26 Temmuz 2019

Bir müslüman, her zaman ve mekânda İslâm’ın vakârını, şahsiyet ve karakterini temsil etmekle mükelleftir. Namazın her rekâtında okuduğumuz Fâtiha Sûresi’nin son âyetinde;

صِرَاطَ الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ

“Kendilerine lûtuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yoluna; gazaba uğramışların ve sapmışların (yoluna) değil!” (el-Fâtiha, 7) diyerek, İslâm dışındakilere yoluna uymaktan, onların hâline benzemekten Cenâb-ı Hakk’a sığınıyoruz.

Cenâb-ı Hak, dalâlette bulunanlardan uzak durmamızı, onların örf, âdet, giyim-kuşam, hayat tarzlarına özenmeyip İslâm şahsiyet ve karakterini vakar ile temsil etmemizi istiyor. Zira îman; lâyıkına muhabbet, müstahakkına nefreti gerektirir. Gayr-i müslimlere benzememek de bir îmân alâmetidir.