuğu sırasında lâzım olacak yirmi dinarını ayırmasını, geriye kalanı da bu çocukların ihtiyaçları için harcamasını söyledikten sonra;

“–Bu yaptığımız, bu seneki yapacağımız haccımızdan daha sevaptır.” diyerek Kûfe’den geri döndü. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, c. X, s.192)

Devamında şu da anlatılır:

Merv’den onunla birlikte gelen kafile yoluna devam ederek hac vazifesini îfâ edip ülkelerine döndüklerinde Abdullah İbn-i Mübârek’e selâm verip onun da haccını tebrik ettiler. Her ne kadar o;

“–Benim başıma bir iş geldi ve bu sene hac yapamadım, dediyse de hiç kimse onun cevaplarıyla iknâ olmadı.

Aralarından bazısı;

–Sübhânallah! Sen yolda bizim yiyeceklerimizi temin etmedin mi? Mina ve Arafat’ta bizimle beraber değil miydin?” derken bazıları da;

“–Sen bana şunu almadın mı?” deyip o sene hacca gidenlerin her biri onunla ilgili hac sırasındaki bir hâtırasını anlatmaya başladı. Bunun üzerine Abdullah İbn-i Mübârek -rahmetullâhi aleyh- şöyle dedi:

“–Ben sizin dediklerinizden bir şey anlamıyorum. Ancak şunu iyi biliyorum ki, ben bu sene hac yapmadım.”

Abdullah İbn-i Mübârek o gece rüyasında şöyle bir ses duydu:

“–Ey Abdullah! Müjde! Allah Teâlâ senin gerçekten doğru söylediğini biliyor. Ama onlar da yalan söylemiyor. Çünkü Allah Teâlâ’nın senin sûretinde yarattığı bir melek senin adına hac yaptı.” (Necmeddin BARDAKÇI, Abdullah İbn-i Mübârek)

Bu ikram, yapılan amelin yüksek seviyesini göstermektedir. Zira bu hâl, Hâlık’ın nazarıyla mahlûkata bakış tarzıdır. Cenâb-ı Hakk’ın Rahmân sıfatından bir akistir.

Feridüddin Attâr Hazretleri’nin anlattığı şu kıssa da câlib-i dikkattir:

Naklederler ki, bir sene Abdullah İbn-i Mübârek, Harem’de bulunuyordu. Haccını îfâ edip bir süre uyuyakaldı. Rüyasında, semâdan inen iki melekten birinin diğerine şunu sorduğunu duydu:

“–Bu sene, kaç kişi hacca gelmiştir?”

Öbür melek cevap verdi:

“–Altı yüz bin!”

“–Peki, kaçının haccı kabul edilmiştir?”

“–Bunlardan hiçbirinin haccı kabul edilmemiştir.”

Abdullah diyor ki:

Bunu işitince, üzerime bir sıkıntı çöktü, dedim ki:

“–Bunca ahâlî, bunca zahmet ve meşakkate katlanıp dünyanın dört tarafından, «en ücrâ yerlerinden ve uzun yollardan gelmişler» (el-Hac, 27) ve ucu bucağı olmayan sahrâları katetmişlerdir. Bütün bu emekler boşa mı gidecek?”

Bunun üzerine o melek;

“–Şam’da ayakkabı tamir eden biri var, adı Ali bin Muvaffak. O hacca (gitmeye niyet etmişti ama) gidemedi. Lâkin haccını kabul ettiler ve herkesi de ona bağışladılar.” dedi. Bunu işitince uykudan uyandım ve; «–Şam’a gidip o eskiciyi ziyaret etmeli.» dedim. Şam’a gidip bu zâtın evini buldum ve seslendim. Bir şahıs çıktı;

“–Adın nedir?” dedim.

“–Ali bin Muvaffak.” dedi.

“–Seninle konuşmak istiyorum.” dedim.

“–Konuş.” dedi.

“–Ne iş yaparsın?” dedim.

“–Yama dikerim.” dedi. Sonra vâkıayı kendisine anlatınca;

“–Adın nedir?” diye sordu:

“–Abdullah bin Mübârek.” deyince, bir nâra atıp kendinden geçerek yere düştü. Aklı başına gelince;

“–Bana hâlini haber ver.” dedim. O da anlattı:

“–Otuz senedir ki, hacca gitmeyi arzu eder dururum. Eskicilikten, üç yüz dirhem para biriktirdim. Bu sene hacca gitmeye karar verdim.

Derken bir gün hâmile bulunan evdeki hanımım meğer bir komşuda pişen etin kokusunu almış. Bana;

«–Git ve şu etten bir parça al!» dedi.

Komşunun evine gidip, bahis mevzuu hâli anlatınca, ağladı ve;

«–Yedi gündür ki, çocuklarım hiçbir şey yememişlerdir. Bugün ölmüş bir merkep gördüm, ondan bir parça et kesip aş yaptık. Zarûret hâlinde olduğumuzdan bize helâl olsa da size helâl olmaz.» dedi.

Bunu duyunca, içime bir ateş düştü, sözünü ettiğim üç yüz dirhemi kaldırıp ona verdim ve;

«–Bunu çocuklarına nafaka yap, bizim haccımız budur.» dedim.

Bunu dinleyen Abdullah -rahmetullâhi aleyh- dedi ki:

“–Melik (olan Allah) rüyada doğru söylemiştir. Melik, hükümde ve kazâda isabet üzeredir!” (Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, s. 249-250)

Müslümanın derdiyle dertlenip onun gönlünü almanın fazîletini Molla Câmî şöyle ifade eder:

“Gönül al ki hacc-ı ekber olsun. Zira bir gönül, bin Kâbe’den daha üstündür.

Çünkü; Kâbe, Âzer oğlu Halil İbrahim tarafından yapılmıştır. Gönül ise, yüce ve büyük Allâh’ın nazargâhıdır.”

Sûfîlere ait menâkıb kitaplarında gönlün Kâbe’ye teşbihine sıkça rastlanır. Bu keyfiyet, zübde-i kâinat (kâinâtın özü) olan insandaki kalbin, kâinât içinde Kâbe’nin mevkiine benzemesinden dolayıdır. Gerçekten her ikisi de tecellîgâh-ı ilâhî olmak yönünden merkezî bir durumdadır.

Gönlü tecellîgâh-ı ilâhî hâline gelenler hakkında İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ-’nın Kâbe-i Muazzama’ya hitâben söylediği şu sözler çok câlib-i dikkattir:

“Sen ne büyüksün (ey Kâbe!). Senin şânın ne yücedir. Fakat gerçek bir mü’minin Allah katındaki şerefi senden de üstündür.” (Tirmizî, Birr, 85)

Lâkin burada ince bir husus şudur ki:

Kişi önce kendisini ihyâ edebilmelidir ki, başkasına fayda verebilsin. Kendisi takvâya erememiş bir kişi, nasıl başkasını irşâd edebilir? Tasavvufta tabiî ki böyle bir tedrîcîlikten bahsedebiliriz.

