03 Ocak 2020

Şu soğuk kış günlerinde bombalar altından kaçarak evini-barkını terk etmek zorunda kalan, açlık, yokluk ve soğuk başta olmak üzere pek çok sıkıntılarla boğuşan, çadırlarda hayat mücadelesi veren, savaş mağduru milyonlarca Suriyeli din kardeşimiz, biz kardeşlerinin şefkat ve merhametini bekliyor.

Günümüzde birtakım nâdanların Suriyeli mültecîler aleyhinde yaptıkları menfî propagandalar sebebiyle o mazlum kardeşlerimizin ıztıraplarına bîgâne kalma gafletine -sakın ha- düşmeyelim. Unutmayalım ki biz onların yerinde olabilirdik, onlar da bizim yerimizde olabilirlerdi. Öyle bir durum olsa, bize nasıl davranılmasını istersek, bugün biz de onlara öyle davranalım.

Rahmet Peygamberi Efendimiz buyurur:

“Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu düşmana teslim etmez. Din kardeşinin ihtiyacını karşılayanın, Allah da ihtiyacını karşılar. Müslümandan bir sıkıntıyı giderenin Allah da kıyâmet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Bir müslümanın ayıbını örtenin, Allah da kıyâmet gününde ayıplarını örter.” (Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58)

Bu sebeple, Suriyeli mazlumlar aleyhine toplumda yayılmak istenen menfî telkinlere kulaklarımızı tıkamalı, kendimize “Ashâb-ı Kirâm”ı örnek almalıyız. Düşünmeliyiz ki; acabâ bugün sahâbe efendilerimiz olsalardı, nasıl hareket eder, gönüllerini nasıl bütün kardeşlerine bir rahmet dergâhı hâlinde açarlardı? Mazlum ve mağdur kardeşlerini nasıl kendilerinden önce düşünürlerdi? Nitekim Medîneli Ensâr, Mekkeʼden hicret eden Muhâcirlere, “Gel kardeşim; işte evim, işte malım, gel paylaşalım.” dediler. Cenâb-ı Hak da Ensâr ve Muhâcirlerin bu hâlini Kur’ân-ı Kerîm’de methediyor. Bizlere de onlara tâbî olan ihsan sahiplerinden olmamızı telkin buyuruyor. (Bkz. et-Tevbe, 100)