Yunus Emre (rahmetullâhi aleyh) -10-

Hak Dostlarından Hikmetler

Altınoluk Dergisi, 2020 – Eylül, Sayı: 415

Yunus Emre Hazretleri buyurur:

Söz ola kese savaşı,
Söz ola bitire başı,
Söz ola ağulu[1] aşı,
Bal ile yağ ede bir söz!

[İslâm, bir hayat nizâmıdır. Hayatın bütün muhtevâsını ve ömrün her ânını Kur’ân ve Sünnet ölçüleriyle tanzim eder. Kulluk vazifelerimizin yanı sıra, günlük meşgalelerimizi, oturup kalkmamızı, yiyip içmemizi, hattâ istirahatimizi bile ulvî gayelere bağlayıp idealize eder, bunlara dahî, bir nevî ibadet mâhiyeti kazandırır.

İslâm’ın hassas ölçüler getirdiği beşerî davranışlar içinde “konuşma edebi”nin müstesnâ bir yeri ve ehemmiyeti vardır. Şu hâdise, bu hakîkati ne güzel îzah etmektedir:

Bir gün Muâz bin Cebel -radıyallâhu anh-, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e, hangi amelin daha hayırlı olduğunu sormuş ve bu meyanda, insanların yapabileceği cihad, oruç, zekât ve benzeri pek çok sâlih ameli saymıştı. Fakat Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- her defasında;

“–İnsanlar için bundan daha hayırlısı vardır.” buyurmuştu.

Muâz -radıyallâhu anh-:

“–Anam, babam Sana kurban olsun; insanlar için bunlardan daha hayırlı olan nedir?” diye sorunca, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mübârek ağzını gösterdi ve;

“–Hayır konuşmayacaksa susmak!” buyurdu.

Muâz -radıyallâhu anh-:

“–Konuştuklarımızdan dolayı da hesâba mı çekileceğiz?” diye sordu. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Muâz’ın dizine -îkaz kabîlinden- hafifçe vurarak şöyle buyurdu:

“–Allah hayrını versin ey Muâz! İnsanları yüzüstü Cehennem’e sürükleyen, dillerinin söylediğinden başka nedir ki?

Kim Allâh’a ve âhiret gününe inanıyorsa, ya hayırlı söz söylesin veya sussun, zararlı söz söylemesin! Sizler, hayırlı söz söyleyerek kazançlı çıkınız; zararlı söz söylemeyerek rahat ve huzura kavuşunuz.” (Bkz. Hâkim, IV, 319/7774)

Şunu unutmamak gerekir ki, insan, konuştuğu her sözden mes’ûldür. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:

“İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında onu gözetleyen, yazmaya hazır bir melek bulunmasın!” (Kāf, 18)

“Şunu iyi bilin ki üzerinizde bekçiler, Kirâmen Kâtibîn (değerli yazıcılar) vardır; onlar, yapmakta olduklarınızı bilirler.” (el-İnfitâr, 10-12)

Dolayısıyla mü’min, yapmış olduğu fiiller gibi, söylemiş olduğu sözlerin de dâimâ ilâhî kayıtlara geçtiğini unutmamalıdır.

Yine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ağızdan çıkan sözlerin ne getireceğini çok iyi düşünmek gerektiğini şöyle ifade buyurmuşlardır:

“Kul, Allâh’ın hoşnud olduğu bir söz söyler, fakat onunla Allâh’ın rızâsını kazanacağı hiç aklına gelmez. Hâlbuki Allah, o söz sebebiyle, kendisine kavuştuğu kıyâmet gününe kadar o kimseden hoşnud olur.

Yine bir kul da Allâh’ın gazabını gerektiren bir söz söyler, fakat o sözün kendisini Allâh’ın gazabına çarptıracağını düşünmez. Oysa Allah, o kimseye, o kötü söz sebebiyle, kendisine kavuşacağı kıyâmet gününe kadar gazab eder.” (Tirmizî, Zühd, 12; İbn-i Mâce, Fiten, 12)

Demek ki insanı saâdete de felâkete de götüren, ağzından çıkan sözleridir. Bu itibarla, nasıl ki ağzımıza giren lokmaların helâl mi, şüpheli mi, haram mı olduğuna dikkat etmemiz zarûrî ise, ağzımızdan çıkan sözlerin de hayra mı şerre mi sebep olacağını evvelâ düşünüp sonra konuşmamız, yahut susmayı tercih etmemiz elzemdir.

