Îmânın Alâmet-i Fârikası: FEDÂKÂRLIK

Ebedî Fecre

Yüzakı Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Mayıs, Sayı: 255

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- anlatıyor:

“Kendisinden başka ilâh bulunmayan Allâh’a yemin ederim ki; ben bazen açlıktan karnımı yere dayar, bazen de mideme taş bağlardım.

Bir gün sahâbîlerin geçtikleri yol üzerine oturmuştum. Hazret-i Ebûbekir uğradı. «Belki beni doyurur» düşüncesi ile kendisine Allâh’ın kitâbından bir âyet sordum. Cevap verdikten sonra geçip gitti, bir şey yapmadı.

Sonra Hazret-i Ömer geldi. «Belki beni doyurur» düşüncesi ile ona da Allâh’ın kitâbından bir âyet sordum. O da cevap verdikten sonra geçip gitti, bir şey yapmadı.

Daha sonra Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- benim yanımdan geçti ve beni görünce tebessüm etti. Kalbimden geçeni yüzümden anlayarak;

«–Ebû Hüreyre!» dedi. Ben de;

«–Buyurunuz, yâ Rasûlâllah!» dedim. Rasûl-i Ekrem Efendimiz;

«–Beni takip et.» buyurdu ve yoluna devam etti. Ben de peşinden yürüdüm. Hazret-i Peygamber evine girdi. Ben de girmek için izin istedim; izin verilince içeri girdim. Bir kap içinde süt buldu ve;

«–Bu süt nereden geldi?» diye sordu.

«–Falan şahıs onu Siz’e hediye etti.» dediler. Bunun üzerine Allah Rasûlü;

«–Ebû Hüreyre!» diye seslendi. Ben;

«–Buyurunuz, yâ Rasûlâllah!» dedim.

«–Suffe ehline git, onları bana çağır.» buyurdu.

Suffe ehli, İslâm misafirleri idi. Onların ne sığınacak aileleri ne malları ne de bir kimseleri vardı. Hazret-i Peygamber; kendisine bir sadaka geldiğinde onlara gönderir, kendisi ondan hiçbir şey almazdı. Şayet gelen bir hediye ise; onlara da gönderir, kendisi de ondan bir parça alır ve böylece gelen hediyeyi onlarla paylaşırdı.

Allah Rasûlü’nün suffe ehlini davet etmesi hoşuma gitmedi. Kendi kendime; «Bu süt, suffe ehli arasında kime yetecek ki! O sütü içerek kuvvetlenmek, herkesten çok benim hakkım. Oysa onlar geldiğinde Rasûlullah bana emreder, ben de onlara veririm; belki de o sütten bana kalmaz. Fakat Allah ve Rasûlü’nün emrine itaat etmemek de olmaz.» dedim.

Neticede onlara gittim ve kendilerini davet ettim. Onlar bu davete icâbet ederek içeri girmek için izin istediler. Kendilerine izin verildi, onlar da evde yerlerini aldılar. Hazret-i Peygamber;

«–Ebû Hüreyre!» diye seslendi. Ben;

«–Buyurunuz, yâ Rasûlâllah!» dedim.

«–(Sütü) al, onlara ikrâm et!» buyurdu. Ben de süt kabını aldım, sırayla herkese ikrâm etmeye başladım. Verdiğim kişi kanıncaya kadar içiyor, sonra kabı geri veriyor, ben bir başkasına veriyordum, o da kanıncaya kadar içiyor sonra geri veriyordu. En sonunda kabı Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e verdim. Topluluğun hepsi süte kanmışlardı. Rasûlullah kabı alıp elinde tuttu ve bana bakıp tebessüm etti. Sonra;

«–Ebû Hüreyre!» dedi.

«–Buyurunuz, yâ Rasûlâllah!» dedim.

«–Bir ben kaldım, bir de sen.» buyurdu. Ben;

«–Doğru söylediniz, yâ Rasûlâllah!» dedim.

«–Otur da iç!» buyurdular. Ben de oturdum ve içtim. Sonra yine;

«–Otur, iç!» buyurdu. Yine oturdum ve içtim. Rasûl-i Ekrem Efendimiz durmadan;

«–İç, iç!» buyuruyordu. Sonunda ben;

«–Hayır, Sen’i hak peygamber olarak gönderen Allâh’a yemin ederim ki, artık içecek yerim kalmadı.» dedim.

