Dînin Direği Namaz

Genç Dergisi, Yıl: 2021 Ay: Ocak Sayı: 172

Namazı hayatımıza daha çok nasıl yerleştirebiliriz? Namazın önemi hakkında neler söylersiniz?

Evvelâ, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in namaz hassasiyetine bakmalıyız. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Rükûsuz (namazsız) bir dinde hayır yoktur.” buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Harâc, 25-26)

Yine bir başka hadîs-i şerîflerinde; hesap gününde ibadetlerden ilk sorulacak suâlin “namaz” hakkında olacağını, eğer kul, namazlarını Allâh’ın râzı olduğu şekilde edâ etmişse kurtuluşa ereceğini, aksi hâlde hüsrâna uğrayacağını haber vermiştir.[1]

Yine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- son nefeslerini verirken de üç defa; “Namaz hususunda Allah’tan korkunuz!” buyurmuştur. Ardından bazı tavsiyelerde bulunduktan sonra yine “Namaz, namaz!..” diye tekrarlayarak muazzez rûhunu Rabbine teslîm etmiştir.[2]

t Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- suikaste uğrayıp ağır yaralandığında, kan kaybından bayılıyor, kendisini bir türlü ayıltamıyorlardı. Fakat namaz vakitleri girdiğinde biri kulağına eğilip;

“–Namaz yâ Ömer, namaz!” diye seslenince, hayret verici bir irâdeyle ayılıyor ve o hâliyle namazını edâ ediyordu. Ardından da:

“–Namazı olmayanın İslâm’da yeri yoktur!” deyip tekrar kendinden geçiyordu.

t Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼin kapısında geceleyen, Oʼna abdest suyunu hazırlayıp lâzım olan şeyleri getiren[3] Rebîa bin Kâʻb (Ebû Firâs) -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün bana:

“‒Benden iste, vereyim.” buyurdu. Ben de:

“‒Yâ Rasûlâllah! Müsâade buyurun, bir düşüneyim, durumuma bir bakayım.” dedim. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“‒Peki, düşün, durumuna bak.” buyurdu.

Düşündüm ve kendi kendime;

“Dünyaya âit menfaatler çabuk bitip tükenir. Ben, kendim için, âhiretle alâkalı bir faydayı tercih etmekten daha hayırlı bir şey görmüyorum.” dedim. Sonra da Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûr-i âlîlerine çıktım. Bana:

“‒İhtiyacın nedir?” buyurdu.

“‒Yâ Rasûlâllah! Bana şefâat et de Rabbin -azze ve celle- beni Cehennemʼden âzâd eylesin!” dedim. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“‒Böyle demeni sana kim söyledi?” buyurdu.

“‒Vallâhi yâ Rasûlâllah, kimse söylemedi. Lâkin durumuma baktım ve gördüm ki; dünya, ehlinin elinde durmuyor, hemen zevâl buluyor. Bu sebeple âhiretim için bir şey istemek, bana daha sevimli geldi.” dedim.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:

“‒O hâlde çok secde ederek kendin için bana yardımcı ol!” buyurdu. (Ahmed, IV, 59; Bkz. Müslim, Salât, 226)

֍

Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de ehemmiyetine binâen 99 yerde “namaz”dan bahsediyor.

Namaza Cenâb-ı Hak davet ediyor. “…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyuruyor.

Dolayısıyla namaza olan iştiyak ve muhabbet, gönüldeki Allah sevgisinin bir tezâhürüdür. Allâh’ı seven, O’nun emrini de severek îfâ eder. Çünkü namaz; Cenâb-ı Hak’la bir mülâkat, bir buluşma ve beraberliktir.

Bizler de sabırla, yılmadan, Allâh’ın sevdiği amelleri îfâ etmeye çalışalım ki, Allah da bizi sevsin. Zira Allah kulunu sevdiğinde, sevdiği amellerin sevgisini de lûtfeder, onları târifsiz bir lezzet duyarak îfâ edebilmeyi nasîb eder.

Yeri gelmişken burada bir hâtıramı nakletmek isterim:

Bir gün Afrikalı, siyâhî bir talebe yanıma geldi ve;

“–Hocam benim için duâ edin.” dedi.

“–Oğlum ne arzu ediyorsun, hangi müşkülün için duâ istiyorsun?” dedim.

Çünkü gençlerden ekseriyetle; ya bir imtihanda başarılı olabilmek, ya üniversiteyi bitirebilmek, ya iş-güç sahibi olabilmek, yahut evlenebilmek gibi hususlarda, yani dünyevî meselelerle ilgili duâ talepleri geliyordu. O gencin duâ talebi ise çok mânidardı:

“–Hocam, benim için duâ edin; Allah bana namazı çok sevdirsin!” deyiverdi.

Hakîkaten namazı sevmek; her mü’min için, mühim bir ideal olmalıdır.

Hazret-i İbrahim -aleyhisselâm-’in derdi de buydu. O da şöyle yalvarıyordu Rabbine:

“Ey Rabbim! Beni ve zürriyetimden gelecekleri, namazı devamlı kılanlardan eyle! Ey Rabbimiz, duâmı kabul eyle!” (İbrahim, 40)

Demek ki kendisinin ve neslinin takvâ üzere namaz kılanlardan olabilmesi, peygamberlerin dahî gündemini en çok meşgul eden meselelerden biridir. Gönlümüzü namaz sevgisiyle doldurması için Cenâb-ı Hakk’a yalvarmak, gerçek bir îmânın gereğidir.