Yine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sözün uhrevî mes’ûliyetine dâir şöyle buyurmuşlardır:

“Âdemoğlunun, emr-i bi’l-mârûf ve nehy-i ani’l-münker veya Allah Teâlâ Hazretleri’ni zikir hâriç, bütün sözleri aleyhinedir, lehine değildir.” (Tirmizî, Zühd, 63/2412)

Dolayısıyla dilimizi boş ve çirkin sözlerden koruyup dâimâ hayır konuşmaya ve ifadelerimizi zikrullâh ile tezyîn etmeye çalışmamız gerekir. Nitekim bu ahlâkı hayatlarına aksettiren mü’minler;

* Bir işe veya yemeğe başlarken besmele çeker, bitirdiklerinde Allâh’a hamd ederler.

* Birbirleriyle karşılaştıklarında evvelâ selâm vererek, yani Allâh’ın selâmını, rahmetini, bereketini dileyerek birbirlerine duâ ederler.

* Birbirlerinden ayrılırken de;

“‒Allâh’a emânet ol!” derler.

* Seyahatlerde;

“‒Allâh’a ısmarladık! Allah yoldaşın olsun!” derler.

* İstirahate çekilirken Allâh’a sığınıp duâ eder, uyanınca Allâh’a şükrederler.

* Evlenenlere;

“‒Allah mesut eylesin! Allah bahtından güldürsün!” derler.

* Ticaret esnasında ilk siftahını yapanlar;

“‒Siftah senden, bereket Allah’tan…” derler.

* Hastalıkta;

“‒Rabbimiz şifâlar ihsân eylesin! Çektiğiniz sıkıntıları günahlarınıza kefâret, derecenizin terfiine vesîle kılsın!” derler.

* Yeni doğan yavrular için;

“‒Allah sâlih veya sâliha kullarından eylesin! Rabbimiz kendisine hayırlı bir kul, Rasûl’üne hayırlı bir ümmet, anne-babasına hayırlı bir evlât kılsın! Allah, hayırlı ve uzun ömürler versin!” derler.

* Vefatlarda;

“‒Allah rahmet eylesin, mekânı Cennet olsun! Geride kalanlara Allah sabr-ı cemîl ihsan buyursun!” derler.

Bu misalleri çoğaltmak mümkündür.

İşte mü’min, dilini böylesine zikrullâh ile tezyîn edip güzel ve latîf konuşmaya alıştırmalıdır. Buna mukâbil; yalan, gıybet, dedikodu, iftira, küfür, alay, hakâret, münâkaşa, hayâsız ve müstehcen sözlerle dilini kirletmekten de sakınmalıdır. Zira bunlar, kalpteki fesâdın göstergesidir. Ebedî saâdet ve selâmetimiz için, dilin bu nevî âfetlerinden sakınmamız elzemdir.]

Yunus Emre Hazretleri buyurur:

Kelecilerin[2] pişirgil,
Yaramazların şeşirgil,[3]
Sözün us[4] ile düşürgil,
Demegil çâg ede[5] bir söz!

[Yani konuşurken sözlerini ham şekilde, aklına geldiği gibi söyleme! Evvelâ zihninde ve kalbinde pişirip olgunlaştır. Merâmını anlatmak için kullanabileceğin sözlerin en uygun olanlarını seç. Yanlış kelimeleri hâfızandan sil, lügatinden ayıkla. Sözünü akıllıca ve yerli yerinde kullan. Zamana, zemine, muhataplarının durumuna ve muktezâ-yı hâle uygun olan sözü söyle. Hazret-i Mevlânâ’nın ifadesiyle, “Körler çarşısında ayna satma, sağırlar çarşısında gazel atma!” Ve en mühimi; câhillik edip de, kalp kıran bir ham kelâmı konuşma, gönül yıkan bir kem sözü söyleme!