«–Bana ver!» buyurdu. Kabı Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e verdim; Allah Teâlâ’ya hamdetti, besmele çekti ve kalan sütü kendisi içti.” (Buhârî, Rikāk, 17)

İBRET ve HİKMETLER

Bu güzel kıssada, iç içe birçok hakikati görmekteyiz:

  • Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; ashâbının derdiyle dertlendi, hâlini arz etmese dahî muhtacı sîmâsından tanıdı. Onu açlığın ızdırâbından kurtardı.
  • Fahr-i Kâinât Efendimiz bunu yaparken dahî, Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-’a îsârı öğretti. Aç iken bile; bir gıdâ bulduğunda kardeşlerini düşünmesini, onları çağırmasını ve kendisini onlardan sonraya bırakmasını ona uygulamalı olarak öğretti. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise sütten en son kendisi içti. Öğrettiği hakikati kendisi de îfâ etti.
  • O az bir miktar süt, bu îsâr bereketiyle herkese yetti. Sahâbî, içinden geçirdiği itirazın boş olduğunu gördü. Fedâkârlığın lezzetini tattı.
  • Ebû Hüreyre; Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ashâb-ı suffeyi tercih edişinin bir defaya mahsus olmadığını, her zaman kendisine gelen hediye ve ikramları önce onlara verdiğini de bildirmekte...

Hazret-i Âişe’nin de bildirdiği üzere;

Bilhassa Hayber’in fethini müteâkip, Peygamber Efendimiz’e birçok ganîmetler ve hediyeler gelirdi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, kendisine gelen bu hediyeleri ve ganîmetleri muhtaçlara dağıtmadan huzur bulamazdı. Muhtaçları doyurmak, O’na kendi açlığını unuttururdu. O, açları doyurmakla doyardı. Fakirlerin derdine derman olmakla ferahlardı. Hidâyetlere ve takvâya vesile olmakla huzur bulurdu. Ashâbına da bu fedâkârlığı telkin ederdi.

  • Peygamber Efendimiz’in sahâbîsine seslenişleri ve tebessümleri de bu nebevî tâlimin, zarif muhabbet dokusunu inşâ etmektedir. Onun tereddütlerini izâle etmekte ve gönüllü hâle getirmektedir.

Sahâbe-i kiram bu fedâkârlık eğitimini öyle gönülden benimsedi ki; onlardan birine, bir koyun başı hediye edilmişti. O da;

«–Kardeşim falan ve ailesi buna bizden daha fazla muhtaçtır.» düşüncesiyle hediyeyi o kardeşine gönderdi. O da bir başkasına derken hediye bu sûretle tam yedi ev dolaştı ve nihayet yine dönüp ilk sahâbîye geldi. (Hâkim, II, 526)

Hakikaten;

Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, ashâbının fedâkârlıklarından çok memnun olurdu.

Bir gün Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; Bahreyn arazisini ashâbına taksim etmek üzere, önce ensârı davet buyurmuştu. Ensâr kâ‘bına erişilmez bir fedâkârlık ve ferâgat göstererek;

“–Yâ Rasûlâllah! Muhâcir kardeşlerimize bunun bir mislini fazlasıyla taksim buyurmadıkça bize bir şey vermeyiniz!” dediler.

Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

“–Ey Ensâr! Madem ki (mü’min kardeşlerinizi nefsinize tercih ederek) almak istemiyorsunuz; şu hâlde Kevser Havuzu’nda bana kavuşuncaya kadar (dünyanın iptilâlarına) sabrediniz! Çünkü benden sonra, yakında size başkalarının tercih edileceği bir zaman gelecektir.” buyurdu. (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 8)

Bir bu tabloyu tefekkür edelim, bir de zamanımızda öz kardeşlerin mîras kavgası ile birbirlerine küsmelerini...

MÂNEVÎ AÇLIK

O sahâbîler; sadece maddî açlığa değil, ondan daha ehemmiyetli olan mânevî açlığa da çare olmaya koşuyorlardı. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, İslâm’a davet için bir mektup hazırlattığında sorardı:

“–Bu mektubu kim götürür?”