İnsanlığın irşâdındaki ilâhî usûl de böyledir:

Topluma bir peygamber gönderilir. Allâh’ın emirlerini bildirir. Peygamber o emirleri tatbik eder. Ümmeti de peygamberinin tatbikatına tâbî olmakla öğrenir.

Hazret-i Musa da, ilm-i ledün öğrenmek için Hızır -aleyhisselâm-’ın yanına gittiğinde, ona;

“–Sana tâbî olabilir miyim?” demiştir. (Bkz. el-Kehf, 66)

İşte bu sebeple, tebliğ ve irşad vazifesini îfâ edecek kişilerin, ulaştıkları kişilere tesir edebilmeleri için mutlaka kendilerini rûhâniyetle donatmaları zarûrîdir.

Yoksa topluma rehberlik etmek üzere öne çıkan kişi, kendi eksikliklerini de kendisine tâbî olanlara sirâyet ettirir ki, günümüzde böyle örneklere de maalesef tesadüf edilmektedir.

Tasavvufun topluma faydasının en bâriz misâli Osmanlı cemiyet hayatıdır.

Osmanlı’da, zâhirî hânedanın yanında bir de Edebâlî Silsilesi görürüz. Her padişahın yanında Emîr Sultan, Hacı Bayrâm-ı Velî, Akşemseddin, Yahya Efendi, Aziz Mahmud Hüdâyî ve emsâli Hak dostlarının bulunduğunu, padişahları ve toplumu irşâd ettiklerini görüyoruz.

Bir misal verelim:

Fatih Sultan Mehmed Han...

Hocası Akşemseddin’in irşâdıyla, genç yaşta İstanbul’un fethini gönlüne nakşetti. Nebevî müjdeye erişinceye kadar gece-gündüz gayret etti. Bizans’ı bertaraf edip İstanbul’u fethetti. O şanlı padişah, hocasının irşâdıyla, fetih askerine sofralar açtı. Tevâzu içinde elleriyle ikramlarda bulundu. Akşemseddin Hazretleri de orada askeri infâka davet etti.

Edebâlî silsilesi halka da edep, âdap, fazîlet ve fedâkârlık öğretti. Meselâ İstanbul halkı; sabahleyin dükkânına gelen ikinci müşteriye;

“–Ben siftah ettim. Komşum henüz siftah etmedi. İhti-yacınızı ondan alın.” diyordu.

Fatih orada durmadı. Çünkü Balkanlarda halka zulmeden prensler, voyvodalar vardı. Bosna’yı fethetti, sonra üç sefer daha düzenleyerek Arnavutluğu da fethetti. O mazlumları, zâlim idarecilerden kurtardı. Oraya Anadolu’nun temiz halkını iskân ederek, örnek olma yoluyla o bölgelerin halkının büyük kısmının müslüman olmasına vesile oldu.

Bu fazîletlerin yanında; Fatih, Rum mimar ile mahkemeye çıktı. Ayakta muhakeme olundu ve karara hürmet etti. Mimar bu manzaraya hayran olarak, diyete râzı oldu. Fatih ona kayd-ı hayat şartıyla bir köşk verdi. Yine muazzam bir fazîlet sergiledi. Bu hak ve adâlet manzarası, İstanbul’un fethi kadar mühimdir. Fatih bütün bu hizmetlerden sonra yine bir seferin başlangıcında 49 yaşında vefât etti.

Bütün bu hizmetlerin arkasında Akşemseddinler var, Hacı Bayrâm-ı Velîler var. Akşemseddinler yetiştiren bir toplumda fâtihler eksik olmayacaktır.

Bugün dünyada güç ve parayı elinde tutanların, güçsüzlere ve âcizlere nasıl zulmettiğini görüyoruz. Böyle bir insan tipinin yetişmesine de, vahiyle buluşmayan bir tahsil sebebiyet veriyor. Vahiyden uzak bir tahsil fayda yerine zarar veriyor; hodgâm / bencil, menfaatperest ve zâlim bir insan yetiştiriyor. Dünya bugün o adâlet ve hakkāniyete muhtaç...

YÜZAKI:

Efendim, buyurduğunuz tarîkatler, Rasûlullah Efendimiz’e bir altın silsile ile ulaşıyor. Yani mânevî bir icâzet ile Efendimiz’e ulaşıyor. Zamanımızda bu ehliyete sahip olmadığı hâlde, bazen ekranlar aracılığıyla mürşidliğe heveslenerek, zikir tavsiyelerinde bulunan; “Şu kadar zikredersen şunu elde edersin, rızkın genişler vs.” diyen kişiler çıktı. Bu nevi hareketler karşısında tavır nasıl olmalıdır?

Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi:

Mânevî irşad vazifesinin, sonraki nesillere selâmetle aktarılması çok mühim bir husustur. Bu sadece tasavvufta değil, bütün İslâmî ilimlerde muhafaza edilen bir usûl olmuştur.

Hattâ beşerî ilimlerden misal verelim: Bir kişi tıp kitaplarını kendi kendisine ne kadar okusa, ezberlese; ona asla bir muayenehâne açma, insanları tedavi etme hakkı vermezler. Böyle bir şey yapmaya kalksa hakkında idarî tedbir uygulanır.

Zikir ve benzeri ibâdetler de, nefsi tezkiye ve kalbi tasfiye yolu olan tasavvufun en mühim tedavi vasıtalarıdır. Bir ilâcın da hâzık bir hekimin tavsiyelerine uygun olarak kullanılması îcâb eder.

İfade ettiğimiz üzere, tasavvufun bu ilâve gayretleri; şerîatin asgarî esaslarını yerine getirdikten sonra, daha fazlasını îfâ ederek kemâlât ve tekarrub tahsili içindir. Beş vakit namazını kılmayan veya tesettür emrini yerine getirmeyen bir kimsenin; «Birtakım zikirler çekerek mâneviyat yollarına girdim.» demesi, dîni tahrif ve tahfif olur.

Muhterem pederim Musa Efendi -rahmetullâhi aleyh-; kendisinden ders almaya gelenlere, kazançlarının helâliyet durumunu, anne-babalarıyla münasebetlerini, evlâtlarına nasıl bir terbiye verdiklerini bir bir sorardı. Bunlarda şer‘î bir noksan varsa, önce onu tamamlamalarını ve ıslah etmelerini, ondan sonra mâneviyat yoluna girmelerini tavsiye buyururdu.

