Zulmün Sonu Hüsran; Fedâkârlığın Neticesi Zafer ve İhsan

Ebedî Fecre

Yüzakı Dergisi, Yıl: 2024 Ay: Haziran, Sayı: 232

DÂİMÎ MÜCADELE

Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“Ey Hak yolcusu! Gerçeği öğrenmek istiyorsan; Musa da, Firavun da ölmediler!.. Bugün senin içinde yaşıyorlar, senin varlığında gizlenmişler, senin gönlünde savaşlarına devam ediyorlar!”

Muhyiddin İbn-i Arabî Hazretleri de, âdetâ bu sözü şerh ederek şöyle der:

“Benim rûhum Musa; aklım ise Harun’dur.

Nefsim Firavun ve nefsimin hevâ ve hevesi, Firavun’un veziri olan Hâmân’dır.”

Hak ile bâtıl arasındaki bu mücadele; her bir insanın iç âleminde devam ettiği gibi, tarih boyunca, dış âlemde de tekrar tekrar yaşanır.

İnsanlık tarihinde zâlimler geldi, büyük zulümler ve haksızlıklar işlediler. Kibir ve gurura kapılıp büyüklendiler.

Onların âkıbeti, kahr u perişan olmak oldu. Bugün onların saraylarından geriye kalan harabeleri, köpekler ve baykuşlar şenlendiriyor.

Kur’ân-ı Kerim; muhtevâsının üçte birinde, ibret almamız için, geçmiş kavimlerin kıssalarını anlatmıştır. Onların âkıbetlerini ibret nazarıyla okumamızı emretmiştir:

Âd kavminin insanları, imtihan olarak güçlü kuvvetli yaratılışa sahip idiler. «Bizden daha kuvvetli kim var?!.» diyerek bu güçle şımardılar, kibirlendiler. Kendilerinden olmayan insanlara zulmettiler, onları hor gördüler. Köleleri kalelerden atarak öldürme eğlenceleri tertip edecek kadar vahşî ve gaddar hâle geldiler. Kendilerini îkāz eden Hûd -aleyhisselâm-’ı da reddettiler, yalanladılar, tehdit ettiler.

Sonunda Âd kavmi dehşetli bir kasırga ile kahr-ı ilâhîye uğradı.

Semûd kavmi ise, Âd’ın helâk olduğu beldeye yerleşmişti. Âd’ın başına gelenleri, sadece maddî cephesiyle ele aldı;

“–Onların evleri çürüktü, biz ise evlerimizi dağlara oyarak sağlam inşâ ediyoruz. Biz helâk olmayız!” dediler. Zulüm ve kibre devam ettiler. Peygamberleri Sâlih -aleyhisselâm-’dan istedikleri mûcize deveyi katlettiler. Onlar da zulmün âkıbetine uğradılar. Bir tek sayha / korkunç bir ses ile kahr u perişan oldular.

Lût kavmi ahlâksızlığın ve nefsânî arzuların zebûnu olmuştu. Peygamberleri Lût -aleyhisselâm-’ın misafirleri olan, insan sûretindeki meleklere dahî saldırmaya kalktılar. Onlar, korkunç şekilde helâk edildiler. Altları üstlerine getirildi ve üzerlerine ateş yağdırıldı.

Firavun, güç ve zenginlik ile şımarıp tanrılık iddia etti.

İsrailoğullarını köleleştirmişti. Gördüğü bir rüya sebebiyle, onlardan birinin kendi saltanatını sona erdireceğinden korktu, bu bahaneyle on binlerce bebeği katlettirdi.

Sonunda Hazret-i Musa’ya mağlûp oldu. Kızıldeniz’in sularına gömülerek boğulup gitti.

Medyen ve Eyke kavimleri, ticârî ahlâksızlıkları ve haksızlıkları sebebiyle helâk oldular. Peygamberleri Şuayb -aleyhisselâm-’ı dinlemediler, üzerlerine ateşten kerpiçler yağdı. Toptan perişan oldular.

Nemrut da, tanrılık taslayan ahmak bir hükümdardı. Keldânîlerin reisiydi. Yıldızlara ve putlara tapan bu kavme Hazret-i İbrahim gönderildi.

