Kibrin Zavallılığı
Kıssalardan Hisseler
Yüzakı Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Nisan, Sayı: 254
BİR SİNEĞİN GÖZÜNDEN
Hazret-i Mevlânâ ince hakikatleri birbirinden güzel temsiller ile ne güzel anlatır:
“Bir sinek; küçük bir su birikintisi üzerindeki saman çöpünün üstüne konduğunda, kendisine büyük bir mevki biçerek kaptanlık hevesine düşer.
Der ki:
«–Denizi de, gemiyi de en iyi ben bilirim!.. Çünkü ben şu an, koca bir deryâ üzerinde, sağlam bir gemide, işinin ehli, doğru düşünen ve yerinde karar veren bir kaptanım!»”
Küçücük sineğin bu zavallı hâli, aslında gurur ve kibre kapılan her insanın manzarasıdır. İlim ve imkânlarına güvenerek, gurur ve kibir şaşkınlığı içinde Cenâb-ı Hak’tan uzaklaşanların gafleti bundan da beterdir. Hazret-i Mevlânâ, o gafillere şöyle seslenir:
“Ey küçücük hacmini bir sinek gözüyle seyreden (kendinde azamet vehmeden) kişi!
Azrâil; altındaki saman çöpünü çektiği zaman, hâlinin nice olacağını hiç düşünmez misin?..”
İnsan da uçsuz bucaksız kâinatta, milyarlarca galaksiden biri olan Samanyolu içinde, toz kadar bir hacim bile ifade etmeyen dünyada yaşayan trilyonlarca canlıdan biridir. Onun elde ettiği bir miktar dünyalıkla, öğrendiği bir miktar ilimle, tırmandığı birkaç basamaklık makamla, gurur ve kibre kapılması ne hazin bir zavallılıktır.
Kaldı ki; bu elde ettiklerini de, yine kendi güç ve kuvvetiyle değil, Cenâb-ı Hakk’ın lutfuyla ve izin vermesiyle elde etmiştir.
Cenâb-ı Hakk’ın azameti, bizim küçük akıllarımıza sığmaz. Ziya Paşa’nın dediği gibi:
İdrâk-i meâlî bu küçük akla gerekmez,
Zîrâ bu terâzî bu kadar sıkleti çekmez.
Lâkin o azameti iliklerimize kadar hissetmek için şu âyeti bir tefekkür edelim:
“(Düşün o) günü ki, yazılı kâğıtların tomarını dürer gibi göğü toplayıp düreriz...” (el-Enbiyâ, 104)
Bizim, yıldızlarını saymaktan âciz düştüğümüz semâları, Cenâb-ı Hak; bir kâğıt tomarını dürercesine dürebilecek, sonsuz azamet ve kudrete sahip...
O tomarda bir nokta bile etmeyen insan, neyine güvenir de kibre kapılabilir?
İnsan; bedenî gücünün zayıflığını ve ömrünün fânîliğini pekâlâ bilir. Lâkin onu bilhassa son asırlarda en çok şımartan husus, sözde sahip olduğu ilim ve fen yani müsbet ilimlerdir. İnsan, Cenâb-ı Hakk’ın lutfettiği ve izin verdiği ilmî birikimle; tıpta, astronomide, atom enerjisinde birtakım merhaleler katetmiştir. Fakat onlar da sonsuz ilim ve sonsuz kudret karşısında yine bir hiçtir. Nitekim Korona salgını zamanında, bütün o bilim; uzun süre büyük bir acziyet içinde kaldı.
Cenâb-ı Hak buyurur:
“...Size pek az ilim verilmiştir.” (el-İsrâ, 85)
“Hızır -aleyhisselâm-’ın, Musa -aleyhisselâm-’a acâip, garâip ve hikmeti meçhul hâdiseler gösterdiği seyahat esnasında; bir serçe gelerek, bindikleri geminin kenarına kondu. Sonra denizden gagasıyla su aldı. Hızır -aleyhisselâm-, bu manzarayı Musa -aleyhisselâm-’a göstererek şu teşbihte bulundu:
«–Allâh’ın ilmi yanında; senin, benim ve bütün mahlûkatın ilmi, şu kuşun denizden gagasıyla aldığı su kadardır.»” (Buhârî, Tefsîr, 18/4)
Gafil insan, sahip olduklarını kendisine mâl edip şımarır, nasîb olmayan nimetler için ise, kadere sitem eder. Hâlbuki verilmesi de verilmemesi de birer imtihandır. Fecr Sûresi’nde Cenâb-ı Hak, bu hakikati şöyle ifade eder:
“İnsan, Rabbi kendisini imtihan edip de ikramda bulunduğunda ve bol nimet verdiğinde (sevinir ve);
«–Rabbim bana ikrâm etti! (Beni değerli kıldı!)» der.
Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise (üzülür);
«–Rabbim beni önemsemedi!» der.” (el-Fecr, 15-16)
Tevbe Sûresi’nde de canların ve malların birer âhiret sermâyesi olduğu şöyle bildirilir:
“Allah, mü’minlerden mallarını ve canlarını kendilerine verilecek cennet karşılığında satın almıştır...” (et-Tevbe, 111)
PEK AZ İLİM!..
Filibeli Ahmed Hilmi’nin A‘mâk-ı Hayâl adlı eserinde; beşer aklının kifâyetsizliğine ve ilminin azlığına dair, Mevlânâ’nın sinek hikâyesine benzer bir hikâye anlatılır.
Hulâsaten nakledelim:
Kitabın kahramanı olan Râcî, uzun bir müddet görüşemediği Aynalı Baba’yı ziyarete gider. Aynalı Baba; kısa bir hasbihâlden sonra, ona mûtâdı olduğu üzere bir kahve ikrâm eder ve ney üfler. Râcî bu neyi dinlerken, yine hayal âleminin derinliklerine dalıp gider ve bir rüya görür.
Rüyasında kendisi güya karınca beylerinden birinin şehzâdesiymiş. Sarayda husûsî muallimlerle yetiştirilmekte iken; bir gün kendisine coğrafya dersi veren karınca hoca, bey babasından izin alarak onu tatbîkî (uygulamalı) bir coğrafya dersi için araziye çıkarır. Günlük güneşlik bir hava vardır. Muallim efendi;
“–Şurada şu dağ var, burada bu nehir var...” diye îzahatta bulunurken; ânîden gök gürler ve şiddetli bir sağanak seli, karıncaları önüne katıp sürüklemeye başlar.
Rüya îcâbı hem insan, hem de karınca idrâkine sahip olan Râcî; o anda insan nazarıyla neler olduğuna bakınca görür ki, karıncaların gök gürlemesi zannettiği şey, yakınlarında yem yiyen iki yorgun beygirin kişnemeleri, sağanak yağmur ise, onların anlaşmışlar gibi aynı anda yaptıkları idrardan başka bir şey değildir!..
Bu felâketten kurtulabilen karıncalar, hocalarıyla mektebe dönerler. Herkes böyle günlük güneşlik bir havada bu hâdisenin nasıl vâkî olduğunu îzah sadedinde, karınca idrâkiyle gayet ilmî ve mantıkî îzahlarda bulunur. Fakat bunların hiçbirinin hakikatle alâkası yoktur.
Râcî; insan nazarıyla da bakabildiği için daha geniş bir ufuktan görmüş olduklarını anlatsa, kimsenin inanmayacağını bilir. Bu sebeple; hakikatle alâkası olmayan bu sözleri sabırla dinlerken, bir anda yorgun beygirlerin hâli gözünün önüne geliverir.
Uzun bir kahkaha ile daldığı hayâl âleminden uyanır. Görür ki Aynalı Baba da gülerek bir şiir mırıldanmaktadır:
Güneş yanar, âlem döner,
Bir gün gelir hepsi söner,
Ey sâhib-i ilm ü hüner,
Bilir misin sebebi kim?..*
İşte aklına ve ilmine mağrur olan insanın zavallı manzarası, hikâyede bilgin (!) karıncaların düştüğü hâl gibidir.
Gafil insan; sadece öğrendikleriyle şımarmakla kalmamış, bir de bilmediği şeyler üzerinde azıcık ilmiyle tahmin ve zanlarda bulunmuş, felsefe adı altında hezeyanlar üretmiştir.