Tasavvuf yolunun ilk kapısı şerîattir. O kapıdan girilmeden, hakikat ve mârifet iddialarına kalkışmamak gerekir. Kalkışanlara da itibar edilmez.

Maalesef; tasavvufun bu istikamet, takvâ, hâle rızâ ve fedâkârlık gibi zahmetli taraflarına değil de, keşif, kerâmet, bilhassa dünyevî duâların kabulü gibi taraflarına tâlip olanlar, böyle taklitlere girişebiliyorlar.

Yeri gelmişken şunu da ifade edelim ki;

Mânevî icâzetin de bir teminatı yoktur. Kur’ân bize, Bel‘âm bin Bâûrâ’yı misal veriyor. O; Hazret-i Musa’nın kavminden, mâneviyatta büyük dereceler elde etmiş, duâları kabul olan bir kişi idi. Fakat hâlini koruyamadı, nefsine tâbî oldu, şaşkınlaştı, şeytanın peşine takıldı ve Hazret-i Musa’ya hıyânet etti. Bütün o mânevî derecelerinden sıyrıldı. Âkıbeti, dilini sarkıtan bir kelbe benzetilmek oldu.

Hâsılı;

Mâneviyat yolunda müsterşidi irşâd edecek kâmil mürşidin, mânevî icâzetle beraber asıl nişânesi; her hâlinde Kitap ve Sünnet’e riâyet etmesidir.

Yine bu yaşayışın sîretten sûretine aksetmesi mânâsına, sîmâsına bakıldığında, kişiye Allâh’ı ve dînini hatırlatmasıdır.

YÜZAKI:

Efendim; buyurduğunuz üzere, dînimizde birçok derman vesilesi var. Fakat dertlerin kaynağı olan münkirlerden bir de sahte çareler takdim ediliyor. Rûhî ihtilâçlarına derman bulmak maksadıyla yoga, meditasyon gibi çarelere sığınanlara neler söylemek istersiniz?

Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi:

Bâtılın sûret-i haktan görünmesi...

Tedaviye ihtiyaç duyan bir kişiyi sadece uyuşturucu ilâçlarla oyalamak, hastaya ihânettir.

Âcil ameliyat gereken bir yerde, sürekli pansuman yapmak, ölüme davetiyedir.

Bu kardeşlerimiz önce bir kendilerine soracak:

Yoga ve meditasyon nereden geliyor?

Hint dinlerinden geliyor. Binlerce tanrıya tapan ve bunların arasında bir de ineğe kudsiyet atfeden bir din...

Kast sistemiyle, insanları asla çıkamayacakları gruplara ayırıp aşağılayan bir din...

Âhirete inanmayan, sonsuza kadar sürüp giden bir çileye, reenkarnasyona inanan bir din...

Mâbedlerinde farelerin, mikropların cirit attığı bir din...

Dünyanın en geri kalmış, en koyu taassupları içinde sefâlet içinde debelenen topraklar...

Sonra oradan alınan ve batı eliyle süslenip püslenen modern bir şekle sokulan yoga ve meditasyon...

Bu bâtıl ve muharref uygulamaların özü, eğer birtakım hareketlerle Allâh’a yönelmek ise, bunun en sahih ve mükemmel hâli namazdır.

Meditasyon, derin düşünce demek ise; zikir, tefekkür ve murâkabe gibi en hakikîsi yine İslâm’da mevcuttur...

İslâm en mükemmeldir. Mükemmelin mükemmelidir. Onun başka hiçbir sistemden bir takviyeye, bir proteze ihtiyacı yoktur.

Modalar ve reklâm telkinlerinin tesiriyle, bu bâtıl uygulamalara yönelenler; anlık bir nefsânî rahatlama hissederler. Bu bozuk; «Galiba faydalı oluyor.» zannı, tıpkı; «Efkârımdan içiyorum!» diyen içki müptelâlarının yaptığı gibi bir nefsânî avunmadır.

Bir müslümanın en kıymetli varlığı, akîdesidir. Son nefeste sahih bir îmân ile göçemeyen bir kişi, her şeyini kaybetmiş demektir. Kardeşlerimiz, bunalımdan kurtulacağız derken îmanlarından olmasınlar! Çareyi en mükemmel olan İslâm’da arasınlar...

İmâm-ı Rabbânî, mâlûm, Hindistan coğrafyasında irşadda bulundu. Hazret, Hindûların ibâdet merasimlerine katılan bir müslümanın sekerât hâlinde baş ucunda bulunuyor.

“Son nefesini vermeye çalışan o kişi, öyle karanlıklar içinde kaldı ki, ne yaptıysam o karanlığı dağıtmaya muvaffak olamadım!” buyuruyor. (Bkz. Mektubât-ı İmâm-ı Rabbânî, c. I, 266. Mektup)

Rabbimiz her Fâtiha’da bize şu hakikati duâ hâlinde bildiriyor, tekrar ettiriyor:

صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْۙ غَيْرِالْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ

Bir müslüman;

Allâh’ın kendilerine nimet verdiği;

  • Peygamberler,
  • Sıddîklar,
  • Şehidler ve
  • Sâlihler ile beraber olacak... Onlara benzemeye çalışacak.
  • Gazaba uğramış ve
  • Dalâlete düşmüş, İslâm dışı her fert ve topluluktan, onların âdetlerinden, modalarından, hâl ve tavırlarından uzak duracak... Onlara asla benzemeyecek.

Velhâsıl;

Bir müslümanın, böyle şeylere tevessül etmesi; kendisine ait bir hazinenin üstünde oturduğundan habersiz, başkalarına el açıp dilenen insanın zavallı hâli gibidir.

Bugün materyalist düzen; insanları istismâr ederek senede bir gün, anneler günü, babalar günü, sevgililer günü ihdâs ediyor. Bunlar kapitalist dünyanın mal satmak için uydurduğu günlerdir. Annenin hakkı, senede bir gün bir paçavra alıp hediye etmekle ödenmez.

Bir müslüman, her gün annesine hizmet eder, ona kıymetli ifadelerle hitâb eder. Yani İslâm’da her gün anneler günüdür, her gün babalar günüdür. Daha da ötesi her gün garipler günüdür, muzdaripler günüdür, yetimler günüdür, yalnızlar günüdür. Her gün kimsesizlere sahip çıkma günüdür.

Bu hassâsiyeti; gece vakti Medine sokaklarında dolaşarak, ümmetin gariplerini arayan Hazret-i Ömer, Zeynelâbidîn Hazretleri ve emsâli büyük şahsiyetlerin hayatında görüyoruz. «Ümmetin hâli benden sorulacak!» diye yanıp yakılan Ömer bin Abdülazizlerde görüyoruz. Bu mes’ûliyet duygusuyla vakıf medeniyeti kuruldu. Bu hassâsiyeti ecdâdımızın fukarâ, yetim ve dullar için, kimsesizler için inşâ ettiği binlerce hayır müessesesinde görüyoruz.