CAN İMTİHANI

Hazret-i İbrahim; bir gün kavminin putlarını kırdı ve onlara, elleriyle yaptıkları heykellerin zavallılığını gösterdi. Bunun üzerine acziyet içinde, Hazret-i İbrahim’i ateşe atmaya karar verdiler.

Hazret-i İbrahim;

حَسْبِيَ اللّٰه

“Allah bana yeter!” dedi, meleklerin yardım tekliflerini dahî;

“Ateşi; yakan, söndürür! Ben bu yolda, tevhid mücadelesinde yanmaya râzıyım!” diyerek reddetti.

Mancınıkla içine atıldığı, dev alevler püskürten ateş, bir anda gülzâra dönüştü.

Zâlim Nemrut, acziyet içinde Hazret-i İbrahim’i serbest bırakmak zorunda kaldı. Kendisi daha sonra burnundan beynine giren topal bir sivrisinek ile helâk oldu.

Hâsılı;

Zâlimlerin sonu dâimâ hüsran oldu.

Hazret-i Mevlânâ şöyle buyurur:

“Firavunların, Âd kavminin (ve emsâlinin) başına gelenleri (ilâhî kahırları ve azap kamçılarını) duyan akıllı insanlar, şu varlıktan (nefsânî arzuların çirkinliklerinden) vazgeçer, hırs ve gururu da bırakır.

Şayet varlık iddiasından, kendini büyük görmekten ve hırstan vazgeçmezse; bu sefer onun bedbaht hâlinden, başkaları ibret alır. (O da belâya uğrar da ibret-i âlem olur!)”

Bugünkü zâlimler de er geç hüsrâna uğrayacaklar. Alevli cehennem ateşinde sonsuza dek yanarken, bu cihandaki mahdut galebe nöbetinin hiçbir mânâsı olmayacak!..

Mazlumlar ise, fedâkârlıkları nisbetinde dâimâ zafere ulaşan taraf oldular. Haklı dâvâlarında sebât edenler; geçici olarak çileler çekseler de, neticede galip geldiler.

Bugün Gazze’de; Mekke devrinde müslümanlara uygulanan işkence, zulüm ve muhasaranın bir benzerini görüyoruz. Gazzeli kardeşlerimizde de; îman, sabır ve sebat görüyoruz. Kalplerini ve bedenlerini Cenâb-ı Hakk’a adadıklarına şâhit oluyoruz.

Bir harpte;

  • Molozlar ölüyorsa, kalbi olmayan bedenler ölüyorsa ardından hezîmet gelir.
  • Hakikî şehidler veriliyorsa, ardından mutlaka zaferler gelir.

Gazze’de görüyoruz ki;

Mü’min kardeşlerimiz; Allah için, din için, vatan için fedâkârâne şehîd oluyorlar. Kadınlar, çocuklar, kimsesizler gözlerini kırpmadan Allah yolunda fedâ-yı cân ediyorlar. Umuyoruz ki, Cenâb-ı Hak, bu fedâkârlıklara zafer ile mukabelede bulunacaktır.

Müslüman dâimâ nikbin (iyimser ve ümitvar) olmalıdır, asla bedbin (kötümser ve karamsar) olmamalıdır.

Mehmed Âkif, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in risâletiyle cihanda meydana gelen adâlet ve hakkāniyeti şöyle tarif eder:

Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi,

Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi!

Bu mısralarda dile getirilen hakikat, istikbalde de gerçekleşecek;

Gazze müdafaası da inşâallah zaferle neticelenecektir. Zâlimler, akıllarına bile gelmeyen hezîmetlere uğrarken; mazlumlar, Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla kimsenin ummadığı muvaffakiyetlere nâil olacaklardır.

Bizlere düşen; bu kahraman ve fedâkâr kardeşlerimize bir vefâ hissiyle dolu olmamızdır. Onlara yardım ve desteği sürdürmeli, zâlimlere destek olanlara karşı boykotu devam ettirmeliyiz.

Hattâ;

Kenarda bir meblâğ ayırmalı ve inşâallah zulüm sona erdikten sonra, oranın îmârı için hazırlık yapmalıyız.

Hazret-i İbrahim, canıyla imtihanda muvaffak olmuştu. Sırada mal ve evlâttan fedâkârlık imtihanları vardı.