- Darwin’in insanın yaratılışı,
- Freud’un insanın hâlet-i rûhiyesi,
- Marks’ın insan toplumu ve iktisadı üzerinde söyledikleri bu kabildendir.
Mahşer gününde hakikat ortaya çıktığında; filozofların bütün lâkırdılarının, «karınca gözünden anlatılan fırtına» gibi bâtıl, gülünç ve mânâsız olduğu ayan beyan ortaya çıkacaktır. Fakat onlara kapılıp ömrünü hebâ edenler için çok geç olacaktır.
Câfer-i Sâdık Hazretleri, dünyaya râm olanların uğrayacağı hüsrânı şöyle ifade eder:
“Allah Teâlâ, dünyaya şöyle buyurdu:
«–Ey dünya!
- Bana hizmet edene sen de hizmet et!
- Sana hizmet edeni ise (kendi işlerinde) yor ve yıprat!»”
Bütün dünyevî yorgunlukların; son nefeste, zarar ve ziyandan başka hiçbir şey ifade etmeyeceğini Cenâb-ı Hak, şöyle beyan buyurur:
عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ
“Çalışmıştır, boşuna!” )el-Ğâşiye, 3)
KENDİLERİ TEKZİP EDİYOR!
Filozofların ortaya attıkları sözde nazariyelerin ve sistemlerin temelsiz olduğunun en büyük şâhidi, yine kendileridir. Zira her filozof; kendisinden önceki bütün filozofları reddederek, çürüterek kendi fikrini oturtmaya çalışır. Ondan sonra gelen de onun fikrini tekzip ederek işe başlar.
Hâlbuki;
İlâhî hakikatin tercümanı olan peygamberlerin hepsi; birbirini tasdik ederek, bir insicam içinde tebliğde bulunmuşlardır. Hazret-i Âdem’den Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e kadar dînin akāid sahası hiç değişmemiştir. Fıkıh sahasında da; teferruatta ümmetlerin hâl ve ihtiyacına göre farklılıklar olsa da, prensip ve esaslarda bir ittifak vardır.
Filozofların tutarsızlıklarının bir delili de, içtimâî hayat ve tarihtir. Tarihte, bir filozofun peşine düşüp de saâdete ermiş hiçbir fert ve toplum görülmemiştir. Vahyin nûrundan mahrum filozoflar, kendilerini ifsâd ettikleri gibi, kendilerine uyan toplumları da felâkete sürüklemişlerdir.
Toplumlar, kütüphânelerin tozlu raflarında kalmış olan kara kaplı felsefe kitaplarının üzerine abanmış bilgiçlerin boş hayalleri ve hastalıklı fikirleriyle selâmete kavuşamaz.
İnsanlığı hakikî saâdet ve selâmete çıkaracak olan; ancak, peygamberlerin ve onların ardında Kur’ân ve Sünnet kültürüyle yoğrulup tasavvufî hikmetlerle kemâle ermiş olan Hak dostlarının rûhudur.
Yazık ki; bugün İlâhiyat Fakültelerinde İslâm Felsefesi adı altında, Yunan filozoflarının peşine takılan birkaç kişinin görüşleri okutuluyor.
Hâlbuki;
Gerçek hikmet; Kur’ân’da ve Sünnet’tedir. Asla ehl-i küfrün filozoflarının peşinde değil, bilâkis ehl-i İslâm ulemâmızın, İmam Gazâlî gibi iki kanatlı mübârek âlimlerimizin eserlerindedir.
HAK RÂZI DEĞİL!..
Gerek servetle, gerek ilimle, gerek makam-mevki ile şımaran, kibir ve gurura kapılanların sonu; dâimâ fecî bir şekilde kahr-ı ilâhîye uğramak olmuştur.
Zira tevhîdin ortaklığa tahammülü yoktur!..
Kibriyâ, yani hakikî veçhesiyle azamet ve büyüklük; sadece Allâh’a aittir. O’na ortak çıkmaya kalkanı Cenâb-ı Hak kahr u perişan eder.
Bunun sayısız tecellîlerinden misaller verelim:
İblis, benliğinden dolayı Allah Teâlâ ile cidâle kalkıştı.