Sahâbî efendilerimizin hepsi;

“–Ben götürürüm yâ Rasûlâllah!” diyerek samimiyetle öne atılırlardı.

Böyle vazifeleri üstlenen sahâbîler;

“–Yâ Rasûlâllah, çölleri nasıl aşacağım? Benim harc-ı râhım ne olacak? Bana yedek hayvanlar verecek misin? Orada bir problem yaşarsam geri dönebilir miyim?” demediler.

Onlar; gittikleri yerlerde, onları zâlim kralların ve keskin kılıçlarıyla emir gözleyen cellâtların beklediğini biliyorlardı. Hakikaten bu elçilerden biri şehîd edilmiştir. Lâkin; Allah Rasûlü’ne olan muhabbetleri onlara öyle bir enerji, öyle bir feyiz ve rûhâniyet aşılıyordu ki, bu zorluklar ve meşakkatler onların gözlerinde küçülüyor, bir hiç oluyordu.

Onlar, Allah ve Rasûlü’nü; canlarından, mallarından, evlâtlarından, anne ve babalarından daha çok seviyorlardı.

Sevginin büyüklüğü, gerektiğinde sevilen uğrunda yapılan fedâkârlık ve girilen risk ile ölçülür.

Medeniyetimizin yanık şairi Fuzûlî yârine candan fedâ oluşunu feryat hâlinde şöyle terennüm eder:

Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı?

Felekler yandı âhımdan murâdım şem‘i yanmaz mı?

Gül-i ruhsârına karşı gözümden kanlı akar su,

Habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı?

Hazret-i İbrahim, Hazret-i İsmail ve Hâcer Vâlidemiz’in kurban hâdisesinde gösterdiği îmânî teslîmiyet de bu fedâkârlık hakikatinin bir ifadesidir.

Biz o hâtırayı, kurban ibâdetimizde yaşatıyoruz. Fakat kurban kesmek değil kurban olmak fedâkârlıktır.

Fedâkârlık iki veçhelidir:

  • Kurban etmek ve
  • Kurban olmak...

Hazret-i İbrahim; evlâdını kurban ederek, ciğerpâresini fedâ ediyor. Hazret-i İsmail de kurban olarak, canını fedâ ediyor.

Hazret-i İbrahim daha evvel; tevhîd için ateşe atılmayı göze alarak, canını da Allâh’a kurban etmişti.

Allah yolunda böyle bir aşkla kurban olan sahâbe-i kiram; esas hayatın âhiret olduğunu, bu cihandaki fedâkârlıkların, âhirette kat kat mükâfatlandırılacağını da çok iyi idrâk etmişti. Bu şevkle;

Bedir’de ve Uhud’da canlarını ortaya koydular. Şehâdet için yarıştılar. Çünkü onlar, Allah Rasûlü’ne can fedâ edeceklerine dair iştiyakla bey‘at ettiler.

Hendek’te açlık ve muazzam endişeler içinde fedâkârâne gayret ettiler.

Hudeybiye’de ağacın altında Peygamber Efendimiz’e;

«‒Biz Sen’in gönlündekine bey‘at ediyoruz.» dediler.

Mûte’ye giden kumandanlar; şehîd olacaklarını bile bile, bayrama gider gibi cepheye koştular.

Onlar, nâil oldukları îman ve Kur’ân nimetinin şükrünü edâ etmek istiyorlardı. Ashâb olma nimetinin, âhirette de devam etmesini; yani cennette de Peygamberimiz’le maiyyeti arzu ediyorlardı.

Bu sebeple bu nimetlerin şükrü için, ufuklara koştular. Semerkant’a, Kayravan’a, Afrika’nın içlerine, dünyanın her yerine şevkle, aşkla İslâm’ı tebliğ ettiler.

Vedâ Haccı’na iştirâk eden 120.000 sahâbîden pek azının kabri Mekke ve Medine’dedir. Onlar Ebû Eyyûb el-Ensârî -radıyallâhu anh-’in İstanbul’a gelip burada şehîd olması gibi, bütün cihâna yayıldılar.

Hulefâ-i râşidîn devrinde birçok sahâbî, İslâm’ı tebliğ için gittikleri beldelerde vebâ hastalığından şehîd oldular.