Cebrâil -aleyhisselâm- beşer sûretinde gelip, ondan mal istedi. Hazret-i İbrahim; kalabalık sürülerini, bir defa Cenâb-ı Hakk’ı zikretmesinin mukabili olarak fedâ etti. Cebrâil; kendisinin melek olduğunu, koyunlara ihtiyacının olmadığını söylediyse de, Hazret-i İbrahim, infâkından dönmedi.

EVLÂT İMTİHANI

Evlât imtihanı da Hazret-i İsmail’in Allah yoluna kurban edilmesi şeklinde tecellî etti.

Hazret-i İbrahim, üç gece üst üste rüyasında evlâdını kurban ettiğini gördü. Bu bir peygamber rüyası olduğu için, bunun bir ilâhî tâlimat olduğunu anladı. Rivâyete göre, daha önce evlâdını kurban etmeyi adamıştı.

Baba-oğul bu muazzam fedâkârlığa boyun eğdiler.

Ancak Cenâb-ı Hak; onların bu teslîmiyetini ve fedâkârlığını kâfî görerek, İsmail’in canını bağışladı. Onun yerine Hazret-i Cebrâil ile bir koç gönderdi ve o kurban, dînimizde de hac ve Kurban Bayramı’nda kestiğimiz kurban ibâdetinin ilk sahnesi oldu.

Kurban; can, mal ve evlâdın Allah yolunda fedâ edilmesidir. Kurban et ve kandan ibaret değildir. Bir koç, sığır veya deveyi kesip etini dağıtmaktan ibaret de değildir. Fedâkârlık; hayatın her safhasında, farklı farklı şekillerde mü’minin karşısına çıkan bir hakikattir:

FEDÂKÂRLIKLAR SİLSİLESİ

Asr-ı saâdet; şehâdetlerle, kurbanlarla ve fedâkârlıklarla doludur. Allah yolunda kurbanlar verile verile zaferler gelmiştir.

Zengin bir ailenin evlâdı olan Mus‘ab bin Umeyr -radıyallâhu anh-’ı tefekkür edelim. Ailesinin zengin mîrâsını, süslü elbiselerini ve pahalı kokularını terk edip, Medine’nin Kur’ân hocası olan bu sahâbî; Uhud Harbi’nde Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sancaktarı olarak şehîd oldu. Canını Allah ve Rasûlü yolunda Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i korurken fedâ etti.

Hubeyb -radıyallâhu anh- ve Zeyd -radıyallâhu anh- gibi Bi’r-i Maûne ve Recî vakasında şehîd olan Kur’ân talebe ve hocaları, Allah yolunda fedâ-yı cân ettiler. Onlar, şehîd olurken sergiledikleri metânet ve fazîletlerle dahî İslâm’ın tebliğcileri oldular.

Câfer bin Ebî Tâlib -radıyallâhu anh-, Fahr-i
Kâinât Efendimiz’in emriyle Habeşistan’a hicret etti ve oradaki müslümanların başı oldu. 13 yıl Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hasretiyle orada kaldı. Hayber’in fethi esnasında döndükten kısa bir müddet sonra da Mûte Harbi’nde Allah yoluna kurban oldu. Şehâdete erdi.

Baştan sona fedâkârlıklarla dolu bir ömür!..

Siyer-i Nebî’deki bey‘atlar da; bu fedâkârlıkların, bu kurbân oluş hassâsiyetinin ikrarlarıdır.

İşte sahâbenin Allah Rasûlü’ne verdiği sözler ve yeminler:

  • Akabe’de; Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i canlarından daha çok korumaya, emânetine sahip çıkmaya, İslâm’ı yaşamaya bey‘at ettiler.
  • Bedir’de bey‘at ettiler;

“–Sen denize doğru gitsen, arkadan biz de denize gireriz yâ Rasûlâllah!” dediler.

  • Uhud’da Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i mahzun gördüklerinde şehîd olmaya bey‘at ettiler.
  • Hudeybiye’de;

“–Gönlünde ne varsa yâ Rasûlâllah!” diye tam teslîmiyetle bey‘at ettiler.

Bunlar da en güzel fedâkârlık nümûneleridir.