İnsanî münâsebetlerde yaşanan pek çok sıkıntı, aslında dili yanlış kullanmaktan, söze gereken îtinâ ve hassâsiyeti göstermemekten kaynaklanmaktadır. Zira dil, iki uçlu bıçak gibidir. Hayrın anahtarı olabileceği gibi, şerre de anahtar olabilir. Söz söylemek, eline bir taş alıp atmaya benzer. O taşın nereye düşeceğini baştan çok iyi hesap etmek gerekir. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de konuşmadan evvel iyi düşünmek îcâb ettiğine işaretle:

“…Özür dilemeni gerektiren bir sözü söyleme!..” buyurmuşlardır. (İbn-i Mâce, Zühd, 15)

Bunun için dilimizin kalplere saplanan bir diken olmamasına büyük bir titizlik göstermeliyiz. Nitekim ecdâdımız da; “Kılıç yarası onulur, dil yarası onulmaz.” demişlerdir. Bir defa kırılan bir cam, belki yapıştırılabilir, ama ömür boyu izi kalır.

Meselâ bir müstahdeme sert bir şekilde:

“‒Çabuk bana bir bardak su getir!” demek var; bir de nezâketle:

“‒Zahmet olmazsa bana bir bardak su getirir misin?” demek var. İkisinde de su istiyorsun. Fakat birinde kabalık var, muhâtabını inciten bir istihkār ve istihfaf ifadesi var; diğerinde ise incelik var, insana değer vermek var. Nitekim o bir bardak su, getiren kişinin hâlet-i rûhiyesine göre, içene tesir eder. Kaba bir hitapla istenen su, kerhen ve zoraki getirileceği için fayda vermez; nezâketle istenen su ise muhabbetle getirileceği için şifâ olur.

Ayrıca, kalp kıran kaba sözler, ancak gâfil ve hantal kalplerden çıkar. Bu sebeple bir insan hem dindar hem de kaba, geçimsiz ve nezâketsiz olamaz. Zira İslâm’ın özü; îtikadda tevhîd, amelde ise edeptir.

Cenâb-ı Hak:

“Kullarıma söyle, en güzel sözü söylesinler!..” (el-İsrâ, 53) buyuruyor. Sözün en güzeli olan Kur’ân-ı Kerîm de bizlere güzel bir “konuşma üslûbu, hitâbet usûlü, dil âdâbı” tâlim ediyor. Sözlerimizi, muhâtaplarımızın durumuna göre nasıl ayarlamamız gerektiğini, misalleriyle îzah ediyor:

Üzerimizde hakkı bulunan, bilhassa yaşı ilerlemiş aile büyüklerimizin gönüllerini incitecek en ufak bir davranışta bulunmayıp, hattâ onlara karşı öfke ile “üf, of” bile demeyip, bilâkis “قَوْلًا كَرِيمًا” yani ikramkâr, hürmetkâr ve iltifatkâr konuşmamızı tâlim ediyor. (Bkz. el-İsrâ, 23)

Fakire, garibe, muhtaca, elimizden geldiğince yardımcı olmamızı, fakat onlara ikram edecek bir şey bulamadığımız takdirde, onlardan yüz çevirerek âdeta “çıkmaz sokak göstermek” yerine, hiç olmazsa güleryüz gösterip “قَوْلًا مَيْسُورًا” yani “gönül alıcı, tesellî edici, rûhu dinlendirici birkaç söz” söylememizi emir buyuruyor. (Bkz. el-İsrâ, 28) Zira kimi zaman güzel bir söz de, sadaka yerine geçer.

