Sırlar ve Lütuflar

Ebedî Fecre

Yüzakı Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Şubat, Sayı: 252

MÜSTESNÂ BİR ZAMAN!

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bir sene Şâban ayının son gününde mü’minlere şöyle hitâb etti:

“Ey insanlar! Sizi mübârek ve büyük bir ay gölgelemiştir. O, içinde bin aydan daha hayırlı bir gece bulunduran aydır. Allah Teâlâ’nın oruç tutulmasını farz kıldığı, gecesinde ibâdet yapılmasını sevap kıldığı bir aydır.

Kim bu ayda hayırlı bir amelle Allâh’a yakınlık gösterirse, diğer aylardaki bir farzı yerine getirmiş gibi olur.

Kim de bu ayda bir farz ameli yerine getirirse, diğer aylardaki yetmiş farzı yerine getirmiş gibi olur.

O, sabır ayıdır. Sabrın karşılığı da cennettir.

Bu ay, başkalarının dert ve sıkıntısına ortak olma ayıdır. Bu, mü’minin rızkının artırıldığı bir aydır.

Kim bu ayda bir oruçluya iftar verirse; bu onun günahlarının bağışlanmasına, cehennem azâbından kurtulmasına ve -kendi mükâfâtından hiçbir şey eksilmeden- bir oruç tutma sevâbına daha nâil olmasına vesile olur.”

Bunun üzerine sahâbîler;

“–Ey Allâh’ın elçisi! Hepimiz bir oruçluyu doyuracak kadar yiyeceğe sahip değiliz.” dediklerinde, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz;

“–Kim bir oruçluyu bir hurma ile veya içecek su ile veya tadımlık bir süt ile iftar ettirirse, Allah ona bu sevâbı verir.” buyurdu ve sözlerine şöyle devam etti:

“–Bu öyle bir aydır ki; başı rahmet, ortası mağfiret, sonu cehennem azâbından kurtuluştur. Kim bu ayda, emrinde olan insanlara kolaylık gösterir de yüklerini hafifletirse; Allah, onun günahlarını bağışlar ve onu cehennem azâbından âzâd eder.

Bu ayda dört önemli husûsa daha fazla riâyet edin.

Onlardan ikisi Allâh’ın rızâsını kazanmak için yapacağınız şeyler, diğer ikisi de kendilerinden hiçbir zaman uzak kalamayacağınız şeylerdir.

Kendileri ile Rabbinizin rızâsını kazanacağınız şeyler;

  • Bol bol kelime-i tevhid getirip,

  • İstiğfâr etmenizdir.

Kendilerinden uzak kalamayacağınız iki şey de;

  • Allah’tan dâimâ cenneti talep etmeniz ve

  • Cehennem ateşinden O’na sığınmanızdır.

Kim bir oruçluyu su ile iftar ettirirse, Allah Teâlâ da ona benim havuzumdan içirir. Hattâ o, cennete girinceye kadar bir daha susuzluk çekmez.” (Ali el-Müttakî, VIII, 477/23714)

MÜJDELERİN MÂNÂSI

Bu yüce mükâfatlar kemâle masruftur. Yani İslâmî bir hayatın kaidelerini tatbike bağlıdır. Sadece bir amel işleyip de;

“–Ben bu amelle kurtulurum!” demenin, dinde hiçbir yeri yoktur.

Çünkü İslâm bir bütündür. Hayatın her safhasını takvâ ile yaşama mecburiyeti vardır.

Bu af müjdelerinin; büyük günahları, keffâret gerektiren mâsiyetleri, kul hakkına giren ve helâlleşme gerektiren veballeri şümûlüne almayacağını âlimlerimiz bildirmiştir.

Bu müjdelerde bildirilen ikramlar, en yüksek seviyedir. Riyâdan tamamen kurtulmuş, tam ihlâslı bir gönülle, helâl lokma ile beslenmiş bir şekilde edâ edilmesi hâlinde tecellî edebilecek zirve seviyedir. O zirvelere, o kemâle ulaşmak, asla kolay bir iş değildir.