Rasûlullah Efendimiz’in mektuplarını, hükümdarlara götüren sahâbîler; uzun ve tehlikelerle dolu çöl yolculuklarına, kralların bir işaretini bekleyen gaddar cellâtlara aldırmadılar. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in gönlünde yer edebilmek için bu büyük fedâkârlıkları zevkle ve iştiyakla yerine getirdiler.

Nitekim bu mektuplardan birini götüren sahâbî şehîd edildi. Bir başka mektubu götüren Abdullah bin Huzâfe -radıyallâhu anh-, ileriki yıllarda Bizans’a esir düşerek işkence ve tehditlere maruz kaldı.

Bütün bu fedâkârlıkların hulâsası şu âyet-i kerîmenin şümûlüne girmek idi:

“Allah; mü’minlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır…” (Tevbe, 111)

Fedâkârlıklar dâimâ dünyada zafer, âhirette cennet ile müjdelendi.

Hakikaten şanlı tarihimizde de zaferler her dâim fedâkârlıklar nisbetinde geldi.

Murad Hân’ın âdetâ;

“–Yâ Rab! Bugün nasîb edeceğin zafer ile bir bayram olsun, Murad kulun da o bayramın kurbanı olsun!” diye niyâzı ne müthiş bir fedâkârlıktır!

Fatih’in askerlerinin;

“–Bugün şehidlik sırası bize geldi!” diyerek koşmaları ne güzel bir fedâkârlıktır.

Alparslan’ın kefeni temsil eden beyazlara bürünüp, kabre hazırlanarak Malazgirt Harbi’ne çıkması ne muazzam bir fedâkârlıktır.

Çanakkale Harbi, Millî Mücadele ve 15 Temmuz’daki fedâkârlıklar da bu samimî gayretler neticesinde gelen zaferlerin muhteşem misalleridir.

Bugün biz âhirzaman müslümanlarına da düşen vazife fedâkârlıktır.

BİLHASSA BUGÜN

Zamanımızda İslâmofobi diye bir mefhum ortaya attılar. Beşeriyetin yegâne saâdet yolu olan İslâm’ı, korkulacak bir şeymiş gibi göstermeye çalışıyorlar.

Hâlbuki İslâm, dünyada ve âhirette huzur kaynağıdır.

Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Rabbinin makamında durup hesap vermekten korkan kimseye iki cennet vardır.” (er-Rahmân, 46)

Kuşeyrî demiştir ki;

  • Bu iki cennetten biri peşin (dünyadaki) cennettir. O da Allâh’a yapılan münâcâtın lezzeti, müşâhede hakikatlerinden ve kalplere gelen vâridâtın doğruluğundan zevk almaktır.
  • Diğeri de te’cil edilmiş cennettir. Yani âhirette verilmek üzere va‘dedilen cennettir.” (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, Rahmân, 46)

Yani Allah yolunda fedâkârlık edenlere; dünya hayatında da huzur, itmi’nân ve îman lezzeti gibi, cennet meyveleri ikrâm olunur.

Fussilet Sûresi’nde; «Rabbimiz Allah!» deyip istikamet üzere yaşayan mü’minlere; dünyada yaşanan çilelerde, son nefes ânında ve âhiretin zorlu menzillerinde meleklerin inip;

“–Korkmayın, mahzun olmayın! Size va‘dedilen cennet ile sevinin!” diyerek mânevî destek olacakları bildirilmiştir. (Fussilet, 30)

Verdiğimiz misallerde, büyük şahsiyetlerin cihad meydanlarındaki fedâkârlıklarını anlattık. Âhirzamanda, savaşlar farklı sahalarda birçok yere yayıldı ve birçok farklı şekle büründü.

İnternet ve televizyonlardaki şeytânî vitrinlerin, reklâm ve modaların îmanları tahrip eden hücumlarına karşı koymak da, dün o meydanlarda sergilenen fedâkârlıklar gibi kıymetlidir.

EVLÂTLAR İÇİN FEDÂKÂRLIK

Bir anne-babanın en büyük fedâkârlığı, evlâdının Allah yolunda yetişmesi için göstereceği gönülden gayretlerdir.