Böyle bir medeniyetin evlâtları, senede bir gün düzenlenen o kandırmacalara aldanmaz.

YÜZAKI:

Muhterem Efendim, râbıta husûsunda doğru bakış açısı ne olmalı? Bu hususta da ileri geri çok tenkitler yapılıyor.

Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi:

Râbıta, sevilen kimseye karşı muhabbeti canlı tutmaktır. Bunun en güzel misâli, ashâb-ı kiram ile Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’dir. Sahâbe içindeki en zirve misal ise, şüphesiz ki Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh- ile Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- arasındaki kalbî irtibattır.

Ashâbın Efendimiz’le olan kalbî irtibatları sayesinde ruhlarında meydana gelen in‘ikâs ve insibağ; Efendimiz’in hâllerinin kendilerine transfer olmasıyla, yani hâl sirâyetiyle neticelendi. Bundan dolayıdır ki sahâbe-i kiram, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e samimiyetle;

“–Anam, babam, canım, malım, her şeyim Sana fedâ olsun yâ Rasûlâllah!” diyebilmekten, büyük bir haz ve lezzet aldılar. Allah ve Rasûlü’nün yolunda her şeylerini fedâ etmeyi, canlarına minnet bildiler.

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96) hadîs-i şerîfinin muhtevâsı içine girerek; Efendimiz’le hâl beraberliği, fiil beraberliği, hissiyat ve fikriyat beraberliği içinde oldular.

Peygamberimiz’in torunu Hazret-i Hasan -radıyallâhu anh-’ın şu ifadeleri de râbıtanın mânevî tekâmüldeki müstesnâ mevkiine ne güzel işaret etmektedir:

Hazret-i Hasan -radıyallâhu anh-; üvey dayısı Hind bin Ebî Hâle -radıyallâhu anh-’a Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hilyesini sorarken, içinde bulunduğu hâlet-i rûhiyeyi şu sözleriyle dile getirmiştir:

“Dayım Hind bin Ebî Hâle, Allah Rasûlü’nün hilyesini çok güzel anlatırdı. Kalbimin O’na bağlı kalması ve O’nun izinden gidebilmem için, dayımın Allah Rasûlü’nden bir şeyler anlatması, benim çok hoşuma giderdi.” (Tirmizî, Şemâil, s. 10)

Bu söz, fiilen râbıtayı ifade etmektedir. Zira Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in tasvîrini dinlemek, O’nunla kalbî bir bağ kurmak için en feyizli vesilelerden biridir. Yani tasavvufî bir usûl olan râbıta da, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve sahâbenin tatbikatından alınmadır.

Öte yandan, râbıtanın lügat mânâsı, bağ ve alâkadır. Bu yönüyle esâsen kâinatta râbıtasız hiçbir canlı yoktur. Her şey birbiriyle irtibat hâlindedir.

Bir anne-babanın evlâdına, evlâdın anne-babasına, bir delikanlının nişanlısına, bir gencin sevip kendisine örnek aldığı bir şahsa da böyle bir kalbî bağı vardır. Yani dünyevî ve fânî şeylerde bile böylesine tabiî bir muhabbet bağı varken, mâneviyatta bu bağın olmaması düşünülemez.

Ayrıca gönlünü mânevî rehberlere bağlamayan insanların; «Tabiat boşluk kabul etmez.» hakikati mûcibince, yanlış örneklerin peşine takılması da kuvvetle muhtemeldir. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, mü’minleri sâdık ve sâlih kullarıyla beraber olmaya teşvik ederek;

“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun!” (et-Tevbe, 119) buyurmaktadır.

Cenâb-ı Hak;

كُونُوا صَادِقِين

“Sâdıklar olun.” buyurmuyor;

كُونُوا مَعَ الصَّادِقِين

“Sâdıklarla beraber olun.” (et-Tevbe, 119) buyuruyor.

Çünkü sâdık olmak, sâdıklarla beraberliğin en tabiî neticesidir. Tıpkı fâcir olmanın da fâcirlerle beraberliğin en tabiî neticesi olduğu gibi...

Demek ki bazı nâdanların sıkça dillendirdiği;

“–Bizim sâdık kullara ihtiyacımız yok, bize yalnız Kur’ân yeter, biz onu doğrudan kendimiz anlarız, aklımız yok mu, vasıtaya ne gerek var...” gibi ifadeler, câhilâne sözlerdir. Modernizm ve pozitivizmin getirdiği, bütün gerçekleri deneme-yanılma sûretinde test edip gördükten sonra kabul etmek şeklindeki bu vahim hata, insanın maddeten ve mânen helâkinden başka bir şey sağlamaz. Çünkü hayatta idrâk edilecek hakikatler sonsuz; fakat insanın aklı sınırlı, ömür de kısadır. Ateşin yakıcı olduğunu anlamak için illâ ki elini ateşe sokmak gerekmez. Geçmiş tecrübelerden ders almayı, bu hususlarda rehberlik edenlere itibar etmeyi bilmek îcâb eder.

Hâce Ubeydullah Ahrâr Hazretleri buyurur ki:

“Âyet-i kerîmedeki;

«Sâdıklarla beraber olun!» emri, dâimî bir sûrette beraberliği ifade eder. Âyette «beraberlik», mutlak olarak zikredildiğinden, hem fiilî, hem de hükmî beraberliği ifade eder. Fiilî beraberlik, sâdıkların meclisinde kalp huzuruyla fiilen bulunmaktan ibârettir. Hükmî beraberlik ise gıyaplarında da onların hâllerini tahayyül etmekten ibârettir.”

Râbıtanın gayesi, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e ulaşan Allah dostları silsilesiyle mânevî irtibâtı kuvvetlendirerek bu beraberlikten feyz almaktır. Bir kul, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in nûrundan bir Allah dostu vâsıtasıyla nasîb alsa, bu nasip Efendimiz’den olduğu için, bizzat Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den alınmış gibidir. Tıpkı bir mumdan bir başka mumun yakılması gibi... Kandilleri yakan ve onlar vâsıtasıyla etrafı aydınlatan alev, aynı alevdir. Kul, bu kandillerin en sonuncusuyla da aydınlansa, o kandil, ilk ışıkla parıldadığından, dâimâ ilk kaynağı aksettirir.