Bu fedâkârlıkların en zirve misâli ise;

Yermük Harbi’nde şehîd olmak üzere yakıcı çölün harareti altında can çekişirken; dudaklarına uzatılan bir yudum suyu, bir başka kardeşine gönderen üç şehîdin sergilediği müstesnâ îsârdır.

Dünya tarihinde böyle bir fazîletin emsâli görülmemiştir!

Dünyevî hiçbir meşakkat, güçlük ve zorluk, ashâbın azmini kıramadı. Çünkü onların tezkiye olmuş gönüllerinde; mânevî lezzetler, maddî ve nefsânî arzuların yerini almıştı. Dünyevî kaygı ve korkular, büyük uhrevî endişelerin yanında sönük ve basit hâle gelmişti.

Hazret-i Mevlânâ’nın ifade ettiği şu hakikati yaşıyorlardı:

“İlâhî takdir gereği; sana belâlar, kahırlar gelince, bu kahırlarda gizli lütuflar olduğunu düşün de üzülme. Bu kahırlar yüzünden; dünya sevgisini, zevk duyduğun her şeyi (yani süflî arzularını) Allah yolunda fedâ edersin. Başına gelen kahırdan sonra; O’nun lutfunu görürsün ve içine girdiğin merhamet ırmağında, günahlardan, mânevî kirlerden temizlenerek ilâhî lütuflara kavuşursun.

(Zira Cenâb-ı Hak;

فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًاۙ ۝٥ اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًاۜ ۝٦

«Elbette zorlukla birlikte bir kolaylık vardır, gerçekten zorluğun yanında bir kolaylık daha vardır.» buyurmuştur. Sen de zorlukları hoş gör ki, arkadan gelen ferahlığı elde edebilesin.)”

FEDÂKÂR NESİLLER

İslâm tarihi boyunca da, sahâbe-i kirâmı örnek alan fert ve toplumlar, aynı heyecan ve huzuru yaşadılar.

Bilhassa tasavvuf ehli...

Meşhur sûfî aleyhtarı Gulam Halil, bütün sûfîlere karşı hasmâne bir tutum sergilemekteydi. Ebu’l-Hüseyin en-Nûrî’nin de aralarında bulunduğu bir grup sûfîyi tutuklatıp hilâfet merkezine sevk etti. Dönemin Abbâsî halîfesi tarafından çıkarılan bir fermanla îdamlarına karar verildi.

Cellât; dervişlerden birinin boynunu vuracağı anda Ebu’l-Hüseyin en-Nûrî Hazretleri, neşeli ve gönüllü olarak öne atıldı. Halk bu harekete taaccüp etti. Cellât;

“–Ey civanmert! Sen öne atılıyorsun ama, bu kılıç o kadar rağbet edilecek bir şey değildir. Henüz sana sıra gelmedi, neden acele ediyorsun?” dedi.

Ebu’l-Hüseyin;

“–Benim yolum îsâr yoludur. En aziz ve değerli şey, hayattır. Şu birkaç nefes alacak vakti, kardeşlerimin biraz daha fazla yaşamaları için fedâ etmek istiyorum. Zira dünyadaki bir nefes alacak kadar vakit, bizim için âhiretteki bin yıldan daha sevimli ve daha değerlidir. Çünkü burası hizmet yeridir, orası ise kurbet ve Allâh’a yakın olma mahallidir. Kurbet de hizmetle elde edilir. Buna rağmen şu birkaç nefesimi de dostlarıma fedâ ediyorum.” dedi. (Hucvirî, Keşfü’l-Mahcûb, trc. S. ULUDAĞ, İstanbul 1996, s. 302)

Osmanlı’nın ilk üç asrı da sahâbe devrine benzer bir feyiz ve rûhâniyet devriydi.

Orhan Gazi, oğlu Murad Han’a şöyle vasiyet etti:

“Osmanlı’ya iki kıt‘a üzerinde hükmetmek yetmez! Zira i‘lâ-yı kelimetullah (Allâh’ın dînini yüceltmek) azmi iki kıt‘aya sığmayacak kadar büyük bir dâvâdır!”