Bu fedâkârlıklara zirve bir misal Kur’ân’da bir sûreye adı verilen İmran Ailesi’dir:

Meryem Vâlidemiz’in babası İmran, annesi Hanne Hatun idi. Bu sâliha hanım; henüz hâmile iken, karnındaki evlâdının derdine düştü.

Onun zamanında erkek çocuklar; Beyt-i Makdis’e nezredilir / adanır, bu çocuklar ibâdethânenin rûhâniyeti içinde hizmet ve ibâdetle büyür ve yetişirdi.

Hanne Hatun da çocuğunu, erkek doğacak zannederek Beyt-i Makdis hizmetine adadı.

Esasen bu büyük bir takvâ tezâhürüydü. Zira;

  • Evlâdının / ciğerpâresinin bir ibâdet neşvesi içinde sâlih veya sâliha bir kul olarak yetişmesini istemek,
  • Kendilerine bir sadaka-i câriye ve hayru’l-halef olmasını dilemek,
  • Bunun için onu yüreğinden kopararak Allah yoluna adamak, esasen büyük bir îman ve takvâ nişânesidir.

Hazret-i Meryem’in annesi; murâd-ı ilâhî muktezâsınca, evlâdını kız olarak dünyaya getirmesine rağmen, yine de kararından dönmedi.

Mâbedde yetişen Hazret-i Meryem, kerâmetlere nâil oldu. Daha sonra, ülü’l-azm bir peygamberin, Hazret-i İsa’nın annesi oldu.

Ahmed bin Hanbel -rahmetullâhi aleyh- annesinin fedâkârlıklarını şöyle anlatır:

“On yaşımdayken Kur’ân-ı Kerîm’i ezberlemiştim.

Sabah namazından önce annem beni kaldırır, soğuk Bağdat günlerinde abdest suyumu ısıtırdı. Sonra elbiselerimi giydirirdi.

Evimiz uzak ve yol karanlık olduğu için, kendisi de başörtüsünü takıp tesettüre bürünerek benimle birlikte camiye kadar gelirdi.” (Ali el-Karnî, Durûs, XXVI, 4, XLIII, 21)

Asil bir annenin bu fedâkârlıklarıyla bir mezhep imamı yetişti.

Bir başka annenin fedâkârlıklarıyla da büyük bir tarîkat yolunun pîri yetişti:

Abdülkādir Geylânî Hazretleri’nin babası, kendisi küçükken vefât etmişti. Annesiyle yalnız kalmışlardı. İlme çok iştiyâkı vardı. Bu sebeple devrin ilim şehri olan Bağdat’a gidip tahsil görmek istiyordu. Yalvara yalvara annesini râzı etti. Annesi, babasından kalan 40 altını elbisesinin arkasına dikip;

“–Bunlar babandan kaldı, ilim için harca. Aman evlâdım asla yalan söyleme!” dedi ve onu uğurladı.

Abdülkādir Geylânî Hazretleri’nin bulunduğu kervanın yolunu eşkıyâ kesti. Herkesin nesi varsa aldıktan sonra ona da;

“–Senin bir şeyin var mı?” diye sordular.

O da;

“–Evet var. Elbisemin arkasına dikili 40 altınım var.” dedi.

Önce ciddiye almadılar. Fakat sonra baktılar ki doğru. Hayretle;

“–Niçin haber verdin? Sen söylemeseydin biz seni çocuk olduğun için aramayacaktık bile!” dediler.

Abdülkādir Geylânî Hazretleri;

“–Ben evden ayrılırken anneme asla yalan söylemeyeceğime dair söz vermiştim. Kırk altın için sözümü hiç bozar mıyım?!.” dedi.

Bunun üzerine, çok duygulanan eşkıyâ reisi;

“–Bu küçük çocuk, günah olacak diye, annesinin sözünü yerine getiriyor. Hâlbuki biz devamlı olarak Rabbimiz’in emrine karşı geliyoruz. Gelin tevbe edelim. Şimdiye kadar eşkıyâlıkta sizin reisinizdim. Bundan sonra da doğru yola gelmenizde öncünüz olayım.” dedi. Hepsi de tevbe edip hidâyete erdiler.

