07 Eylül 2019
Zikir, sırf lâfzatullâh’ın tekrarından ibaret değildir… En geniş mânâsıyla zikir, dilin tekrarına ilâveten, kalbin her gördüğü varlıkta dâimâ Cenâb-ı Hakk’ı hatırlamasıdır. Toprak terkibine baktığında, orada sergilenen ilâhî kudret tecellîlerini düşünmesidir… Kendine, evlâdına, çevresine baktığında, bunlarda sergilenen ilâhî nakışları ibret nazarıyla seyretmesidir.
Güneş’e ve Ay’a baktığında, o iki semâvî takvimin milyonlarca yıl birbirini saniye şaşmadan takibini tefekkür edip ilâhî ilim, kudret ve sanatın yüceliğini daha derinden idrâk etmesidir. İnsan ve diğer canlıların hayatiyetini mümkün kılan atmosferdeki hassas dengeyi düşünüp, bütün bunları var eden el-Hâlık, el-Bârî ve el-Musavvir’i tefekkür etmesidir.
Bu şekilde Cenâb-ı Hakk’ı unutmayan; Kur’ân, kâinat ve insanda sergilenen ilâhî kudret tecellîlerinde derinleşen bir kalp, gerçek zikre kavuşmuş olur.
Velhâsıl dildeki zikirle beraber, tefekkür ufku genişleyecek kalpteki duyuşlar derinleşecek. Kul dâimâ; “Aman yâ Rabbi!” diyen bir gönül kıvamıyla yaşayacak.
Bu derinlikle Cenâb-ı Hakk’ı zikredebilmek, kalpte en büyük zevk ve lezzet hâline gelir. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur:
“…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ın zikriyle huzur bulur.” (er-Ra‘d 28)
Bu huzur deryasına dalmış olan İbrahim bin Edhem Hazretleri der ki:
“İlâhî muhabbetteki vecd, lezzet ve istiğrâkımız müşahhas bir şey olsaydı; krallar onu alabilmek için bütün hazinelerini de krallıklarını da fedâ ederlerdi.”