Hürmet ve Edebin Bereketi

Kıssalardan Hisseler

Yüzakı Dergisi, Yıl: 2022 Ay: Eylül, Sayı: 211

AYAK UZATAMADI…

Ertuğrul Gazi; hayatı boyunca hocası ve mürşidi Şeyh Edebâlî Hazretleri’ni kendine rehber edinmiş, onun mânevî terbiyesi ile kemal sahibi bir aşîret reisi olmuştu. Bu sebeple oğlu Osman Bey’in de onun terbiyesi altında yetişmesini çok arzu ediyordu. Osman Bey de sık sık Edebâlî Hazretleri’ni ziyaret ediyor, duâsını alıyordu.

Şeyh Edebâlî’nin evinde misafir kaldığı bir gece Osman Bey; rûhuna sükûnet veren, nefsinin çırpınışlarını dindiren sohbetin huzuru içinde heyecan dolu anlar yaşamıştı.

Kendisine yatması için gösterilen odanın duvarında asılı bir Kur’ân-ı Kerim olduğu için ayağını uzatmayıp, kıvrılarak oturduğu yerde tatlı bir uykuya daldı.

Rüyasında; Şeyh Edebâlî Hazretleri’nin göğsünden çıkan ve giderek hilâl şeklini alan ayın, bir ucunun kendi göğsüne girdiğini ve kendisi ile Şeyh Edebâlî Hazretleri arasından çıkan bir fidanın ulu bir çınar hâline geldiğini ve bu çınarın dallarının üç kıtaya yayıldığını ve birçok milleti gölgesi altına aldığını gördü. Bu topraklarda, haşmetli kule ve kubbeler üzerinde Ezân-ı Muhammedî okunuyor; bülbüller Kur’ân-ı Kerim tilâvet ediyorlardı. Semânın görülebilen her yeri gülşen olmuştu.

Osman Bey; rüyasında bu güzel manzaraları büyük bir hayranlıkla seyrederken, ânîden bir ceylânın ortaya çıktığını gördü. Batıya doğru kaçmaya çalışan ceylâna ok atmak üzere nişan alırken uyandı.

Abdest aldı. Müsaade alarak Edebâlî Hazretleri’nin huzûruna girdi. Rüyasını anlatmaya başladı. Anlattıkça Şeyh’in yüzünde tatlı tebessümler beliriyor, gözleri, nûrânî bir ışık ile parlıyordu. Zira Edebâlî Hazretleri, kalp gözüyle bu rüyanın sırrını çözmüştü. Osman Bey susunca, Şeyh, başını kaldırdı; gözlerinin içine bakarak yumuşak, âhenkli sesi ile konuşmaya başladı:

“–Oğlum! Gaybı ancak Allah bilir. Lâkin gördüğün bu rüyada dolu dolu hayır vardır. Cenâb-ı Hak sana ve soyuna saltanat nasîb edecektir. Dünya, oğullarının himayesine girecektir. Benim zürriyetimden bir kız ile evleneceksin. Bu izdivaçtan doğanlar, senin kuracağın ve giderek büyüyecek olan büyük bir devletin başına geçeceklerdir. Bu devlet de batıya doğru genişleyecektir…”

HİSSELER

İHTİRAM VESİLESİYLE

Ertuğrul Gazi hakkında da rivâyet edilen bu müstesnâ hürmet hâdisesi, Osmanlı’nın muazzam muvaffakiyetinin temelindeki en büyük iki âmilden biri olarak görülmüştür.

Diğer mânevî âmil de bir diğer muhteşem hürmet edebidir:

Yavuz Sultan Selim Han, Mısır zaferinden hilâfet nişanları olan «Mukaddes Emânetler»le dönmüştü. Büyük Sultan, onların muhafaza edildiği Topkapı Sarayı’ndaki «Emânetler Dairesi»ne 40 hâfız tayin ederek, inkıtâ olmaksızın devamlı Kur’ân okunmasını emretti. Bir rivâyete göre hâfızlardan biri de kendisi idi.

Tarihte uzun ömürlü devletler ve hânedanlar gelip geçmiştir. Bazı uzun ömürlü görünen devletlerde aslında hânedanlar kopmuş ve değişmiştir. Osmanlı ise 622 sene tek bir hânedân ile devam etmiştir. Bu büyük bereket, Kur’ân-ı Kerîm’e ve Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in emânetlerine gösterilen ulvî hürmet ve edebin neticesidir.

Kur’ân’a hürmet ve ittibâın fert ve milletlerin hayatına nasıl bir bereketle yansıyacağına dair şu kıssa mânidardır:

KUR’ÂN, YÜKSELME VESİLESİ!

Nâfî bin Abdi’l-Hâris, Usfan’da Hazret-i Ömer’e rastlamıştı. Halîfe Ömer -radıyallâhu anh- onu Mekke’ye vâli tayin etmiş olduğu için;

“–Mekkelilerin başına (sana vekâleten) kimi bıraktın?” diye sordu.

O;

“–İbn-i Ebzâ’yı!” dedi.