Yine Kur’ân-ı Kerîm; başa kakmak ve rencide etmek sûretiyle ecri zâyî edilen bir sadakadansa “قَوْلٌ مَعْرُوفٌ” yani “tatlı bir söz daha hayırlıdır” buyuruyor. (Bkz. el-Bakara, 263)

Kanadı kırık bir kuş gibi himâyeye muhtaç yetimlere, yakın akrabaya ve yoksullara karşı “قَوْلًا مَعْرُوفاً” yani “güzel söz ve tatlı dille konuş” buyuruyor. (Bkz. en-Nisâ 5, 8)

Her hususta; doğru, samimî, âdil ve hak-şinas olmamızı emrederek “قَوْلًا سَدِيداً” yani “doğru söz söyleyin” buyuruyor. (Bkz. en-Nisâ, 9; el-Ahzâb, 70)

Kalbinde mânevî hastalık ve zaaflar bulunan kimselere karşı, herhangi bir töhmete, fitneye veya yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için “قَوْلًا مَعْرُوفاً” yani “yerinde ve uygun bir söz söyleyin” buyuruyor. (Bkz. el-Ahzâb, 32)

Tebliğde bulunurken evvelâ muhatapların kalbini yumuşatmak için “قَوْلًا لَيِّناً” yani “yumuşak söz söyleyin” buyuruyor. (Bkz. Tâhâ, 44)

Yine tebliğ esnâsında “قَوْلًا بَلِيغاً” yani “gönüllere işleyecek, tesirli, hikmetli, belîğ söz söyleyin” buyuruyor. (Bkz. en-Nisâ, 63)

Bu yüzden dâimâ tatlı dille, güler yüzle, berrak bir suyun akışı gibi rûha ferahlık veren pırlanta ifadelerle konuşmayı öğütlüyor.

Bunun zıddına, kulakları tırmalayan sert ve haşin hitapların, menfî tesirler hâsıl edeceğini telkin ediyor. Ham, nâdan ve kaba konuşmaların, bir müʼmine yakışmadığını bildiriyor. Ses tonumuzu da yerine göre ayarlamamız gerektiğini ifade sadedinde;

“Yürüyüşünde tabiî ol ve sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini merkeplerin sesidir.” (Lokman, 19) buyuruyor.

Velhâsıl Rabbimiz, bunun gibi pek çok tâlimatla, müʼmine yakışan konuşma üslûbunu Kurʼân-ı Kerîmʼinde beyan ediyor.

Düşünmeliyiz ki anaokulundan üniversiteye kadar bütün okul ve kurslarda yabancı dillerin öğretildiği günümüzde, Kurʼân-ı Kerîmʼin bizden istediği konuşma üslûbuna ne kadar âşinâyız? Beşerî lisanlara ne kadar, Kurʼân’ın tâlim ettiği lisan âdâbına ne kadar ehemmiyet veriyoruz?..]

Yunus Emre Hazretleri buyurur:
Aşk imamdır bize, gönül cemaat
Dost yüzü kıbledir, dâimdir salât…

[Îmânı aşk ile yaşayanların gönüllerinde, bambaşka ufuklar açılır. İlâhî aşk, mânevî bir dürbüne benzer. Âşık ve ârif gönüllere, gâfil insanların göremediği nice sırlar, hikmetler, ibretler ve hârikalar seyrettirir. Bu ise rûha târifsiz bir zevk ve lezzet verir.

Nitekim İbrahim bin Edhem Hazretleri buyurur ki:

“İlâhî muhabbetteki vecd, lezzet ve istiğrâkımız müşahhas bir şey olsaydı; krallar onu alabilmek için bütün hazinelerini de krallıklarını da fedâ ederlerdi.”

Hak âşıklarının namazında; nasıl ki bedenin kıblesi Kâbe ise, kalbin kıblesi de Kâbe’nin Rabbidir. Onlar namaz için daha ilk tekbiri aldıklarında, mâsivâyı (Allah’tan gayrısını) ellerinin tersiyle arkalarına atarak bütün varlıklarıyla, yani hem bedenen hem de kalben Cenâb-ı Hakk’ın yüce dîvânına dururlar.

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- Vâlidemiz şöyle buyuruyorlar:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- namaza durduğu zaman, (haşyetullâh ile) yüreğinden kazan kaynamasına benzer bir ses duyulurdu. Ezan okunduğu zaman, Allâh’ın huzûruna çıkacağı için, etrafındakileri tanımaz hâle gelirdi.” (Ebû Dâvûd, Salât, 157; Nesâî, Sehv, 18)

Demek ki kalp ve beden âhengi içinde, tâdil-i erkân ve huşû ile kılınan, zirve seviyedeki bir namaz; Hakk’a vuslat heyecanıyla dolu bir mîrâc olmaktadır. Elbette ki böyle bir namazdan, herkes gönlündeki Allah aşkının seviyesi nisbetinde bir nasîb alabilir.