Bu vasiyete gönül veren Birinci Murad Han; Bursa’nın o yemyeşil muhteşem güzellikleri içinde istirahat etmek yerine, kilometrelerce öteye sefer etti, Kosova’ya gitti.

Kosova meydanında iki ordu karşılaşınca;

“–Yâ Rabbî! Bugün bir bayram olsun, o bayramın kurbanı da ben olayım.” niyâzında bulundu.

Ordunun sağ cenâhına Şehzâde Yıldırım Bâyezîd, sol cenâhına da Şehzâde Yâkup Çelebi kumanda ediyordu. Baba ve oğulları, tek bir kalp ve tek bir nefes hâline gelmişlerdi. Aile boyu bir fedâkârlık sergiliyorlardı. O gün muazzam bir zafer elde edildi, bu fethi gören Murad Han da niyâz ettiği şehâdete kavuştu. O zaferin aziz bir kurbanı oldu.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in;

“İstanbul elbette fetholunacaktır; onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir!” (Ahmed, IV, 335; Hâkim, IV, 468/8300) müjdesine gönül veren Fatih’in yiğit askerleri, İstanbul surlarına tırmanırken;

«‒Bugün şehidlik sırası bende!» diye iştiyakla, kurban olmaya atılıyorlardı. Bu fedâkârlık ve kahramanlığın neticesinde surlara fetih bayrağını diktiler. Öyle fedâkârlıklar ki, Allâh’ın verdiği firâsetle karadan gemiler yürütüldü. Aşılmaz denen surlar aşıldı.

Fatih Sultan Mehmed Han; böyle muazzam bir müjdeye mazhar olduğu hâlde, enâniyete kapılmadı, durup dinlenmedi. İstanbul’un fethinden 10 sene sonra Bosna’yı fethetti. Orada halka zulmeden zâlimleri bertaraf etti. Anadolu’dan İslâm’ı yaşayan ahâlîyi buraya iskân ederek, en güzel şekilde hâl ile tebliği tatbik etti. Boşnaklar kâmilen müslüman oldular.

Fatih bununla da yetinmedi; bu sefer İşkodra’ya, Arnavutluk’a yöneldi. Orayı da fethederek Arnavutların yüzde doksanının müslüman olmasına vesile oldu.

Fatih, Trabzon’u da fethetmişti. O zorlu seferde; küçük bir kale için neden bu kadar zahmete tahammül ettiğini soran, Uzun Hasan’ın annesi Sârâ Hatun’a söylediği şu sözler, Allah yolunda fedâkârlıkların kıymetini ne güzel ifade eder:

“Sen zannetme ki; çektiğimiz bunca zahmet, kuru bir toprak parçası içindir. Bilesin ki bütün gayretimiz Allâh’ın dînine hizmettir. İnsanları hidâyete kavuşturmaktır. Yarın huzûr-i ilâhîde, yüzümüz kara olmasın diyedir. Elimizde İslâm’ı tebliğ ve tâzîz imkânları varken; birtakım zahmetlere katlanmayıp ten rahatlığını tercih edersek, bize gāzî denilmesi revâ mıdır? Ehl-i küfre İslâm’ı götürmezsek, onların azgınlıklarına mânî olmazsak; huzûr-i ilâhîye hangi yüzle çıkarız?!.”

Fatih Sultan Mehmed Han; vazifesini, emrinin hilâfına yapan hıristiyan mimarın kolunu kestirmişti. Bu mimar, sultanı dâvâ etti.

Kadı Hızır Bey, mahkemede padişahı ayakta muhakeme etti ve aleyhine hükmetti. Fatih kararı sükûnetle karşılayarak;

“–Hüküm, şer‘-i şerîfindir!” dedi.

Hıristiyan mimar, bu ulvî adâlet sahnesinden fevkalâde duygulanarak gözyaşları içinde söz aldı:

“–Hakkımdan vazgeçiyor, diyet kabul ediyorum!..” dedi. Fatih nice fütühâtı yanında, cihâna bu eşsiz adâlet tevzîi ile de bir başka fetih gerçekleştirmiştir. Aslında Fatih’in şahsında, Akşemseddin Hazretleri’nin verdiği terbiyeyi görmekteyiz.

