Şükür Nîmeti Ziyadeleştirir
Genç Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Şubat Sayı: 233
Muhterem Efendim; zaman zaman başka bir kardeşimizde gördüğümüz bir üstünlük dolayısıyla, gönlümüze söz geçiremeyip haset çukuruna düşebiliyoruz. Bir mü’min bu menfî hâlden kurtulmak için nasıl bir gönül kıvâmına erişmeli? Bu hususta ne buyurursunuz?
İnsanoğlu menfî ve müsbet yani olumlu ve olumsuz birçok vasıfla donatılmıştır. Zira dünya imtihanı bunu gerektirmektedir. Ancak bu imtihanı kazanmak için insan kendindeki menfîlikleri yenmeli ve müsbet özelliklerini inkişâf ettirmelidir. Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Nefse ve ona birtakım kâbiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilhâm edene yemin ederim ki nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu günah ve isyanlarla kirleten de elbette ziyan etmiştir.” (eş-Şems, 7-10)
Bu menfîliklerden biri olan haset, başkalarına lûtfedilen nîmetleri kıskanarak bir mânâda Cenâb-ı Hakk’ın taksîmine kalben îtiraz etmektir. Hâlbuki dünya nîmetlerini insanlar arasında dilediği gibi paylaştırmak, ancak Rabbimiz’in yetkisindedir. Âyet-i kerîmelerde şöyle buyruluyor:
“Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için, kimini kimine, derece derece üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.” (ez-Zuhruf, 32)
“Yoksa onlar, Allâh’ın lûtfundan verdiği şeyler için insanlara haset mi ediyorlar?..” (en-Nisâ, 54)
“Allâh’ın sizi, birbirinizden üstün kıldığı şeyleri (başkasında olup da sizde olmayanı kıskanarak) arzulamayın...” (en-Nisâ, 32)
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de mü’minleri hasetten sakındırarak şu mühim îkazlarda bulunuyor:
“Hasetten sakının. Çünkü ateşin odunu yakıp tükettiği gibi haset de sâlih amelleri yakar, bitirir.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 44; İbn-i Mâce, Zühd, 22)
“Size eski ümmetlerin hastalığı sirâyet etti: Bu, haset ve buğzdur. Bu kazıyıcıdır (yok edicidir). Bilesiniz ki; kazıyıcı (yok edici) derken saçı kazır demiyorum. O, dîni kazıyıcıdır…” (Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme, 57)
“Bir insanın kalbinde îman ile haset bir arada bulunmaz!” (Nesâî, Cihâd, 8)
İlk haset ve kibir, şeytanın Âdem -aleyhisselâm- karşısında benliğe kapılıp Allâh’ın emrini icrâ etmemesiyle vukû bulmuştur. Yine Âdem -aleyhisselâm-’ın âsî oğlu Kābil’in, takvâ sahibi olan kardeşi Hâbil’i katletmesi, Yâkub -aleyhisselâm-’ın kanlı gözyaşları dökmesine sebep olan Hazret-i Yusuf’un kardeşleri tarafından kuyuya atılması ve buna benzer hâdiseler, hep gönüllerde alevlenen haset ateşinin neticeleri olarak vukû bulmuştur.
İmâm Şâfiî Hazretleri’nin buyurduğu gibi:
“Dünyada en huzursuz kimse, kalbinde kin ve haset tutandır.”
Gönlü hasetten temizlemek için yapılması gereken de Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in verdiği şu mühim ölçüye riâyettir:
“Hayat şartları sizinkinden daha aşağıda olanlara bakınız; sizden daha iyi olanlara bakmayınız! Bu, Allâhʼın, üzerinizdeki nîmetini küçük görmemeniz için daha uygun bir davranıştır.” (Müslim, Zühd, 9)
“…Kim dîni hususunda kendisinden üstün olana bakıp ona tâbî olur, dünyası hususunda da kendisinden aşağıda olana bakıp Allâh’ın kendisine vermiş olduğu üstünlüğe hamd ederse, Allah o kişiyi şükredici ve sabredici olarak yazar…” (Tirmizî, Kıyâmet, 58/2512)
Yine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e bir gün;
“–İnsanların hangisi daha faziletlidir?” diye sorulmuştu. O da cevâben;
“–Temiz kalpli, doğru sözlü olan herkes.” buyurdular. Bunun üzerine sahâbîler:
“–(Yâ Rasûlâllah!) Doğru sözlü olanı biliyoruz. Peki, temiz kalpli olan kimdir?” diye tekrar sordular. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de şöyle buyurdular:
“–O, kalbinde asla günah, taşkınlık, nefret, samimiyetsizlik ve haset olmayan, takvâ sahibi, tertemiz insandır.” (İbn-i Mâce, Zühd, 24)
“Haset duygusuna kapıldığın zaman Allâh’a istiğfarda bulun!”[1] buyuran Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- duâlarında hasetten kurtulmayı dile getirirken bizlere nasıl ilticâ edeceğimizi de şöyle tâlim buyurmaktadır:
“...Allâh’ım! Beni Sana şükreden, Senʼi zikreden, Sen’den çekinen, Sana karşı itaatkâr olan, Sen’de huzur bulan biri eyle.