Ez-cümle;

Kurban, bir koyun veya sığır kesmekten ibaret değildir. Lâkin kurban ibâdetinin bu zâhirî tarafı da birçok hikmet ve tefekkür ihtivâ eder:

KURBANDAKİ HİKMETLER

Unutmamalıyız ki;

Cenâb-ı Hak, o kurbanları bizim yerimize, bizi onların yerine koyabilirdi.

Öyleyse;

İnsan olarak halk edildiğimiz için Rabbimiz’e şükretmeli; emrimize verilen mahlûkātı da bize emânet edilen canlar olarak bilip, onlara şefkatle muâmele etmeliyiz.

Kurban ibâdeti şefkat, hürmet ve tâzim duygusuyla edâ edilmelidir.

Kurbanlar;

  • Susuz ve gıdâsız bırakılmamalı,
  • Onlara şefkatle davranmalı, itilip kakılmamalı,
  • Kesilmeden önce gözleri îtinâ ile örtülmeli,
  • Bıçağın keskin olmasına ve kesecek kişinin mahir olmasına riâyet edilmelidir.

Mahmud Sâmi RAMAZANOĞLU Hazretleri ve muhterem pederim Musa Efendi Hazretleri kurbanları kesilirken, yorulmasınlar diye getirilen sandalyeye oturmazlar, ibâdet bitene kadar ayakta tâzîm içinde beklerlerdi.

Kurban ibâdetinde;

  • Tefekkür-i mevt vardır.
  • Yıl boyunca et girmeyen hânelere infak ve ikram vardır.
  • Tâ dünyanın dört bir yanına uzanan infak heyecanı vardır.
  • Hâbil ve Kābil kıssasını, Hazret-i İbrahim ve Hazret-i İsmail kıssasını tefekkür vardır.

Bazı ateistler ve onlara kapılan bazı nâdan ve gafiller, kurban ibâdetinin rûhunu idrâk edemeyip;

“–Hayvan öldürerek ibâdet olur mu?” gibi ahmakça sözler söylüyorlar.

Yukarıda ifade ettiğimiz üzere, bütün canlar Allâh’a fedâdır. Mü’min; canını, malını ve evlâdını Allah yoluna kurban eder.

İşin hakikati;

Cenâb-ı Hak bizi muhtaç yaratmış. Bütün canlılar için bir beslenme nizâmı takdir etmiş.

Her türlü eti ve hayvânî gıdâyı oburca yiyip de kurbana dil uzatanların ahmaklığı ve kötü niyeti tamamen âşikârdır.

Bunun yanında; Hint dinlerinin tesiri altında, et yemeyi reddedenlere gelince, neticede onlar da nebâtat âleminden istifâde etmektedirler. Çünkü insan; proteine, gıdâya ve enerjiye muhtaçtır.

Helâl ve haramı bize Rabbimiz bildirir. Kur’ân ve Sünnet bize eti yenen hayvanlardan istifâde etme iznini vermiştir. Mesele, onlara şefkatle muâmele etmektir. Bu hususlarda sayısız hadîs-i şerif vardır.

Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

  • Sağılan hayvanların sütünden yavrusuna mutlaka bırakılmasını ve eziyet vermemek için sağanların tırnaklarını kesmelerini emretmiştir.
  • Bıçağını, koyunun önünde bileyen kişiye böyle yapmamasını ihtar etmiştir.
  • Bir karınca yuvasının yakılmasına çok üzülmüş, kuşun yuvasından yavrularının alınmasına müdahalede bulunmuştur.
  • Yavrularını emziren bir anne kelbin huzurunun bozulmaması için, koca bir ordunun güzergâhını değiştirmiştir.
  • Devesini aç bırakanları, gereksiz bir şekilde binekleri üstünde lâfa dalanları îkāz etmiştir.

Bildiğimiz kadarıyla; diğer galaksilerde, gezegenlerde canlılar yok. Demek ki, bu mahlûkat bizim için yaratıldı. Cenâb-ı Hak; bütün mahlûkātı insan için yarattı, insana emânet etti. Her biri Cenâb-ı Hakk’ın el-Bârî, el-Musavvir esmâsının bir başka tecellîsidir.