Yine Fatih Han; nesillerin yetişmesi için, medreselere büyük ehemmiyet veriyor, yüzlerce talebeye sarf edilen büyük meblâğları fazla bulmuyor, içlerinden birkaç kişinin yetişmesini buna değer görüyordu. Bu da insan yetiştirmek için sarf edilen fedâkârlıklara misal...

Fetih müjdesine eren İstanbul halkı da; sabahleyin dükkânına gelen ikinci müşteriye;

“–Ben siftah ettim. Komşum henüz siftah etmedi. İhtiyacınızı ondan alın.” diyordu. Fedâkârlığın bir başka veçhesi, bir başka eşsiz tablosu!.. Âdetâ, imkânlarını muhâcir kardeşleriyle paylaşan ensârın hâlinden bir in‘ikâs...

Sultanında da sıradan halkında da İslâm’ın güler yüzünü temâşâ ediyoruz. İslâm şahsiyetinin sergilendiğini görüyoruz.

Bugün ise dünya, demirin ve makinenin tasallutu altında... Teknik ilerleyince insanı saâdete götüreceği yerde, felâketlere ve sefâletlere götürmekte... Zulüm her yerde... Vicdanlar kurudu. İnsanlık, o adâlete, o fazîletlere muhtaç!..

Fatih’in torunu Yavuz Sultan Selim Han ise, şarkta birliği sağladığı muazzam bir sefer gerçekleştirdi. Geçilmez Sînâ Çölü’nü aşıp Mısır’ı zaptetti. Tükenmek bilmeyen bir cihâd aşkıyla dile getirdiği şu sözler, aynı zamanda o cihangir sultanın gönül ufkunu ne güzel sergilemektedir:

“Gönül ister ki, Afrika’nın kuzeyinden Endülüs’e çıkayım ve sonra Balkanlar üzerinden tekrar İstanbul’a döneyim!..”

Kanunî Sultan Süleyman, zaferlerle dolu saltanatının sonunda 71 yaşında Zigetvar Seferi’ne çıktı. Vezir-i Âzam’ı Sokullu’nun, kendisine ihtiyarlığından dolayı zahmet çekmeyip İstanbul’da kalmasını telkin etmesi üzerine;

“–Sarayda kalıp, baş yastıkta ölürsem; yarın rûz-i mahşerde fâtih cedlerimin huzûruna nasıl çıkabilirim?!.” dedi ve bu seferde harp meydanında vefât etti.

YA BUGÜN?

Ashâb-ı kiramdaki o fedâkârlık rûhu kaybedildikçe, Lâle Devirlerinde ruh plânından ten plânına, rûhânî zevklerden nefsânî keyiflere dönüldükçe; müslümanların izzeti de zayıfladı. Bugün müslümanlar; dünyanın her yerinde, mazlum ve mağdur vaziyette...

Dün başka milletleri İslâm ile buluşturmak için can pahasına gayret eden ecdâdın evlâtları, bugün kendi nesillerini batının kültür emperyalizminden koruyacak fedâkârlıkları sergilemekten âciz!..

İbn-i Haldun’un da ifade ettiği gibi:

“Geçmiş hâdiseler, gelecek olanlara; suyun suya benzemesinden daha çok benzer.”

Bugün dünya tekrar bir câhiliyye devrine döndü:

  • Âhiret unutturuluyor.
  • İnsanlık nefsânî arzularının peşinde, hesap vermeyeceği bir keyif hayatı yaşamak istiyor.
  • İffet sıfırın altında... Ahlâksızlık ve cinsî sapkınlıklara revaç veriliyor. Aile tahrip ediliyor.
  • İnsanlık; sadece maddiyat, cismânî keyifler ve eğlence peşinde... İhtiraslar arttı.
  • Fedâkârlıklar, fazîletler ve ferâgatler yerine, ferdiyet adı altında egoizm palazlandırılıyor.
  • İnsan fıtratı tağyir ediliyor. Gafletin pençesine düşmüş kadınlar anne olmayı, erkekler aile kurmayı yük olarak görür oldu. Anne-babalar zaten yalnızlığa terk edildi.
  • Psikoloji adı altında nefsânî duygular himâye ediliyor. Nefsi terbiye ve tezkiye edecek her şey dışlanıyor, hayattan uzaklaştırılıyor.