Meselâ hadîs-i şerifte buyurulur:

“Kazancı haram bir kişi hacca gelir;

«–Lebbeyk!» der fakat ona;

«–Lâ lebbeyk! / Sen reddedildin!» denir.” (Bkz. Heysemî, III, 209-210)

Bu müjdeler elbette haktır. Cenâb-ı Hakk’ın cömertliği sonsuzdur. Fakat;

  • Amellerin kabule muhtaç olması da haktır.

  • Amellerin birtakım günah ve veballer sebebiyle iptal edilmesi de haktır.

  • Âhirette kul hakları sebebiyle, amellerden hâsıl olan sevapların elden çıkması ve insanın müflis duruma düşmesi de haktır.

  • Bütün bu müjdeler; son nefesi îmân üzere vermek şartına bağlıdır ki, bunun da hiçbir teminatı yoktur. Ayağın kaymaması için; Allâh’ın dînine yardım etmek, yani İslâm’ı yaşamak ve yaşatmak zarûrîdir. Bu da son nefese kadar titiz bir kulluk ile hâsıl olur.

Bir başka hakikat de şudur ki;

Cenâb-ı Hakk’ın tâlimatlarının her birinin mes’ûliyeti ayrı ayrıdır.

Bir kişi; ömür boyu savm-ı Dâvud tutsa, onun namazı kendisinden ayrıca sorulacaktır.

Bir kişi her gece sabahlara kadar namaz kılsa, onun ana-babasına muâmelesi ayrı bir hesap mevzuudur.

Bir kişi her sene haccetse; bu ameli, onun zekâttaki kusurunu örtmez.

Hepsinin mes’ûliyeti ve hesabı ayrıdır.

Bu mevzuun bize sırlı ve meçhul olan tarafları da vardır:

  • Günahkâr bir insan, kuyuya inip susuz kalmış bir kelbe su vermesiyle affa nâil oldu.

  • Âbid bir kadın, bir kediye ettiği zulüm sebebiyle cehennemlik oldu.

Demek ki;

Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı bazen zerre kadar küçük bir amelde, bazen orta, bazen muazzam bir amelde saklı olabilir.

Cenâb-ı Hakk’ın gazabı da bazen küçük görülen bir ihmalde, bazen orta, bazen büyük bir günahta tecellî edebilir.

Dolayısıyla Allâh’ın rızâsı olan her şeye riâyet etmek, Cenâb-ı Hakk’ın gazabını celbedebilecek her şeyden de tam bir şekilde sakınmak gerekir.

Ez-cümle;

Ancak helâller ve haramlar çerçevesinde müstakîm bir hayat yaşanması şartıyla, bu büyük mükâfatlar birer müjde-i ilâhîdir.

Bu müjdeli hadislerdeki fazîletleri îfâ etmeye gayret etmelidir. Fakat bunun yanında hayatımızın bütün muhtevâsında İslâm’ı yaşamak ve yaşatmanın zarûrî olduğunu unutmamak lâzımdır.

Hadîs-i şeriflerde, Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in; ümmetini, Ramazân-ı şerîfi ihyâ etmeye davet ettiğini görüyoruz.

Akıp giden zamanı; fizik ve coğrafya ölçülerinde ölçmemiz ve hesaplamamız için, Cenâb-ı Hak, bizlere Ay ve Güneş’i bir takvim olarak lutfetmiş.

Bu itibarla;

Ramazân-ı şerîfin diğer zamanlardan bir farkı yok gibi görülür. Lâkin, Cenâb-ı Hak, lutf u keremi ile;

  • Kâbe ve Ravza gibi bazı mekânları diğer mekânlar üzerine üstün tutmuştur.

  • Seher, Cuma, Ramazan, Zilhicce gibi bazı vakitleri diğer zamanlar üzerine üstün kılmıştır.