Îmâna aşk ile bağlanan samimî bir mü’min, namazı, âşığın mâşuğuna vuslatı gibi büyük bir zevk, lezzet ve saâdet olarak telâkkî eder. Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de namazı çok severdi. Kendisine bu dünyadan sevdirilen nîmetleri sayarken “namaz da gözümün nûru kılındı” buyurmuşlardır.[6]

Burada bir hâtıramı da nakletmek isterim:

Bir gün siyâhî bir genç yanıma geldi ve;

“–Hocam benim için duâ edin.” dedi.

“–Oğlum ne arzu ediyorsun, hangi müşkülün için duâ istiyorsun?” dedim.

(Zira gençlerden ekseriyetle; girecekleri bir imtihanda başarılı olmak, iş-güç sahibi olabilmek, yahut evlilik gibi hususlarda, yani dünyevî meselelerle ilgili duâ talepleri geliyordu.) O siyâhî gencin talebi ise çok mânidardı:

“–Hocam, benim için duâ edin; Allah bana namazı çok sevdirsin!” deyiverdi. O siyâhî gencin bu hâlisâne talebi, hepimize büyük bir ders mâhiyetindeydi.

Bizim de namazı çok sevmemiz ve sevdirmemiz, mühim bir mes’ûliyetimizdir. Bilhassa evlâtlarımıza vereceğimiz ilk mânevî gıdâlar; Allah ve Rasûl’ünün sevgisinden sonra, onları namaza alıştırmak olmalıdır.

Yine Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, beş vakit farz namazı büyük bir îtinâ ile îfâ eder, fakat bununla yetinmeyip nâfile namazlar olan teheccüd, evvâbîn, işrâk, duhâ, vudû, tahiyyetü’l-mescid, hâcet vb. namazlarla da dâimâ Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmanın gayreti içinde olurdu.

İbadetler belli vakitler içinde edâ edilip bitirilirler. Fakat îman ve kulluk, son nefese kadar dâimîdir. Dolayısıyla namazda kazanılan Cenâb-ı Hakk’a yakınlık hissiyâtını, O’nun huzûrunda bulunma şuurunu ve her an ilâhî kameraların gözetimi altında olduğumuz hakîkatini, kalpte sâbitlemek îcâb eder.

Bunun içindir ki Hak âşığı ârif kullar, bütün bir ömrü âdeta namaz hissiyâtı içinde geçirmişlerdir. Dünyevî işlerle meşgul olsalar bile, “El kârda, gönül Yâr’da.” düstûruyla kalben Cenâb-ı Hak’la beraberlik hâlinde bulunmuşlardır.

Nitekim Hazret-i Mevlânâ, îmânın aşk, vecd ve lezzeti içinde şöyle seslenir:

“Öyle bir abdest al ki, hiç bozulmasın. Öyle bir namaz kıl ki, hiç bitmesin. Âşığa beş vakit namaz yetmez; beş yüz bin vakit ister. Gerçek âşık, vuslatın bitmesini hiç ister mi?”

Ayrıca Hak dostları, Cenâb-ı Hakk’a yakınlık ve vuslatın dünya şartlarındaki zirve tecellîsi olan namazda, öyle mânevî zevklere nâil olmuşlardır ki, onların bu vecd ve istiğrâkı, kendilerine maddî ıztıraplarını dahî unutturmuştur.

Nitekim Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın bir muhârebede ayağına ok isabet etmişti. Acısının şiddetinden dolayı oku çıkaramadılar. Bunun üzerine Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-:

“–Ben namaza durayım da öyle çıkarın!” dedi. Dediği gibi yaptılar ve kolayca çıkarıldı. Hazret-i Ali selâm verip;

“–Ne yaptınız?” diye sordu. Yanındakiler de;

“–Çıkardık!” dediler.