Bir anne-baba eğer evlâdını seviyorsa, çocuklarına gerçekten merhametliyse, onları küçük yaşlarından itibaren namaza alıştırması lâzım.

-Allah göstermesin, çok acıdır- insanın en yakını vefat eder, çok üzülür o ayrılığa. Sonra zamanla azalır o üzüntü. Fakat en büyük ayrılık hüznü, kıyamet gününde olacak. Cennetlik olan sâlih kullara:

“Onlara merhametli Rabbʼin söylediği selâm vardır.” (Yâsîn, 58) âyet-i kerîmesi muktezâsınca büyük bir ikram ve iltifatla “Cennet’e buyrun” denilecek.

Fakat bunun zıddına Cehennemlik olan mücrimlere ise:

“Ey mücrimler! Siz ayrılın bugün!” (Yâsîn, 59) denilecek. Belki orada nice karı-koca birbirinden ayrı düşecek. Nice evlâtla anne-baba farklı yollara gidecek. Dünyada beraber yaşayan akrabaların bir kısmı bir tarafa, bir kısmı diğer tarafa ayrılacak. Çok hazin bir gün olacak!..

İşte o gün mahzun olmamak için, bugün hem kendi istikâmetimize dikkat etmeli, hem de bilhassa ciğerpârelerimiz olan evlâtlarımızı Allâhʼın birer emâneti bilip ufak yaşlarından itibaren onların mânevî terbiyeleriyle meşgul olmalıyız.

İmâm Mâlik Hazretleri diyor ki:

“Ben her hadis ezberlediğimde, babam bir hediye verirdi. Öyle bir zaman geldi ki, babam hediye vermese bile, hadis ezberlemek, bende bir lezzet hâline geldi.”

İşte bunun gibi bizler de evlâtlarımızı namaza teşvik etmeli, ellerinden tutarak câmiye götürmeli, mükâfat vererek namazı sevdirmeli ve onları namaza alıştırmalıyız ki, bizden sonra da namazın lezzetini, zevkini, rûhâniyetini alarak kılmaya devam etsinler. Bu hususta bizler de İbrahim -aleyhisselâm-’ın derdi gibi çocuklarımızın namaz ehli olabilmeleri için dertlenelim -inşâallah-.

t Cenâb-ı Hak namaza o kadar ehemmiyet veriyor ki;

“Ey Âdemoğulları! Her secde edişinizde güzel elbiselerinizi giyin…” (el-A‘râf, 31) buyuruyor. Yani namazda, ilâhî huzurda bulunmanın farkında olunacak. Dağınık ve pasaklı bir kılık-kıyafetle namaza durulmayacak. Tertipli-düzenli olarak namaza durulacak.

Hattâ çocukluğumdan beri, rahmetli büyüklerimize dikkat ederdim; namaza duracakları zaman seccâdenin püskülleri dağınıksa, o püskülleri bile düzeltir, namaza öyle dururlardı.

İşte namaza gösterilen bu îtinânın neticesinde ne oluyor? Namaz, kulu fahşâ ve münkerden koruyor.[4]

Bir insan, namazının makbuliyet derecesini şu şekilde anlayabilir:

Kıldığı o namaz;

–Gözünü harama bakmaktan koruyor mu?

–Kulağını yanlış sesler ve sözler dinlemekten alıkoyuyor mu?

–Dilini gıybet, dedikodu, yalan, iftira ve boş konuşmalardan muhafaza ediyor mu?

–Namazda huşû duyuyor mu?

–Namaz kılınca gönlü rûhâniyetle doluyor mu?

İşte makbul bir namaz, kulu fahşâ ve münkerden korur, kulun iç dünyasını Rabbe yakınlaşmanın feyz ve rûhâniyetiyle doldurur. Her insan kendisinde bu hâllerin ne kadar bulunduğuna bakarak, kıldığı namazın makbuliyet seviyesini tespit edebilir.

Böyle bir îtinâdan uzak şekilde, sırf kuru bir geometri hâlinde kılınan, riyâ, gösteriş vs. ile mâlul bir namaz içinse Cenâb-ı Hak:

“Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar!” (el-Mâûn, 4-5) buyuruyor.

֍

Velhâsıl namaz hususunda Rabbimiz’e çokça ilticâ edeceğiz. Namazı huşû ile kılmak için gayret edeceğiz. Çünkü namaz, zarûrî bir ibadet. Harpte/seferde bile namaz zarurî. İslâm tarihi boyunca müslüman askerler, gruplar hâlinde namazlarını kılmış, o hengâmede dahî bu mühim ibadeti aslâ ihmâl etmemişlerdir.

Dolayısıyla bir mü’min de namazın terkini ateşe düşmek gibi ağır bir cürüm olarak telâkkî etmelidir. Nitekim bir âyet-i kerîmede, Cehennemliklerin kendilerini ateşe dûçâr eden cürümlerini bildirirlerken; “Biz namaz kılanlardan değildik!” (el-Müddessir, 43) diyecekleri haber veriliyor.

Rabbimiz cümlemize namazı çok sevdirsin. Namazı; gözümüzün nûru, gönüllerimizin mîrâcı eylesin…

Dipnotlar:

[1] Tirmizî, Salât, 188/413; Nesâî, Salât, 9/462.

[2] Bkz. Beyhakî, Şuab, VII, 477.

[3] Bkz. İbn-i Sa‘d, IV, 313.

[4] Bkz. el-Ankebût, 45.