Cenâb-ı Hak; kullarını ne kadar seviyor ki, böyle husûsî mevsimler halk ederek, kullarına rahmet yağdırıyor! Kullarının ibâdet heyecanını gayrete getirecek, şevk ve iştiyâkın arttığı mânevî fırsatlar lutfediyor.

Fakat bu ikramlar, istifâde edebilenedir. Şuuruna varabilenedir.

İDRÂK EDENLER - MAHRUM OLANLAR

Şöyle diyebiliriz ki;

İdrâk etmeyen, ihyâ etmekten mahrum kalan gafiller için, bu mübârek zamanların diğerlerinden bir farkı yoktur. Tıpkı üzerinde hiç toprak olmayan taşların üzerine, bereketli nisan yağmurları da yağsa; o münbit olmayan katı zeminlerde, bir imbat hâsıl olmadığı gibi.

Buna mukabil;

Bu ilâhî lütuf ve ikramları, iştiyakla bekleyen, hasretle özleyen kullar için, ne mübârek fırsatlar, ganîmetler ve ecirler vardır.

Cenâb-ı Hakk’ın kullarında görmeyi hiç istemediği en çirkin huy, kibirli ve gururlu davranıştır. Kadir Gecesi, Ramazân-ı şerif gibi muazzam ikramlardan yüz çeviren, bunlardan bîgâne kalan gafiller; gafletin yanında bir kibir hâline de bürünmüş olurlar. Nitekim hadîs-i şerifte buyurulur:

“...Cebrâil -aleyhisselâm- bana göründü ve;

«–Ramazân’a erişip de günahları affedilmeyen kimse rahmetten uzak olsun!» dedi.

Ben de;

«–Âmîn!» dedim.” (Bkz. Hâkim, IV, 170/7256; Tirmizî, Deavât, 100/3545)

Ramazân-ı şerif, her şeyden önce oruç mevsimidir. Orucun farz olduğu aydır.

12 Şubat 1984’te Hakk’a irtihâl eden Mahmud Sâmi RAMAZANOĞLU Hazretleri; her türlü riyâzat içinde, açlık ve oruç üzerinde çok dururlardı.

Eserlerinde oruç ve açlığın mânevî faydaları üzerinde mühim noktalar mevcuttur:

“Oruçla; beden süzülür, nefsin mecâli kırılır, kalp daha feyizli çalışır, zikir ve nur sadra daha çabuk yayılır.

Açlıkla; nefis, zikri daha kolay kabul eder. Az yemek ve oruç tutmak, fakirlerin hâllerine alıştırır. Kalbin merhametli olmasını temin eder.”

  1. Sâmi Efendi Hazretleri tavsiyelerine şöyle devam eder:

“Çok yemek gaflet verir, rehâvet ve ağırlık basar. Mide kaynayınca kalp de çalışmaz, sıkıntı çeker.

Yûsuf -aleyhisselâm- bilirsiniz ki, Mısır’a köle olarak götürüldü, sonra melik oldu, melik olunca bütün hazineler elinde ve emrindeydi. Fakat; «Fakirlerin hâlini unutmayayım.» diye hiçbir gün karnını tam doyurmadı.”

Yukarıdaki hadîs-i şerifte; Peygamber Efendimiz, Ramazân-ı şerîfi; «Şehru’l-Muvâsât» olarak tarif ediyor.

Yani fakirlerin hâliyle hâllenme, onların hâl ve hatırlarını sorarak tesellî etme, ihtiyaçlarını giderme zamanı...

Şu kıssa da Ramazan’daki diğergâmlık husûsunda çok mânidardır:

DÜN ve BUGÜN MUTFAKLAR

Sultan III. Mustafa, bir Ramazan’da Şeyhülislâm Mehmed Emin Efendi’nin konağına iftara gitmişti. Söz esnasında Padişah;

“–Mehmed Emin Efendi; arada size gelmek isterim, fakat konağınız pek uzak yerde!” dedi.