Âdem -aleyhisselâm-’e hasetle bakıp, onu istihkār etmeye kalktı;
“–Ben ondan üstünüm!” dedi, lânetlendi, kahroldu gitti.
Nemrut ve Firavun, ikisi de sahip oldukları güç ve saltanatın sarhoşu oldular. Tanrılık iddia ettiler. Zulmettiler, hunharca kan döktüler, bebekleri katlettiler.
Nihayetinde; Nemrut bir topal sinekle, Firavun ise kibirle daldığı denizde kahrın pençesine düştü.
Cenâb-ı Hak; kibirli kişilere, helâkin ve kahrın bile azametlisini nasip etmez!.. Nemrut’u bir aslan, bir kaplan parçalamamıştır; o zavallı gafil, topal bir sineğe mağlûp olmuştur. Kahredilirken bile, kibrinin burnu yere sürtülmüştür.
Bu hakikatin bir başka misâli Ebrehe’dir. Fillerle güçlendirilmiş kalabalık ordusuyla, büyük bir kibirle Mekke’ye doğru yola çıktı. Plânına göre önünde hiç kimse duramayacak ve Kâbe’yi yıkacaktı. Böylece herkes onun yaptırdığı kiliseye gelecekti.
Cenâb-ı Hak, bu gurur müptelâsının üzerine küçücük kuşlar gönderdi. Gagaları ve ayaklarıyla attıkları taşlarla o azametli ordu yenmiş ekine döndü. Ebrehe’ye Kâbe’nin civarında ölmek bile nasîb olmadı, ağır yaralı ve perişan bir şekilde memleketine döndü ve orada öldü.
Başta mütedeyyin bir fakirken, ilâhî bir imtihan îcâbı hazinelere gark edilen Kārûn, Hazret-i Musa’ya karşı çıktı, tavır koydu ve büyüklenerek;
“–Bu hazineleri ben kendi ilmimle kazandım.” dedi. O hazinelerin, Rabbinin lutfu ve imtihanı olduğunu unuttu. Güvendiği hazineleriyle birlikte yerin dibine gömüldü.
Bel‘am bin Bâûrâ ise, ilim yolunda dereceler elde etmişti. Rivâyete göre ism-i âzama nâil olmuştu. Yani duâları kabul oluyordu. Fakat o da nâil olduğu mânevî mazhariyetleri kendine izâfe etti, mağrur bir şekilde hevâsına meyletti. Cenâb-ı Hak; bütün o mânevî dereceleri ondan söküp aldı da onu, dilini çıkarıp soluyan bir kelb gibi ahmaklaştırarak helâk etti.
1912 yılında Titanic denilen devâsâ gemi ilk seferine çıkarken;
“–Bu gemiyi hiçbir güç batıramaz.” denildi. Gemi, daha ilk seferinde bir buz dağına çarparak içindekilerle beraber okyanusun derinliklerine gömüldü.
18 Mart 1915’te Fransızların; «eğilmez, bükülmez, inatçı» mânâsına gelen «Inflexible» adlı dev savaş gemisi, Çanakkale’de ağır yaralanıp saf dışı kaldı. Aynı gün, İngilizlerin; «karşı konulmaz, dayanılmaz» mânâsına gelen «Irresistible» adlı dev savaş gemisi de mayına çarparak battı.
Yine Îtilâf Devletleri donanmasının, vaktiyle küfür ordusunun yenilmez bir devi olarak meşhur olan zâlim Câlut’u kastederek «Goliat» adını verdikleri dev savaş gemisi; kendisiyle kıyaslanamayacak kadar küçük ve güçsüz görünen Muâvenet-i Milliye Fırkateyni tarafından 13 Mayıs 1915’te Boğaz’ın serin sularına gömüldü.
1986’da; «Challenger / meydan okuyan» adı verilen uzay mekiği, fırlatıldıktan 73 saniye sonra infilâk etti, bütün mürettebatı öldü.
Velhâsıl mü’min, bir nimete eriştiğinde asla;
“–Ben kendi gücümle kazandım, ben kendi ilim ve kabiliyetimle başardım.” demeyecek.