Aradaki kişi sadece bir vasıtadır. Esas gaye, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in hâli ile hâllenmektir. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:

“İşte böylece sizin insanlığa şâhitler olmanız, Rasûl’ün de size şâhit olması için sizi mûtedil bir millet kıldık...” (el-Bakara, 143)

Bununla beraber râbıtanın gücü, kişinin mânevî seviyesine göredir. Bu seviyeyi yükseltecek olan da, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in örnek karakter ve şahsiyetinden istifâde edebilmek, hayatımızın her safhasında O’nun Sünnet’i üzere yaşamaya gayret etmektir.

Gönül râbıtasının ne demek olduğunu, İmam Hatip Lisesinden hocam Yaman Dede’den şu misal çok güzel anlatır:

Kendisine soruyorlar:

“–Hocam, siz hep Mesnevî’den, Mevlânâ’dan bahsediyorsunuz.”

Diyor ki:

“–Oğlum, benim elimden Mevlânâ tuttu ve Hazret-i Peygamber’in kapısına götürerek hidâyetime vesile oldu. Beni ateşten kurtaran birini bu kadar anmam çok mu?”

İşte râbıta bu!.. Vesile olanı anmak... Vesile olduğu için anmak... Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de bizi Allâh’a götürüyor.

Yani râbıta; öndeki insanların, rehberlik ettikleri insanları Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e götürmeleridir. O’nu sevmelerine, O’na ittibâ etmelerine vesile olmalarıdır. O kadar...

Aslında bu hakikat, bütün ilim dallarında vardır, tasavvufa mahsus değildir:

Hadis bir senet ile intikal eder, her talebe hadîs-i şerîfi hocasından alır, sünneti öğrenmesine bir muhaddis vesile olur. O da hocasını çok sever. Ona vefâ ve minnettarlık duyar. Fıkıh öğrenen, tefsir tahsil eden talebe ile hocasının gönül münasebeti de aynı şekildedir.

Allah dostlarıyla olan bu mânevî beraberliğin yanında maddî beraberlik de olabilirse bu, «nûr üstüne nûr» olur. Fakat tasavvufî terbiyede, kuru kuruya bir fiilî beraberlik de makbul değildir. Zira kimileri, bir mürşid-i kâmilin dizi dibinde bulunurlar da gafletlerinden dolayı bir hisse alamazlar. Öte yandan uzak diyarlardaki nice samimî müridler; mürşidlerine duydukları engin hürmet, hasret, aşk ve bağlılıkları vesilesiyle müstesnâ nasiplere nâil olabilirler. Nitekim büyükler; Yemen’deki yanımda, yanımdaki Yemen’de.” buyurmuş­lardır. Bu sebeple asıl mühim olan, nerede olursa olsun, kalbî beraberlik duygusunu yitirmemektir. Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de;

“İnsanlardan bana en yakın olanlar, kim ve nerede olursa olsun Allâh’a karşı takvâ sahibi olan müttakîlerdir.” (Ahmed, V, 235; Heysemî, IX, 22) buyurmuştur.

Tasavvufî terbiyede çok ehemmiyetli bir usûl olan râbıta; adı ve tatbik şekli az çok farklı olsa da, hemen hemen bütün tarîkatlerde mevcuttur. Fakat râbıta; bilhassa 19’uncu asırdan itibaren, bazıları tarafından bir îman-küfür meselesi hâline getirilerek şiddetle tenkid edilmiştir. Hâlbuki râbıta, -daha önce de ifade ettiğimiz üzere- gayet tabiî bir psikolojik vâkıadır. Onun îtikadla bir alâkası yoktur. Bu hususta Ubeydullah Ahrâr Hazretleri şöyle buyurmuştur:

“...Kalbi mal, mülk gibi dünyevî şeylere bağlı olan ve bunları düşünen kişi kâfir olmuyor da; kalbi bir mü’mine bağlamak, niçin küfre sebep olsun?” (Ali bin Hüseyin Safî, Reşahât-ı Aynü’l-Hayât (thk. Ali Asgar Muîniyân), Tahran 2536/1977, II, 636-637)

Velhâsıl râbıta; mürîdin mürşidine duyduğu muhabbeti dâimâ gönlünde taze tutarak, onun sâlih amellerini ve güzel hâllerini taklide çalışmasından ibârettir.

Râbıta asıl olarak, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hâliyle hâllenmeye vesile olmalıdır. Zira Cenâb-ı Hak bize üsve-i hasene olarak Allah Rasûlü Efendimiz’i göstermiştir.

Allah Rasûlü’nün üsve-i hasenesinden / emsalsiz örnek şahsiyetinden hisse almayan râbıtanın, gerçek râbıtayla alâkası yoktur.

Mürşide duyulan hürmet ve muhabbetin bu sûretle dâimâ taze tutulması, mürîde mânevî bir dirilik kazandırır. Zira sâlih zâtların sohbeti kadar muhabbeti de tesirli ve faydalıdır.

Râbıtanın asıl sermâyesi muhabbettir. Fakat her hususta olduğu gibi muhabbette de aşırıya kaçmak, kişiyi ifratlara sürükler. Bu sebeple râbıta, öndeki bir mürşide ulûhiyet izâfe edercesine aşırı davranışlara girmek değildir. -Allah korusun- böyle bir muhabbet, kişiyi şirke sürükler. Mürşid, mürîd için sadece bir «vasıta»dır. Vasıtaya muhabbette ileri giderek onu «gaye» hâline getirmek, son derece yanlıştır, şirke kapı aralamaktır.

Kezâ, mürşidinin fotoğrafını taşıyarak, ona bakarak râbıta yapmaya kalkmak, şirke kapı aralamaktadır.

Peygamberimiz’in zamanında fotoğraf makinesi yoktu ama ressamlar, tasvirciler vardı. Sahâbe-i kiram ve Hak dostları böyle bir şeye tevessül etmedi. Resimle râbıta, sonradan ihdâs edilmiş bâtıl bir uygulamadır.

Türbe ziyaretlerinde de maksat, ölümü hatırlamak ve ondan ibret almak olmalıdır. Hak dostlarının türbelerini zi-yaret edenler, o zâtların Allah indindeki kıymetini vesile edinerek, yine Allâh’a duâ ederler. Aksi hâlde doğrudan kabirdeki zâttan istemeye kalkmak da şirke kapı aralamak olur.

Unutmamak gerekir ki;

Peygamberler dışında her kul, âciz ve kusurludur. Hattâ peygamberler bile beşer olmak hasebiyle zelle işlerler. Fakat te’yîd-i ilâhîye mazhar oldukları için, tashih edilirler. Dolayısıyla mâneviyat büyüklerine muhabbet ve hürmet ne kadar gerekliyse de, onları yüceltmede şer‘î hudutlara riâyet etmek de son derece zarûrîdir.

YÜZAKI:

Muhterem Efendim, kerâmet mevzuuna nasıl bakmak gerekir?

Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi:

Kerâmet, kıymet ve değer demektir.