Mehmed Emin Efendi de, nezâket ve tevâzu içinde üstü kapalı bir îzahta bulundu:

“–Sultanım! Sayenizde yakın yerlerde bir ev tedâriki mümkündür, lâkin gördüğünüz gibi şu civar hânelerin hiçbirinde mutfak yoktur.

Bu ince açıklama; hayli kapalı olduğundan dolayı, Padişah şaşkınlıkla sordu:

“–Acayip, bu evlerde yemek pişirmezler mi?”

Bunun üzerine Mehmed Emin Efendi; mahcubiyet ve mahviyet içinde Sultan’a, gönül dünyasının hassâsiyetini yansıtan şu cevabı verdi:

“–Sultanım! Cümlesinin sabah ve akşam yemekleri, zarûreten âcizâne fakirhâneden gider. Onun için buradan ayrılmak istemem.” (Süheyl ÜNVER, Bir Ramazan Bin Bir İstanbul, s. 64)

Bir o günkü mutfak telâkkîsini düşünelim, bir de bugünkü motosikletlerle evlere yemek servisi yapılmasını tefekkür edelim.

Yani dün çevresine bile yemek tevzî eden insandan; bugün kendi evinde yemek pişirmeye üşenen, erinen ve dışarıdan yiyen insana...

Şunu iyi bilmelidir ki, yemeğin;

  • Bir maddî keyfiyeti vardır; bedene gıdâ olması, kuvvet vermesidir.

  • Bir de mânevî keyfiyeti vardır.

Eğer yemek; besmele ile sâlihlerin gönül ölçüleri içinde pişirilirse, gönle zindelik verir.

Tam tersine eğer yemek; gafillerin eliyle, besmelesiz şekilde pişerse, ibâdetlere karşı kalbe hantallık verir.

Kıssadan hisse çıkarılacak bir husus da şudur:

Şeyhülislâmlık, Osmanlı devlet protokolünde çok yüksek bir makamdır. Bu yüksek makamın sahibi, fukarâ ile aynı mahallede yaşamaktadır. Padişahın; kendisine yakın, eşrafa mahsus bir yerde oturma teklifini ise; bu çevreden ayrılmamak için reddetmektedir.

Sâdî-i Şîrâzî der ki:

“Allah dostları, kimsenin uğramadığı dükkânlardan alışveriş yaparlar.”

Kimsenin uğramadığı, alışveriş yapmadığı dükkânlar neresidir? Gariplerin, kimsesizlerin, yalnızların yanıdır; mâtemlerin ve sessiz feryatların civarıdır. Onların yanı; kulu Allâh’a yaklaştıran mekânlardır.

Allah dostları; yalnızların yanı başında, mâtemlerin civarında bulunarak, kimsesizlerin kimsesi olurlar. Garipleri ziyaret eder, iffetinden dolayı çekinip ihtiyacını arz edemeyen muhtaçları sîmâlarından tanırlar. Yine onlarda Hâlık’ın şefkat ve merhamet nazarıyla mahlûkāta bakış hassâsiyeti zirveleştiği için; umum halkın ekseriyetle gafil olup farkına varamadığı nice büyük ecir kapılarını, yani sevap kazanma fırsatlarını görürler.

Bu itibarla;

İmkân sahiplerince Ramazan’da verilen iftarların; sadece eşrafa verilmesi, fakir ve muhtaçların unutulması da doğru değildir. İftarlarda; ağzı duâlı mahrumları, bilhassa unutmamak lâzımdır.

Husûsen Ramazân-ı şerifler, bu gayret ve fedâkârlıklarla tezyîn edilmelidir.

Yine hadîs-i şerifte buyurulduğu üzere, herkes kendi imkânları nisbetinde bu vazifeyi gerçekleştirmelidir. Bir yudum süt ikrâm edebilecek olan da bu yarışta yer alır. Fakat geniş imkânları olanların, kendi rızıkları nisbetinde infaklarda bulunmaları gerekir.