Rabbim! Tevbemi kabul buyur ve kusurlarımı affet. Duâmı kabul eyle, delilimi sağlam kıl, kalbime hidâyet ver, dilimi doğrult, kalbimden bütün kötü huyları çıkar.” (Ebû Dâvûd, Vitr, 25; İbn-i Mâce, Duâ, 2)
Bize bir dostumuz hadsiz-hesapsız ikramlarda bulunsa, ona karşı en ufak bir hatâ işlemekten utanırız. Onu incitecek her türlü hareketten titizlikle sakınırız. Ona karşı, hoşnut olacağı güzel davranışlarda bulunup dâimâ şükran ve minnet hislerimizi ifade etmek isteriz.
Bizleri de Rabbimiz, hiçbir bedel ödemediğimiz hâlde yokluktan varlığa çıkardı. Sayısız mahlûkat içinde “insan” olarak yarattı. İslâm ve îman nîmetleriyle şereflendirdi. En sevgili Rasûl’üne ümmet olma bahtiyarlığına erdirdi. Hidâyet rehberimiz Kur’ân-ı Kerîm’e muhâtap kılma lûtfunda bulundu. Peygamber vârisi âlim ve âriflerin irşadlarından müstefîd olmayı nasîb etti.
Yine içinde bulunduğumuz şu fânî âlemde Cenâb-ı Hak, kendisine şükredelim diye, biz kullarına sayılamayacak kadar nîmetler bahşediyor. Bu nîmetler vesîlesiyle, kimin şükredip kimin de nankörlük edeceği hususunda, bizleri imtihana tâbî tutuyor. Şükredenlerin ilâhî rahmete nâil olacağını, nankörlük edenlerinse kahr-ı ilâhîye dûçâr olacağını beyân ediyor.
Fakat şükür, sadece dilimizin “Yâ Rabbi Sana şükürler olsun!” demesinden ibâret değildir. Bu lafzî şükrün içini, kalbî ve fiilî şükürle de doldurmamız şart.
Kalbî şükür; nîmetlerin asıl sahibinin Allah Teâlâ olduğu şuurunu kalpte sâbitlemektir.
Fiilî şükür ise; o nîmetleri Allâh’ın râzı olduğu şekilde kullanarak onları rızâ-yı ilâhîye vesîle kılabilmektir.
Bu mânâda sık sık Allâh’ın bizlere ihsan ettiği göz, kulak, vücut sağlığı vb. nîmetleri tefekkür etmemiz lâzım. Zira biri kaybolduğu zaman kıymetini daha iyi idrâk ediyoruz. Mesela; “Ver gözünü, al dünyayı!” deseler veya “Sağlığına mukabil sana dünyayı vereceğiz.” deseler kim değişmek ister?”
Bu sebeple insanlara sıkıldığı, bunaldığı zamanlar için şu üç şeyi tavsiye ediyorlar. Evvela hastaneleri dolaş! Orada göreceksin ki sağlığını kaybetmenin verdiği hüzünle insanlar ne kadar muzdarip ve kederlidir. Onların her biri sağlıklı olup dışarıda normal bir hâlde günlük hayatına devam etmeyi ne kadar çok arzuluyordur.
İkincisi, kabirleri dolaş! Zira orada her yaştan mevtâ bulman mümkündür. Bu sana Allâh’ın hayat nîmetini tefekkür ettirsin. Henüz son nefes vakti gelmemişken her nefesi O’nun rızâsı istikâmetinde değerlendirmenin gayretinde ol. Mahzun gönülleri sevindir. Dertlilerin sıkıntılarını gider. Açları doyur. Böylece ilâhî rahmeti üzerine celbet. Zira öyle bir gün gelecek ki bu yaptığın hizmetlerin mükâfâtını misliyle görecek ve bundan son derece bahtiyar olacak; ihmal ettiklerinin de, maalesef derin bir pişmanlığını yaşayacaksın.