Cenâb-ı Hak; risâlet ve nübüvvet ile vazifelendirdiği peygamberlerine, dâvâlarını tasdik için zaman zaman hârikulâde hâdiseler lutfetmiştir. Hazret-i Musa’nın asâsının yılana dönüşmesi vb. Mâlûm bunlara mûcize diyoruz.

Hak dostlarında da birtakım hârikulâde hâller zuhûr etmiştir ki buna da kerâmet denilir. Haktır.

Fakat bir husûsa dikkat etmek gerekir:

Cenâb-ı Hak; insan fıtratına, rûhuna ve nefsine bazı husûsiyetler ve istîdatlar vermiş. Riyâzat ve mücâhede ile bazı insanlar, beşerî hudutları bir nebze esnetebilir. Meselâ muhatabının kalbinden geçeni bilebilir. Doğuştan da bazı kabiliyetleri olabilir.

Hak bir akîdeye sahip olmadığı hâlde, istikametli bir gidişâtı olmadığı hâlde bir kişiden bu gibi hârikulâdelikler görülüyorsa, bunun adı istidraçtır. Büyük bir mânevî tuzaktır. Ateşin üzerinden yürüyüp geçen, akrep dolu kafeslere girip çıkan Hint fakirleri ve benzerleri buna misaldir.

Âhirzamanda Deccal’in de insanları hayrete düşüren ve dalâlete sevk eden birtakım normal olmayan şeyler sergileyeceği hadislerde zikredilmiştir.

Dolayısıyla;

Bir müslüman için, ölçü hârikulâdelik değildir. Çünkü bunda istidraç olma ihtimali vardır.

Ölçü nedir?

İstikamettir.

Hak dostları dâimâ; “Gerçek kerâmet, istikamettir.” buyurmuşlardır.

Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri buyurur:

“Havada bağdaş kurup oturan birini görseniz bile, hemen ona aldanmayın! İlâhî emir ve nehiylere riâyet ediyor mu, ilâhî hudutları muhafaza ediyor mu, şer‘î hükümleri hakkıyla edâ ediyor mu, velhâsıl takvâ üzere yaşıyor mu ona bakınız!”

Fazîlette peygamberlerden sonra, sahâbe-i kiram gelir. Onların da zirvesi; aşere-i mübeşşeredir, hulefâ-i râşidîn efendilerimizdir. Bilhassa Peygamber Efendimiz’in Sıddîk vasfıyla taltif buyurduğu, Hazret-i Ebûbekir Efendimiz’dir. Bu büyük zâtın, «hârikulâde, normal üstü» mânâsında bir kerâmeti bize nakledilmemiştir. Onun kerâmeti sıddîklığıdır, sadâkatidir, istikametidir.

En büyük kerâmet, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e muhabbettir. O’na râm olabilmektir. O’nun yoluna fedâ olabilmektir. Bütün bunlar kemâliyle Hazret-i Ebûbekir Efendimiz’de görülür. O defaatle bütün malını Allah Rasûlü’ne infâk etmiş;

“–Ailene ne bıraktın?” suâline;

“–Allah ve Rasûlü’nü (bıraktım!)” diye cevap vermiştir. (Tirmizî, Menâkıb, 16/3675)

Hicret esnasında Sevr Mağarası’na doğru giderken, Hazret-i Ebûbekir; Fahr-i Kâinât Efendimiz’in kâh önünde, kâh arkasında yürüyordu. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onun bu hareketini fark edince;

“−Ey Ebûbekir, niçin böyle yapıyorsun?” diye sordu.

Ebûbekir -radıyallâhu anh-;

“−Yâ Rasûlâllah! Müşriklerin arkanızdan yetişebileceklerini düşünüyor arkadan yürüyorum, ileride pusu kurmuş olabilecekleri aklıma gelince de hemen öne geçiyorum!” dedi. O seferin hazırlıklarında, Hazret-i Ebûbekir’in evlâtlarının da samimî fedâkârlıklarını görürüz. (Bkz. İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 222-223; Ali el-Kārî, Mirkāt, Beyrut 1992, X, 381-382/6034; Ebû Nuaym, Hilye, I, 33)

Âyet-i kerîmede «İkinin ikincisi» diye medh ü senâ edilen Hazret-i Ebûbekir; Sevr Mağarası’nda, üç gün Peygamberimiz ile mahrem bir maiyyete nâil oldu. Tasavvuf yolunun temelleri, bu müstesnâ mülâkatta inşâ edildi.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; bir gün, yâr-ı gārı Hazret-i Ebûbekir’in fedâkârlıklarından memnuniyetini ifade sadedinde;

“–Ebûbekir’in malından istifâde ettiğim kadar başka hiç kimsenin malından faydalanmadım...” buyurdu.

Bu nebevî iltifat karşısında Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh-, gözyaşlarına hâkim olamadı. Fahr-i Kâinât Efendimiz’e hitâben, O’na olan engin muhabbetinin gerektirdiği fedâkârlığı şu sözleriyle ifade etti:

“–Ben ve malım, yalnızca Sen’in için değil miyiz yâ Rasûlâllah?!.” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 11)

Yani Hazret-i Ebûbekir, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile aynîleşmişti. Sakarya’nın Karadeniz’e karışınca, onda fânî olması gibi... İşte hakikî kerâmet budur.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, vefâtı yaklaştığında şöyle buyurdu:

“Mescide açılan bütün (husûsî) kapılar kapansın, sadece Ebûbekir’inki açık kalsın! Ben, Ebûbekir’in kapısının üzerinde bir nur görüyorum...” (Bkz. Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 3, Menâkıbu’l-Ensâr, 45, Salât, 80; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 2; Tirmizî, Menâkıb, 15; İbn-i Sa‘d, II, 227)

Halk, «uçtu kaçtı» tabir edilen fevkalâde hâllere düşkündür. İşin hakikati olan takvâ ve istikamet yerine, bunlara tâliptir. Hak dostları ise, o hâller zuhûr ettiğinde dahî onu ketmetmeye, gizlemeye çalışmışlardır. Bununla nefislerine bir enâniyet gelmesinden endişe etmişlerdir.

Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri’den nakledilen şu sözleri misal verebiliriz:

“Bir gün Dicle Nehri’nin karşı yakasına geçecektim. Nehrin iki yakası bana yol vermek için kerâmeten birleşti. Derhâl kendimi toparladım ve Dicle’ye şöyle dedim:

«–Yemin olsun ki ben buna kanmam! Zira sandalcılar, insanı yarım akçeye karşıya geçiriyorlar. O hâlde yarım akçe için, otuz yıllık ömrümü (yani otuz yıldan beri mahşer için hazırladığım amel-i sâlihlerimi) ziyân edemem.