Ramazanoğlu Mahmud Sâmi Hazretleri; hukuk tahsili yapmış olmalarına rağmen, bir kul hakkına girmek korku ve endişesiyle, bu meslekle iştigal etmeyip, Tahtakale’de bir işyerinin muhasebe defterini tutmayı tercih etmişlerdi.

Hazret, işe gitmek için vapurla Karaköy’e geçerdi. Karaköy’den Tahtakale’ye kadar ise; dolmuşa binmek yerine, bu ihtiyacından fedâkârlık yaparak yürüyerek gider, o dolmuş parasını da infâk ederdi. Büyüklerin bu yüksek ahlâk ve hâlleri bizler için ne güzel bir nümûnedir.

Ecdâdımızın Ramazân-ı şerifte;

  • Evlerinin kapılarını her akşam açık tutarak verdikleri iftarları,

  • Bakkallardaki veresiye defterlerinden borç sildirmeleri,

  • Terâvihlerde şerbetler ikrâm etmeleri,

  • Evlâtları oruca alıştırmak için, onlara tekne oruçları tutturmaları,

  • Orucu sevdirmek için, tuttukları oruçları satın almaları, yani onları hediyelerle taltif etmeleri gibi çok güzel âdetleri vardır.

İBÂDETLERİN SEVİYESİ

Bu mübârek ayda, namaz ibâdetimizin de seviyesini yükseltme gayretinde olmamız îcâb eder.

Farz namazlarımızı; her zamanda olduğu gibi Ramazân-ı şeriflerde bilhassa cemaatle kılmaya azim ve sebat göstermemiz lâzımdır.

Terâvihleri huşû ve huzur içinde, tâdîl-i erkâna riâyet içinde edâ etmemiz elzemdir.

Bilhassa seherlerde, teheccüdlerde; Cenâb-ı Hakk’a secde edip yaklaşma iştiyâkımızı zinde tutmamız zarûrîdir.

BANA YARDIM ET!..

Rebîa bin Kâ‘b (Ebû Firâs) -radıyallâhu anh- adlı bir sahâbî anlatır:

“Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yakınında geceler, ona abdest suyunu getirir ve diğer ihtiyaçlarını görürdüm. Bir gün Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bana;

«–İste! (Vereyim.)» buyurdu.

Ben de;

«–Cennette Sen’inle beraber olmayı isterim.» dedim.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

«–Başka bir şey istesen olmaz mı?» buyurdu.

Bu sefer ben;

«–Dileğim ancak budur!» dedim.

Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

«–Öyleyse çokça secde ederek, kendin için bana yardımcı ol!» buyurdu.” (Müslim, Salât, 226; Ahmed, III, 500)

Peygamber Efendimiz’in; “Başka bir şey istesen olmaz mı?” şeklindeki ifadesi ve ardından bu sahâbîye çokça secde etmesini tavsiye etmesi, âhirette Efendimiz’le beraber olmanın kolay olmadığını, çok yüksek bir gaye olduğunu, bu muazzam hedef için çok sa‘y ü gayret gerektiğini bize bildirir.

Demek ki;

Ramazân-ı şerif ikliminde kıldığımız namazlar ayrı bir derinlik içinde olmalı. Mü’minûn Sûresi’nin ilk iki âyetinde buyurulduğu üzere;

“Namazda huşûa erenler / kalp ve beden âhengi içinde namazlarını edâ edebilenler kurtuldu!” sırrına erişmeli.

Kıldığımız terâvihler; alelacele, yasak savar bir tarzda değil, kulluğa yakışır şekilde îfâ edilmeli.

Seherlerde, teheccüdlerin mânevî lezzetine vâsıl olmanın gayreti sergilenmeli...