  • Kimisi doğrudan etiyle, sütüyle, yumurtasıyla, yünüyle, derisiyle, balıyla, güç ve kuvvetiyle bizlere hizmet eder.
  • Kimisi hârikulâde yaratılışı, ses güzelliği ve zarâfetiyle Allâh’ın kudret ve sanatını temâşâ ettirerek hizmet eder.
  • Kimisi korkutucu ahvâliyle kahr-ı ilâhîyi tefekkür ettirerek yine insanoğluna hizmet eder.

Hepsi bize emânettir. Hiçbirine sebepsiz bir zarar vermeye hakkımız yoktur. Mahşer günü mahlûkat da diriltilecek ve haklarını alacaktır.

Fedâkârlık, çeşit çeşit ve derece derecedir.

  • Din uğrunda fedâkârlık, en ulvî makamdır.
  • Mahrum, yoksul, çaresiz ve kimsesiz insanlar için, mazlum ümmet-i Muhammed için fedâkârlık da pek yüce bir kardeşlik nişânesidir.

Şefkat ve rahmet dolu bir mü’min gönlü;

  • Sâir mahlûkat için de fedâkârlıkla dolu olmalıdır.

Tarihimizde infâk ile fedâkârlıklarda bulunmak için nice vakıflar kurulmuştur. Allâh’ın rızâsını tahsil için âdetâ çare ve fırsat arayan o fedâkâr gönüller;

  • Yaralanmış göçmen kuşlarını tedavi için vakıflar kurdular.
  • Yoğun kar yağışından sonra tabiattaki hayvanların aç kalmaması için onları besleyen vakıflar kurdular.
  • Hayvanların su içmesi için yalaklar yaptıran vakıflar kurdular.
  • Cami ve ev duvarlarındaki zarif kuş evleri, yine bu hassâsiyetin ne güzel bir manzarasıdır.
  • Sokaklarda yaşayan mahlûkātı beslemek üzere vakıflar tesis ettiler.

Eskiden mühim bir âdetti: İnsanlar akşam evlerine dönerken kasaba uğrar, akciğer alırlardı. Kapılarının önündeki kedi ve köpeklere onları yedirirlerdi. O kelbler de kendilerini doyuran hâneleri sadâkatle korurlardı.

Osmanlı toplumunda mahlûkāta şefkati, batılı bir seyyah olan Claude Farrére şöyle anlatır:

“İstanbul’da uğradığınız meskûn bir mahallenin, müslüman veya gayr-i müslim mahallesi olduğunu, yöre kedi ve köpeklerinin size karşı aldığı tavırdan anlayabilirsiniz.

Eğer kedi ve köpekler, sizinle şakalaşıyor ve çevrenizde sempati sergiliyorsa, bilin ki orası müslüman mahallesidir.

Şayet savunma durumuna geçiyor ve size karşı tavır alıyorlarsa, gayr-i müslim bölgesidir.”

Bu şâhitlik üzerinden günümüze bakalım:

Günümüzde bu mahlûkattan bazılarının insanlara saldırdığı haberleri duyuluyor. Karnı tok bir hayvanın insana saldırdığı pek vâkî değildir. Yılan gibi mahlûkat bile böyledir. Buna mukabil insan dahî aç kaldığında çaresizce gıdâya saldırır.

VAZİFEMİZ, MAHLÛKĀTA ŞEFKAT

Bu sebeple meseleye şefkat ve merhamet nazarıyla bakmamız lâzımdır. Onları aç-susuz ve sahipsiz bırakmamak bizim vazifemizdir.

Bir mü’min; sokak hayvanı deyip hor görmeden, onlara Hâlık’ın şefkat nazarıyla bakış tarzı kazanmalıdır.

Elbette;

Meselenin insan hayatını ve yol emniyetini alâkadar eden tarafları, mes’ullerin vazifesidir. Fakat mü’min, şefkat ve merhametle vazifesini yerine getirmelidir.

Fudayl bin Iyâz Hazretleri der ki:

“–Şayet bir kul iyilik ve ihsanların her şeklini yapsa da sahip olduğu tavuğu ihmâl etse muhsinlerden yazılmaz.”

Kapımızdaki mahlûkat da böyledir.