Bana Kerîm gerek, kerâmet değil!»”

YÜZAKI:

Efendim, tasavvufun tariflerinden birini siz çokça hatırlatıyorsunuz: “Tasavvuf şerîati hayatımızda tam mânâsıyla yaşamaktır.”

Tasavvufun; takvâ, zühd, istikamet ve ihsan ile aynı mânâda, bugünkü tabirle eş anlamlı olduğunu söylüyorsunuz.

Lâkin avâm halk arasında, mürşidlerini yüksek unvanlar ve pâyelerle zikretmek ve âhirette kurtarıcı görmek gibi anlayışlar görülebiliyor. Bu hususlara nasıl yaklaşmak gerekir?

Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi:

Her hususta olduğu gibi tasavvufta da zaman zaman istismarcılar ortaya çıkmıştır. Bugün de birileri kalkıp;

“–Ben zamanın kutbuyum, gavsıyım!..” gibi iddialarla gerçek tasavvufun rûhundan tamamen uzak bir büyüklük iddiası, şöhret talebi içinde olabiliyor.

Tarih boyunca bu tip istismarcıları ilmiyye sınıfı kadar hakikî mutasavvıflar da tenkid etmişlerdir.

Hâlbuki;

Her hususta örneğimiz Allah Rasûlü olmalıdır.

Zira buyurulur:

“Ey îmân edenler! Allâh’ın ve Rasûlü’nün önüne geçmeyin. Allah’tan korkun. Allah işitendir, bilendir.” (el-Hucurât, 1)

O -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; Kâinâtın Fahr-i Ebedîsi olduğu hâlde, her zaman eşsiz bir tevâzu sergilemiş, Allah indindeki müstesnâ vasıflarını söylemesi îcâb ettiğinde dahî;

«لَا فَخْرَ: Övünmek yok, iftihar etmek için söylemiyorum!» kaydını düşmüş ve ümmetini şöyle îkaz buyurmuştur:

“Hakkımda, hıristiyanların Meryem oğlu İsa’ya yaptıkları aşırı övgülerde bulunmayın. Şurası muhakkak ki ben, Allâh’ın bir kuluyum. Benim için; «Allâh’ın kulu ve Rasûlü» deyin.” (Buhârî, Enbiyâ, 48)

“Siz beni, hakkım olan derecenin üzerine yükseltmeyiniz! Çünkü Allah Teâlâ, beni Rasûl edinmeden önce kul edinmişti.” (Hâkim, III, 197/4825; Heysemî, IX, 21)

Hattâ Peygamber Efendimiz; insanları yüzüne karşı öven, tabasbus eden kişilerin lâkırdılarının insanı gurur ve kibre düşürmemesi için;

“Meddahları gördüğünüz zaman yüzlerine toprak serpin!..” (Müslim, Zühd, 69; Ahmed, VI, 5) buyurmuştur.

Çoğu defa da bu aşırı iltifatları, hakikî mürşidler asla istemediği hâlde, avâm halk yapıyor. Hakikî ama zor olan yoldan gitmek yerine; kolay, basit bir yol arıyor.

Hak dostları bunlara karşı da tedbirler almışlardır:

Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, mezar taşına övücü yazıların yazılmamasını vasiyet etmiştir. Bu büyük zât, öyle bir mahviyet sergilemiştir ki; talebelerinden hüsn-i hâtimesi için, yani son nefesini îmân üzere verebilmek için duâ istemiştir.

Sâmi Efendi Hazretleri’nden bir hâtıra, muhterem pederim Musa Efendi anlatırdı:

Bir mürîdi geliyor ve;

“–Efendim; ben bu sene, eğer müsaade buyurursanız, tayy-i mekân ederek hacca gitmek arzu ediyorum.” diye izin istiyor.

Sâmi Efendi Hazretleri müsaade etmiyor, hacca herkes gibi vasıta ile gitmesini telkin buyuruyorlar. Yani nefse prim verecek şeylerden dâimâ uzak durmuş ve müridlerini de uzak tutmuşlardır.

Hâsılı tasavvuf, abd-i âciz oluşun idrâkidir. Arz-ı endâm değil, arz-ı hâl içinde olmaktır.

Müridlerin intisâb ettikleri zâtlara aşırı yüksek mevkiler nisbet etmesinin menfî bir tarafı da, şu avâmî telâkkîlere yol açmasıdır:

“–Şeyhin eteğini tuttun mu kurtuldun!”

“–Mahşer yerinde beni şeyhim kurtarır!”

Böyle söz ve anlayışların hakikî tasavvufta asla yeri yoktur!

Çünkü peygamberler ve onların cennetle müjdelediği sahâbîler dışında hiç kimsenin uhrevî vaziyetinden emîn olamayız. Biz hüsn-i şahâdet ederiz, hüsn-i zan besleriz, fakat kesin olarak;

“–Kendisi muhakkak cennete gidecek, bize de kesinkes şefaat edecek!” diye bir inanca sahip olmak, dalâlete düşmek olur.

İsmet sıfatına sahip peygamberlerin bile, Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ’ya içli içli niyazlarını okuyoruz. Meselâ Hazret-i Yûsuf;

تَوَفَّن۪ي مُسْلِمًا وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَ

“...Canımı müslüman olarak al ve beni sâlihler arasına ilhâk eyle!..” diye duâ ediyor. (Bkz. Yûsuf, 101)

Peygamberler dâhil herkes son nefese kadar kulluk ile mükelleftir. Kimsenin dünya hayatında bir rüchâniyeti, üstünlüğü, teminatı yoktur. Cennetle müjdelenen sahâbîler dahî, ömürlerinin sonuna kadar takvâ ve mehâfetullah içinde yaşamışlardır.

Bu hakikate işaret eden bir kıssa nakledelim:

Zâhid sahâbîlerden Osman bin Maz‘ûn -radıyallâhu anh- vefât ettiğinde, Ümmü’l-Alâ isminde bir kadın;

“–Ey Osman, şahâdet ederim ki şu anda Allah Teâlâ sana ikrâm etmektedir.” dedi.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- müdahale ederek;

“–Allâh’ın ona ikrâm ettiğini nereden biliyorsun?” buyurdu.

Kadın;

“–Bilmiyorum vallâhi!” dedi.