Üçüncüsü, hapishaneleri dolaş! Orada bir anlık öfke neticesinde kendilerini muvakkat bir süre veya ömür boyu dört duvar arasına mahkûm eden kimseleri ibretle temâşâ et.
Dolayısıyla kul, haset çukuruna düşmeden, kendi üzerinde tecellî eden ilâhî lûtuf ve nîmetlerin tefekküründe derinleşecek. Dâimâ hamd ve şükür hâlinde yaşamaya gayret edecek.
“...Allah yolunda hiç kimsenin görmediği eziyetlere mâruz kaldım. (En çok çile çemberinden geçen peygamber benim.)”[2] buyuran Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, her hâlükârda şükrederdi. Geceleri ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. Bu durum hakkında kendisine bir şey söylendiğinde; “Şükreden bir kul olmayayım mı?” buyururdu. (Bkz. Buhârî, Teheccüd, 6)
Velhâsıl mü’min elinde olan nîmetlerin şükrünü edâ etmenin derdinde olacak. Zira şükür, âyette bildirildiği üzere nîmeti ziyadeleştirir.[3] Şükredilmeyen her nîmet ise; esasen nîmet olmaktan çıkmış, ağır bir âhiret vebâli hâline gelmiş demektir.
Nîmetlerin şükrünü lâyıkıyla edâ edebilmek de kolay bir iş değildir. Mesela Aşere-i Mübeşşere’den olan Abdurrahman bin Avf Hazretleri çok zengin ve cömert bir kuldu. Kendisi aç gezer, başkalarının karnını doyururdu. Kendisi zorluklara katlanır, müslümanları rahat ettirmeye çalışırdı.
Buna rağmen, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mîraç’ta Abdurrahman bin Avf’ı gördüğünü, Cennet’e oturduğu yerde emekleyerek girdiğini ve kendisine şöyle dediğini bildiriyor:
“–Yâ Rasûlâllah! Malımın (ve Cenâb-ı Hakk’ın ihsanı olan üzerimdeki bütün nîmetlerin) hesâbı dolayısıyla, çocukları bile ihtiyarlatacak kadar ağır sıkıntılar geçirdim. Öyle ki bir daha Siz’i göremeyeceğimi zannettim...” (Muhammed Pârsâ, Faslu’l-Hıtâb, s. 403)
Yine Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, kızı Hafsa Vâlidemiz’in, birazcık maîşetini genişletmesi teklifine karşı;
“‒Kızım! Yüküm hafif, hesabım kolay olsun!” buyurdu. Sonra ekledi:
“‒İki dost (Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile Hazret-i Ebû Bekir) ve ben, aynı yolda giden üç yolcuya benzeriz. Birincimiz (Hazret-i Peygamber) makâmına vardı. Diğeri (Ebû Bekir) aynı yoldan giderek birinciye kavuştu. Üçüncü olarak ben de arkadaşlarıma ulaşmak isterim. Eğer fazla yükle gidersem, onlara yetişemem! Yoksa sen, bu yolun üçüncüsü olmamı istemez misin?”[4]
Diğer taraftan, başkasının sahip olduklarına haset etmek, gönle ağırlık vermenin yanında, kendine ikrâm edilen nîmeti küçük görmeye sebebiyet verir. Bu da eldeki nîmetlerin kaybolmasına yol açar.
Hâlbuki hadîs-i şerîfte şöyle buyruluyor:
“Sizden hanginiz canı ve malı emniyet içinde, vücudu sıhhat ve âfiyette, günlük azığı da yanında olduğu hâlde sabahlarsa, sanki bütün dünya kendisine verilmiş gibidir.” (Tirmizî, Zühd 34)
Cenâb-ı Hak, hırs ve hasedin sâlih amelleri yakıp bitiren alevlerinden cümlemizi muhafaza buyursun. Bizleri şükreden kulları arasına dâhil eylesin.
Âmîn!..
Dipnotlar:
[1] Taberânî, el-Muʻcemü’l-Kebîr, III, 228.
[2] Tirmizî, Kıyâmet, 34/2472.
[3] Bkz. İbrahim, 7.
[4] Bkz. Ahmed, Zühd, s. 125; Şehbenderzâde Ahmed Hilmi, Târîh-i İslâm, I, 367.