08 Aralık 2019
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, hayatı boyunca sayısız cefalara katlandı, nice çile çemberinden geçti.
“...Allah yolunda hiç kimsenin görmediği eziyetlere mâruz kaldım...” buyurdu. (Tirmizî, Kıyâmet, 34/2472)
İnsanları ebedî kurtuluşa davet için gittiği Tâif’te hakâret gördü ve taşlandı. Mekkeli müşrikler tarafından, namaz kılarken üzerine deve işkembesi atıldı. İlk müslümanların çektiği ıztırap ve cefalarla yüreği yandı. Uhud’da sevgili amcası Hazret-i Hamza ile Mus’ab -radıyallâhu anh- şehîd oldu. Bi’r-i Maûne ve Recî vak’alarında en kıymetli Kur’ân talebeleri tuzağa düşürülüp katledildi. Yedi yavrusundan altısını kendi elleriyle toprağa verdi. Kendisine büyü yapıldı, yiyeceğine zehir katıldı. Sayısız defa canına kastedildi…
Bütün bu ıztıraplı hâlleri, Hakk’a tevekkül ve teslîmiyetin müstesnâ sükûneti ile karşıladı. İnsanoğlunun karşılaşabileceği her türlü musîbette nasıl bir sabır ve rızâ hâli sergilemesi gerektiğine dair eşsiz bir numûne oldu.
Kendisine zulmedenlere bile beddua etmedi, onların neslinden Allâh’a ibadet edecek kimseler gelmesi için duâ etti. Zira O’nun kalp âlemi, insanlara karşı pamuktan daha yumuşaktı.
Hayata gözlerini yetim olarak açmış olan Fahr-i Kâinât Efendimiz, ümmetinin yetimleriyle bizzat alâkadar oldu. Şöyle buyurdu:
“Ben her mü’mine kendi nefsinden daha ileriyim, daha yakınım. Bir kimse ölürken mal bırakırsa, o mal kendi yakınlarına âittir. Fakat borç veya yetimler bırakırsa, o borç bana âittir; yetimlere bakmak da benim vazifemdir.” (Müslim, Cuma, 43; İbn-i Mâce, Mukaddime, 7)
Velhâsıl Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bütün hâl ve davranışları, O’na ümmet olma bahtiyarlığına eren her mü’min için, eşsiz bir örnekler manzûmesidir.