Günümüzdeki fâcia; birçok sosyetik çevreler, gösteriş ve şâşaa için süslü köpekler alırlar. Onların kuaförlerini, husûsî gıdâlarını gözetirler. İhtimamla bakarlar. Âdetâ evlât yerine koyacak derecede bir ifrat gösterirler.

Diğer taraftan;

Aynı cinsten olduğu hâlde diğer köpeklere bu ihtimâmı göstermezler. Bu da vicdânî değil de nefsânî bir alâkanın tezâhürüdür.

Hattâ evine aldığı kelbden sıkılıp, gidip orman kenarına terk edenlerin olduğu da mâlûmdur.

Bir hadîs-i şerifte; kedisinin açlığına aldırış etmeyip ölümüne sebep olan birinin, Cenâb-ı Hakk’ın gazabını celbederek cehenneme dûçâr olduğu bildirilmektedir.

Buna mukabil diğer bir hadîs-i şerifte de; susuzluktan nemli toprağı yalayan bir köpeği görünce, kuyuya inip ayakkabısıyla su çıkararak o hayvancağıza su veren günahkâr birinin, Cenâb-ı Hakk’ın merhametini celbederek cennetlik olduğu haber verilmektedir. Bu nebevî beyanlar, hepimiz için ibret dolu îkaz ve irşadlardır.

Hak dostları, bu şefkati dâimâ büyük bir nezâket ve îtinâ ile göstermişlerdir.

Muhteşem bir misâlini Musa Efendi -rahmetullâhi aleyh- şöyle anlatır:

“Bir hac mevsiminde idi. Muhterem Üstad Sâmi Efendi Hazretleri ve evlâtları ile Mekke-i Mükerreme’de Türkistanlı Abdüssettâr Efendi’nin, Ciyad semtindeki evinde idik. Efendi Hazretleri’nin odası sokağa karşı, refikleri olan bizlerin ise içe doğru idi.

Bir öğle vakti, bulunduğumuz odanın kapısına geldiler ve;

«–Dışarıda bir kişinin galiba yemeğe ihtiyacı var!» buyurdular.

Fakir, hemen verilecek yemekleri hazırlayıp kapıya çıktığımda, ortalıkta kimseyi göremedim. Beklemeyip gittiğini tahmin ederek geri döndüm. Sekiz-on dakika geçmişti ki, Efendi Hazretleri tekrar kapıda göründüler;

«–O muhtaç tekrar geldi; içeriye bakıyor!» buyurdular.

Tekrar yemekleri alıp kapının önüne çıktığımda; dilini dışarı çıkarıp içeriye bakan hayvancağızı, yani acıkmış köpeği gördüm. Hemen yemekleri olduğu gibi önüne koydum. Çok acıkmış olacak ki, hepsini yiyiverdi.”

İşte büyüklerin nezâket ve tevâzuu böyle olur.

Sâmi Efendi Hazretleri, o acıkmış köpeği cins ismiyle anmamış, «kişi» tâbirini kullanmıştı.

Unutmamalıyız;

İnsana can veren de Allah, sâir canlılara can veren de Allah’tır. Cenâb-ı Hak, sadece bizim Rabbimiz ve Hâlık’ımız değildir. O, Âlemlerin Rabbi’dir.

İmam hatipte okurken, Farsça dersinde öğrenip ezberlediğimiz şu şiir insanın mahlûkāta karşı göstermesi gereken şefkati ne güzel ifade eder:

Şair Firdevsî Şehnâme adlı eserinde şöyle der:

مَـــیَـازَارْ مُــورِى كِــه دَانَـه كَشَسْـتْ

كِه جَانْ دَارَدْ و جَانِ شِیرِینْ خُوشَسْتْ

“Bir yem tanesi çeken karıncayı dahî incitme! Çünkü onun da canı vardır. Can ise, tatlı ve hoştur.”

Cenâb-ı Hak; hiçbir cana zulüm ve haksızlık etmeyen, şefkat ve merhameti yaşayan kullarından eylesin.

Allah yolunda, ümmet-i Muhammed’i muhafaza uğrunda, her türlü fedâkârlığı gösteren, Zâtına kurbiyetini artıran sâlih kulları arasına cümlemizi ilhak buyursun!..

Âmîn!..