Allah Rasûlü şöyle buyurdu:

“–Bakın, Osman vefât etmiştir. Ben şahsen onun için Allah’tan hayır ümit etmekteyim. Fakat ben peygamber olduğum hâlde, bana ve size ne yapılacağını (yani başımdan ne gibi hâller geçeceğini) bilmiyorum.” (Buhârî, Tâbîr, 27)

Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, en yakınlarına da şöyle buyurmuştur:

“Ey Rasûlullah Muhammed’in kızı Fâtıma! Ey Safiyye! Allah katında makbul ameller işleyiniz! (Sâlih amelleriniz yoksa bana güvenmeyiniz.) Çünkü ben (kulluk yapmadığınız takdirde) sizi Allâh’ın azâbından kurtaramam!” (İbn-i Sa‘d, II, 256; Buhârî, Menâkıb, 13-14; Müslim, Îmân, 348-353)

Sevgili zevcesi Hazret-i Âişe’ye şöyle buyurmuştur:

“–Üç yer vardır ki oralarda kimse kimseyi düşünmez:

Birincisi: Mîzanda ameller tartılırken, terazinin hafif mi yoksa ağır mı geldiğini öğrenmeden;

İkincisi: «...İşte buyurun kitâbımı okuyun!» (el-Hâkka, 19) deyinceye kadar amel defterleri verilirken; defterinin sağından mı, solundan mı, arkasından mı verileceğini bilmeden;

Üçüncüsü: Bir de cehennemin sırtlarına Sırat Köprüsü kurulduğunda. Köprünün iki yanında pek çok kancalar ve sert dikenler vardır. Allah Teâlâ bu kancalar vasıtasıyla mahlûkātından dilediğini yakalayıp cehenneme atar. İşte kişi bu kancalardan kurtulup kurtulamayacağını öğrenmedikçe kimseyi düşünemez.»” (Bkz. Hâkim, IV, 622/8722)

Rasûl-i Ekrem Efendimiz; en yakınlarını bu şekilde îkaz buyururken, sâir müslümanların; «Büyüklerin şefâati bize yeter!» gibi bir gevşekliğe dûçâr olmaları, takvâ ve istikametten fire vermeleri kesinlikle yanlıştır, merduttur. Tasavvufta yeri olmayan bozuk bir anlayıştır.

YÜZAKI:

Efendim; lutfettiniz, zaman ayırdınız. Allah râzı olsun. Okuyucularımıza son bir mesajınız olur mu?

Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi:

Kardeşlerimize son bir mesaj, kısa maddelerden oluşan bir tavsiyede bulunmak isterim:

  • Helâl lokmaya dikkat etsinler.
  • Kimle beraber olduklarına titizlik göstersinler, sâlih arkadaşlar edinsinler. Kendilerini kötülüğe çağıran kimselerden uzak dursunlar.
  • Gözlerini ve kulaklarını şeytânî vitrinlerden ve sözlerden, seslerden uzak tutsunlar.
  • Namazlarını cemaatle kılsınlar...

Bu dört hususa riâyet ederlerse, inşâallah mâneviyat yolculuklarındaki diğer vazifeleri edâ etmeleri de kolaylaşır.

İmâm-ı Gazâlî -rahmetullâhi aleyh- de, gönlün huzuru için yedi tedavi tarif ediyor. Onları kısaca hulâsa edelim:

Birinci tedavi: Tevbe. Tasavvufta ilk adımdır. Çünkü kirli bir kalpte hakikatin nûru parlamaz. Evliyâullah tevbenin üç merhalesi olduğunu söylerler:

–Günahı fark etmek,

–Pişmanlık duymak ve

–Bir daha dönmemeye azmetmek.

İkinci tedavi: Sabır. Sabır yalnızca musîbetlere dayanmak değildir; insanın nefsinin taşkın arzularına karşı direnebilmesidir.

Sabır da üç mertebedir:

–İbâdette sabır,

–Günahtan kaçınmada sabır ve

–Musîbetlere karşı sabır.

Üçüncü tedavi: Şükür. Şükür, sadece dil ile «elhamdülillâh» demek değildir.

Şükür; nimeti Allah’tan bilmek, onun kıymetini fark etmek ve onu hayır yolunda kullanmaktır. Şükür, kalbi kanaate ulaştırır.

Dördüncü tedavi: Tevekkül. Tevekkül, sebepleri terk etmek değil; sebeplerin ardındaki hakikî kudreti görmektir. Tevekkül, kulun kendini Allâh’ın rahmet denizine bırakmasıdır. Gereksiz korku ve kaygılardan emniyete kavuşmasıdır.

Beşinci tedavi: Rızâ. Rızâ, Allâh’ın takdirine gönül huzuruyla teslim olmaktır. İsyandan uzak durarak, başına gelen her hâdiseyi bir terbiye vasıtası bilmektir.

Altıncı tedavi: Zikir. İnsanın kalbî dağınıklığının temel sebeplerinden biri gaflettir. Gaflet, kalbin Allah’tan uzaklaşmasıdır. Zikir ise gaflet perdelerini kaldırır.

Hakikî zikir, kalbin bütünüyle Allâh’a yönelmesidir. Başlangıçta dil zikreder, sonra kalp zikre iştirak eder; sonunda insanın bütün hâli zikre dönüşür. Böylece kişi ilâhî huzuru yaşamaya başlar.

Yedinci tedavi: Murâkabe. Murâkabe, kulun her an Allah tarafından görüldüğünü ve gözetildiğini hissetmesidir. İnsan yalnızlık, değersizlik ve terk edilmişlik duygusuna kapıldığında rûhî çöküntü yaşar. Murâkabe ise insana hiçbir zaman yalnız olmadığını öğretir.

Kur’ân-ı Kerîm’de Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْۜ

“...Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir...” (el-Hadîd, 4)

Hâsılı;

Kalbin gerçek huzuru;

  • Tevbe ile arınmak,
  • Sabır ile direnmek,
  • Şükür ile nimetleri görmek,
  • Tevekkül ile güvenmek,
  • Rızâ ile teslim olmak,
  • Zikir ile diri kalmak ve
  • Murâkabe ile Allâh’ın huzûrunda yaşamakla mümkündür.

Cenâb-ı Hak, Kur’ân ve Sünnet istikametinde bir ömür sürmeyi hepimize nasip ve müyesser eylesin. Güzel dînimiz İslâm’ı, dar ve sığ bir bakış açısıyla değil; ilim, irfan, ahlâk ve amel-i sâlih bütünlüğü içinde anlamayı, anlatmayı ve yaşamayı hepimize ihsân eylesin. Akıllarımızı ve kalplerimizi, fikriyat ve hissiyâtımızı, rızâ-yı ilâhîsiyle te’lif eylesin...

Âmîn...

­Dipnotlar:

1 Bkz. İbn-i Mâce, Edeb, 56; Buhârî, Fedâilü Ashâbü’n-Nebî, 9, Deavât, 11; Müslim, Zikir, 79, 80.

2 Bkz. Ahmed, IV, 124.

3 Ali bin Hüseyin Safî, Reşahât-ı Aynü’l-Hayât (thk. Ali Asgar Mu‘îniyân), Tahran 2536/1977, II, 636-637.