Demek ki Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-, namazda âdeta dünyadan tecerrüd ediyor, bedenî ıztıraplarını unutacak derecede kendini ibadete teksîf ediyordu.

Nitekim asr-ı saâdet toplumunda, rûhî buhranların, psikolojik rahatsızlıkların görülmeyişinin bir sebebi de, namazı huşû içinde edâ etmeleriydi. Zira ashâb-ı kirâm, namazda bütün muhtaçlık ve acziyetlerini sonsuz kudret sahibi olan Cenâb-ı Hakk’a arz edip O’na sığınmanın huzuruyla doluyorlardı. Vecd ve istiğrak içinde yapılan kıyamlar, kıraatler, rükûlar ve secdeler, yorgun gönüller için âdeta mânevî bir rehabilite vesîlesi oluyordu.

Huşû ile kılınan namazların gönle nakşettiği takvâ hassâsiyeti, kulu namazdan sonra da hayâsızlık ve fenalıklara karşı koruyan âdeta mânevî bir zırh vazifesi görüyordu. Nefis problemlerini aşmada, şeytanın hile ve desiselerine karşı mukâvemet göstermekte büyük bir firâset, basîret ve dirâyet kazandırıyordu. Yani namaz, hem kulu çirkinliklerden uzak tutuyor, hem de mü’minin hâlini güzelleştiren, hayatına tertip, düzen ve mânâ katan, ilâhî bir terbiye oluyordu.

Cenâb-ı Hakk’ın bizlere örnek nesil olarak takdim buyurduğu ashâb-ı kirâm, namazı hayatlarının tam merkezine koymuşlardı. Dîni ayakta tutan en sağlam sütunun namaz olduğu şuuruyla, ona sımsıkı sarılıyorlardı. Onların namaza olan iştiyak ve gayretlerini gösteren sayısız hâdiselerden biri olan şu misal, ne kadar ibretlidir:

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- halife iken suikaste uğrayıp ağır yaralanmıştı. Kan kaybından bayılıyor, kendisini bir türlü ayıltamıyorlardı. Fakat namaz vakitleri girdiğinde biri kulağına eğilip;

“–Namaz yâ Ömer, namaz!” diye seslenince, Mü’minlerin Emîri Hazret-i Ömer, hayret verici bir irâdeyle ayılıyor ve o hâliyle namazını edâ ediyordu. Ardından da:

“–Namazı olmayanın İslâm’da yeri yoktur!” deyip tekrar kendinden geçiyordu.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de, hakikî bir mü’minin namazla ne derin bir gönül irtibâtı içinde bulunması gerektiğine işaret sadedinde şöyle buyurmuşlardır:

“(Mü’min) vefât edip de kabre konulduğunda, Güneş, gurûb (batış) hâlinde ona temessül ettirilir. Mü’min mevtâ, gözlerini ovuşturarak oturur ve;

«–Bırakınız beni, namaz kılayım.» der.” (İbn-i Mâce, Zühd, 32)

Şüphesiz ki Peygamber Efendimiz’in, ashâb-ı kirâmın ve evliyâullâh’ın namazdaki vecd, istiğrak ve huşû hâlleri, bizler için âdeta yıldızlardaki ölçüler mevkiindedir. Bizler o zirvelere varamasak da onların hâline ne kadar yaklaşmaya gayret edersek, namazlarımızdan da o nisbette müstefîd oluruz -inşâallah-.]

Cenâb-ı Hak, sevip râzı olduğu kullarının namaz aşkından gönüllerimize hisseler ihsân eylesin. Namazı çok sevmeyi ve o müstesnâ ibadetin hakîkatini idrâk ederek mîrâc ufkunda secdelerle yakınlığına erebilmeyi, Rabbimiz cümlemize nasip ve müyesser kılsın.

Âmîn!..

 Dipnotlar:

[1] Ağu: Zehir.

[2] Keleci: Kelime, söz.

[3] Şeşirgil: Çözüp ayır, bağını kopar, ayıkla.

[4] Us: Akıl.

[5] Çâğ ede (Çağada): Çocukça, tecrübesizce, ham.

[6] Nesâî, Işretü’n-Nisâ, 10; Ahmed, III, 128, 199.