Bütün ibâdetler, âdâbına riâyet edilerek îfâ edilince, kendisinden beklenen tesir ve ecir hâsıl olur. Mahmud Sâmi Efendi Hazretleri ne güzel buyurur:

“İnsanın bir şeyi sadece diliyle söylemesi, kalp huzuru olmadan oruç tutması, duâ etmesi ruhsuz kalıba benzer. Duvardaki resim gibidir. Ancak huzûr-ı kalple yapılırsa bir fâidesi vardır.” (Hz. Yûsuf, 19)

Yine Mahmud Sâmi Hazretleri ibâdeti şöyle tarif eder:

“İbâdet: Cenâb-ı Hakk’ı tâzim sûretiyle, niyete bağlı olarak ve emredildiği şekilde yapılan tâattir.

  • Gafletsiz namaz,

  • Gıybetsiz oruç,

  • Başa kakmasız sadaka,

  • Riyâsız hac,

  • Süm‘asız gazâ ve cihad,

  • Eziyetsiz âzad,

  • Usanmasız zikir... «İbâdât» kısmına girer ki; Allâh’ı tâzim, hâlis niyet ve emredildiği şekilde yapmak şarttır.”

KUR’ÂN İLE

Bu mübârek mevsime kıymetini veren, Kur’ân-ı Kerim’dir. Kur’ân bu şerefli ayda nâzil olmaya başlamış, yine Cebrâil -aleyhisselâm- ile Peygamberimiz bu ayda, Kur’ân-ı Kerîm’i mukabele etmişlerdir.

Selef-i sâlihîn, bu ayda Kur’ân tilâvetine büyük ehemmiyet vermişlerdir.

Kur’ân-ı Kerîm’i okuyabilmek, husûsî bir eğitim îcâb ettirir. Tecvid ve harflerin mahreçlerinden telâffuzu için, erken yaştan itibaren îtinâlı bir tâlim lâzımdır.

Ramazân-ı şerîfi, evlâtlarımızın Kur’ân eğitim seviyelerini görmek ve yükseltmek için de bir fırsat ve ganîmet bilelim.

Kıymetli vakitleri, ekran iptilâsından kurtarıp; aile sohbetlerine, birlikte duâ ve ibâdetlere, kıymetli ve mâneviyatlı ziyaretlere sarf edelim.

Bunları yaparken de sevgi ve heyecan içinde gerçekleştirmeyi ihmâl etmeyelim. Tıpkı İmam Mâlik’in babası gibi:

İmam Mâlik Hazretleri der ki:

“Ben her hadis ezberlediğimde, babam bana bir hediye verirdi. Öyle bir zaman geldi ki; babam hediye vermese bile, hadis ezberlemek bende tarifsiz bir lezzet hâline geldi.”

Bir mezhep imamı, bu sevdirici gayretlerle yetişti...

Sâliha bir annenin misâlini de bir başka mezhep imamı Ahmed bin Hanbel -rahmetullâhi aleyh- şöyle anlatır:

“On yaşımdayken Kur’ân-ı Kerîm’i ezberlemiştim. Sabah namazından önce annem beni kaldırır, soğuk Bağdat günlerinde abdest suyumu ısıtırdı. Sonra elbiselerimi giydirirdi. Evimiz uzak ve yol karanlık olduğu için, kendisi de başörtüsünü takıp tesettüre bürünerek benimle birlikte camiye kadar gelirdi.” (Ali el-Karnî, Durûs, XXVI, 4, XLIII, 21)

Bütün bu gayretler, ibâdetler, fedâkârlıklar bizi Kadir Gecesi’ni ihyâ etmeye nâil eylesin inşâallah.

Rabbimiz; bizleri, Ramazân-ı şerif gibi ilâhî ikram ve lütufların kıymetini bilenlerden, onları af ve mağfirete kavuşma vesilesi eyleyebilenlerden kılsın.

Oruçlarımızı açarken yaşadığımız sevinci, onun sevâbına nâil olduğumuz zaman da yaşayabilmemizi nasip ve müyesser eylesin.

Âmîn!..