Hâlbuki;

İnsanın vicdanı, ruh ve gönül dünyası; bu insafsız gidişattan rahatsız olmakta. Ten rahata erdikçe, psikolojik rahatsızlıklar zirveye çıktı. İntiharlar çoğaldı. Alkol, kumar ve uyuşturucuda yani sefâlette saâdet arama hastalığı tırmanışa geçti. Fakat çare diye, yine yanlış adresler gösteriliyor. Nefsi terbiye etmek yerine; onu dinlemek, beyhûde bir şekilde onu doyurmaya çalışmak, bencilliği beslemek çare zannediliyor.

İncir çekirdeğini doldurmayacak dünyevî sebeplerle insanlar depresyona giriyor, kaygı bozukluğu, vesvese vb. rahatsızlıklara teslim oluyor.

Hâlbuki;

Bütün bu mânevî çöküşün devâsı, fedâkârlıktır.

İnsan; ancak yüce bir ideal uğrunda fedâkârlık ettikçe, ferahlığa ve huzura erer.

Bugün bizler de ashâb-ı kirâmın heyecanıyla hizmet edebilirsek, bize ne mutlu!..

Seherlerde, secdelerde Rabbimiz’e yaklaşabilirsek; gönülden infaklarımızla, güler yüzlü hizmetlerimizle gerçek İslâm kardeşliğini yaşayabilirsek; inşâallah iki cihan saâdetine nâil oluruz.

Cenâb-ı Hak; zor zamanlarda dînine yardım edenlerin, fedâkârâne bir şekilde gayret edenlerin gayretlerini, karşılığını kat kat ecirlerle ödemek üzere karz-ı hasen / güzel bir borç olarak kabul ediyor.

Zor zamanlarda ve sıkıntılı bölgelerde çalışanlara nasıl bir mahrumiyet zammı verilirse; Rabbimiz de, bu âhirzaman zorluklarına karşı fedâkârca gayret edenlere, bol bol ecirle mükâfat va‘dediyor.

Hadîs-i şeriflerde; unutulmaya yüz tutmuş bir emri, bir tâlimâtı devam ettirerek yaşatanlara dair müjdeler vardır:

“Kim benim sünnetimi ihyâ ederse, beni sevmiş olur. Beni seven de cennette benimle beraber olur.” (Tirmizî, İlim, 39)

“Ümmetimin fesâdı zamanında, sünnetime sarılana şehid sevâbı vardır.” (Taberânî, Evsat, V/315)

Yaşamanın ve yaşatmanın en bereketli yolu ise, nesilleri o tâlimatlarla yetiştirmektir. Yani evlâtlara Kur’ân ve Sünnet ahlâkını, İslâm şahsiyet ve karakterini mîras bırakmaktır.

Bugün bu fedâkârlıkları gösterenler, Fatih devrinde yaşayan bir mü’minden daha fazla sevap alır. Çünkü âhirzamanda dîni yaşamak avuçta kor taşımak gibi zordur.

Zaten bu fedâkârlıklar; bugün, tercihen yapılacak bir fazîlet olmaktan çıkmış, farz-ı ayn hâline gelmiştir.

Allah yolunda, İslâm için bu fedâkârlıklar sergilenmezse; ortada ne aile kalacak, ne fert ne de millet!..

Bir zamanlar ezanlarla çınlayan Endülüs ve birçok Balkan şehirleri, bugün çan seslerine teslim oldu.

Küresel güçler; herkesi asimile edinceye, sömürüp bertaraf edinceye, her yeri kendi gayyâsına dönüştürünceye kadar küfür yolunda gayretlerine devam ediyorlar.

Ehl-i küfrün bu gayretlerine karşı, biz müslümanların Allah yolundaki gayretlerimiz ne kadar?

Muharref dinlerini yaymak için çırpınan misyonerlerin fedâkârlıkları karşısında, müslüman din hizmetlilerinin fedâkârlıkları ne kadar?

Rabbimiz, bizlere bencilliğin ve nefsânî arzuların pençesine düşmenin çirkinliğini görmeyi nasip buyursun.

Bizlere hakikî sıhhat ve huzurun vesilesi olan ibâdetleri, hizmetleri ve fedâkârlıkları sevdirsin.

Âmîn!..