Dâimâ;
“–Sen’den yâ Rabbî!.. Bütün nimetler Sen’in lutfundur yâ Rabbî!..” hissiyâtı içinde; kula yakışan tevâzu, mahviyet, hiçlik, hamd ve şükür hâlini sergileyecek.
Büyükler, mâneviyat yolunda en başta kibir ve enâniyetin bertaraf edilmesini tavsiye etmişler ve bu gayretin bereketli neticesini de şöyle ifade etmişlerdir:
Sen çıkınca aradan,
Kalır seni Yaradan...
Bedir, çok büyük bir zafer olmuştu. Cenâb-ı Hak; bu büyük zaferin, enâniyete sebebiyet vermemesi için, bütün muvaffakiyetlerin yüce Allâh’a izâfe edilmesi gerektiğini şu âyet-i kerîme ile hatırlattı:
“Onları siz öldürmediniz; Allah öldürdü.
(Ey Habîbim!) Attığın zaman da Sen atmadın; Allah attı...” (el-Enfâl, 17)
ARZ-I HÂL İÇİNDE...
Gurur, kibir ve tefâhur, insana cezbedici bir keyif ve sarhoşluk verir. Ancak sâlih insanlar bu tehlikeli ve çirkin hâlden kendilerini koruyabilmişlerdir.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mekke’nin fethinde şehre âdetâ devesinin üzerinde secde eder bir vaziyette girmiştir. Onun yerinde dünyevî bir kumandan olsa; yirmi senelik bir mücadelenin sonunda, şehre girerken muzaffer bir kumandan edâsıyla, arz-ı endâm içinde zafer işaretleri yaparak girerdi. Fakat O -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Cenâb-ı Hakk’ın sevdiği arz-ı hâli sergilemiş ve gönülleri fethetmiştir. Bu esnada ashâbına da;
اَللّٰهُمَّ لَا عَيْشَ اِلَّا عَيْشُ الْاٰخِرَةِ
“Ey Allâh’ım! Esas hayat, âhiret hayatıdır.” telkininde bulunmuştur. (Buhârî, Rikāk, 1)
Dünyevî saltanatta bir zirve olan Hazret-i Süleyman; karınca beyinin;
“–Onun saltanatı pek büyüktür!” demesi üzerine;
“–Hayır, benim saltanatım geçicidir! Bir kelime-i tevhîdin getireceği saâdet ve saltanat ise ebedîdir!..” demiştir. Veziri Âsaf’ın gösterdiği hârikulâde maharet üzerine de;
“Bu Rabbimin fazlıdır!” diyerek, her başarıyı, her hayrı Rabbe izâfe etme şuurunu göstermiştir.
Preveze zaferinden sonra, düşman donanması Boğaz’a getirilirken bir paşa;
“–Sultanım, dünya böyle bir manzarayı acaba kaç kere seyretti? Sizler ne kadar fahretseniz (övünseniz) azdır!” dedi.
Kanunî’nin cevabı ise şöyle oldu:
“–Paşa! Bize; fahretmek mi, yoksa bu muzafferiyetleri bahşeden yüce Rabbimiz’e hamd ile şükretmek mi düşer?!.”
Kibirden uzak durarak, tevâzuu tebârüz ettiren arz-ı hâl ifadeleri, örfümüzde de yer etmiştir.
İnsanlar;
“–Bu ev sizin mi? Kira mı?” gibi bir suâle bile;
“–Benim!” diye cevap vermekten hayâ eder,
“–Cenâb-ı Hak nasîb etti, emânetçisiyiz.” gibi mütevâzı ve pür edep cevaplar verirlerdi.
Kendisinden bahsetmek durumunda kaldıklarında bu zarif insanlar;
«–Ben» demez, diyemez;
«–Âciz, fakîr, bendeniz...» gibi mahviyetli ifadeler kullanırlardı.
Tekkelerin, dergâhların duvarlarında asılan «Hîç» levhaları da; insana dâimâ hiçliği, tevâzuu ve bu dünyanın fânîlîğini hatırlatırdı.
Âhirzamanın câhiliyyesinde ise, kibir ve gurur yeniden kabardı. Gafil insanlar bir hastalıktan şifâ bulduklarında bile;
“–Hastalığı yendim!” diyorlar.
“–Rabbim şifâ lutfetti.” demiyorlar.
Hele sosyal medyada; gittikleri tatil yerlerinin, yedikleri lüks yiyeceklerin fotoğraflarına varıncaya kadar paylaşmak gibi çirkin hâllere girenler var. Bunlar, eskiden «el âleme nisbet yapmak» olarak görülür ve ancak görgüsüz kişilerin sergileyebileceği çirkin davranışlar olarak ayıplanırdı.
Hâsılı;
Âciz insan, Âlemlerin Rabbi’nin huzûruna varacağını unutmamalıdır... Zira insan nasıl bir hayat yaşarsa, O’na kavuşması da o minvalde olacaktır.
LİKĀULLAH
Bu hakikati anlatan bir kıssayı Vehb bin Münebbih -rahmetullâhi aleyh- şöyle nakleder:
Hükümdarın biri, bir yere gitmeye hazırlanırken; üzerine giymek için sayısız elbise içinden en güzelini ve binmek için de birçok at içinden en gösterişli olanı seçti. Adamlarıyla birlikte büyük bir ihtişam içinde yola çıktı. Atının üzerinde mağrur bir şekilde yol alırken; karşılarına çıkan üstü başı perişan biri, hükümdarın atının yularına yapıştı. Hükümdar hiddetle;
“–Sen de kimsin, benim karşımda kim oluyorsun, çekil önümden!” diye bağırdı.
Adamcağız ise sakince;
“–Sana söyleyeceklerim var! Senin için çok hayâtî bir mesele...” dedi.
Hükümdar, merakla karışık bir hışımla;
“–Söyle bakalım!” deyince, adam;
“–Gizlidir, eğil de kulağına söyleyeyim!” dedi.
Hükümdar eğildi, adam;
“–Ben Azrâil’im, canını almaya geldim!” dedi.
Hükümdar bir anda neye uğradığını şaşırdı, telâşa kapıldı, aman dilemeye başladı:
“–Ne olur biraz müsaade et!..” dedi.
Azrâil -aleyhisselâm- ise;
“–Hayır, sana müsaade yok. Ailene de ulaşamayacaksın!” dedi ve oracıkta hükümdarın canını alıverdi.
Daha sonra yoluna devam eden Azrâil -aleyhisselâm- sâlih bir mü’minle karşılaştı. Ona selâm verdikten sonra;
“–Seninle bir işim var, fakat bunu sana gizli söyleyeceğim.” dedi ve kulağına eğilerek kendisinin Azrâil olduğunu söyledi. Mü’min kul, buna sevindi ve;
“–Hoş geldin, ne zamandır seni bekliyordum...” dedi.
Azrâil -aleyhisselâm-;
“–Öyleyse yapmakta olduğun işi tamamla.” dedi.
Adam;
“–Benim en mühim işim, Allah Teâlâ’ya vuslattır.” dedi.
Bunun üzerine ölüm meleği;
“–Hangi hâl üzere istersen, o hâl üzerinde canını alayım.” dedi.
Adam;
“–Buna imkân var mı?” diye sordu.
Melek;
“–Evet, senin için bununla emrolundum.” dedi.
Adam:
“–Öyleyse abdestimi tazeleyeyim, namaza başlayayım ve başım secdede iken canımı al.” dedi ve öyle de oldu.
En baştaki kıssanın sonunda Mevlânâ Hazretleri’nin söylediği sözü tekrar hatırlayalım:
“Azrâil; altındaki saman çöpünü çektiği zaman, hâlinin nice olacağını hiç düşünmez misin?..”
Yâ Rabbî!.. Bizleri bir an dahî nefsimizle baş başa bırakma, bir göz yumup açacak kadar dahî bizi nefsimize mağrur eyleme!..
Bizleri azamet-i ilâhiyye karşısında; haddini bilen, hiçliğe ulaşan, arz-ı hâl içinde dergâh-ı ilâhîye ilticâ eden kullar zümresine ilhâk eyle!..
Âmîn!..
Dipnot:
* ‘mâk-ı Hayâl, Sebil Yayınevi, s. 113-117; Akçağ Yayınları, s. 123-127.