Hazret-i Ömer;

“–İbn-i Ebzâ kimdir?” diye sorunca Nâfî;

“–Âzâd ettiğimiz kölelerden biridir.” dedi.

Hazret-i Ömer’in;

“–Yerine bir âzadlıyı mı bıraktın?” şeklindeki hayret ihtivâ eden suâli karşısında ise şu ibretli cevabı verdi:

“–O, Allâh’ın Kitâbı’nı okur (yaşar, tatbik eder) ve farzlarını da iyi bilir.”

Bunun üzerine Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- hayranlık içerisinde şöyle dedi:

“–Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştu:

«Allah şu Kur’ân ile birtakım kimselerin kıymetini yükseltir; bazılarını da alçaltır.»
(Müslim, Müsâfirîn, 269)

Demek ki;

İstikbâli veren Cenâb-ı Hak’tır.

Anne-babalar, kendilerine emânet olan evlâtlarına mutlaka Kur’ân ve Sünnet ekseninde bir tahsil vermelidir. Evlâtlarına İslâm ahlâkını, şahsiyet ve karakterini mîras bırakmaya gayret etmeleri, anne-babaların en mühim vazifesidir. Bu eğitim, evlâtların anne-babaları üzerindeki bir hakkıdır.

Dînî tahsil de, evlâtlara edep ve hürmeti aşılamalıdır. Bu edep ve hürmet de muhabbetten neş’et etmelidir.

Kaynağını muhabbetten alan hürmet ve edebin birçok tezâhürü vardır:

Hazret-i Ömer ve Hazret-i Osman -radıyallâhu anhümâ-, her sabah kalktıklarında Mushaf-ı şerîfi hürmetle öpmeyi âdet hâline getirmişlerdi. (Kettânî, et-Terâtibü’l-İdâriyye, II, 196-197)

Edep ve hürmetin ferdî hayatın istikamet bulmasında da mühim bir tesiri vardır.

Bişr-i Hâfî; vaktiyle gafil bir sarhoşken, yolunun üstünde kelime-i tevhid yazılı bir kâğıt buldu. O kudsî kelimenin yerde kalmasına gönlü râzı olmadı. Büyük bir hürmetle onu alarak sildi, temizledi. Güzel kokular sürdü. Ve bin bir tâzim içerisinde evinin en güzel yerine astı. Bu sebeple Allah Teâlâ da ona hidâyet ve velâyet ihsân etti.

Mevlânâ Hazretleri hulâseten der ki:

Kur’ân-ı Kerim’deki ibretli kıssada; Firavun’un topladığı sihirbazlar, Musa -aleyhisselâm-’a;

“–Yâ Musa! Önce sen mi atarsın yoksa biz mi atalım?” diyerek hürmet ve nezâket gösterdiler ve sonunda îmanla müşerref oldular.

İran Kisrâsı ise; Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in hidâyete davet mektubunu alınca, yırtıp yere attı ve hakaret etti. Bu hürmetsizliğinin cezası olarak; tez zamanda onun mülk ve saltanatı parçalandı, hayatı küfürle son bularak, bedbaht bir şekilde kötü bir âkıbete dûçâr oldu.

Bu hakikatlerin ışığında edep ve hürmet, İslâm medeniyetinin en mühim düsturu ve şiârı olmuştur. Edep ve hürmet, her şeyden önde tutulmuştur.

Yûnus Emre Hazretleri de bu hakikati şöyle dile getirir:

Ehl-i diller arasında aradım kıldım talep,

Her hüner makbûl imiş; illâ edep, illâ edep…

Bu nükte sebebiyledir ki «ehlullah»tan bazıları, tasavvufu; «Edepten ibarettir.» şeklinde tarif etmişlerdir.

Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“Aklım, kalbime;

«–Îman nedir?» diye sordu. Kalbim ise aklımın kulağına eğilerek fısıldadı:

«–Îman edepten ibarettir.»”

Hak dostu Mahmud Sâmi RAMAZANOĞLU Hazretleri’nin de; ömrü boyunca ayağını uzatarak oturduğu, sırtını bir yere dayayıp yemek yediği görülmemişti. Hayatı boyunca yüksek bir edep ve nezâket timsâli olan Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- sohbetlerinde sık sık;

Edep bir tâc imiş nûr-i Hudâ’dan,

Giy ol tâcı emîn ol her belâdan…

beytini tekrar ederlerdi.

Sâmi Efendi Hazretleri, kāliyle ve hâliyle ehl-i Kur’ân olan kâmil hâfızlara ayrıca değer verirdi. Öyle bir hâfız-ı kâmil meclise gelse, derhâl ayağa kalkar, onu yanına oturturdu. Vefât etmiş bir hâfız-ı
kâmilin değeri hakkında bizzat şâhit olduğu şöyle bir hâtırayı yeri geldikçe naklederdi:

Adana’da 30 sene evvel vefât etmiş bir hâfız-ı kâmilin kabri, oradan yol geçeceği için, nakl-i kubur gerçekleştirmek üzere zarûreten açılır. Görülür ki, onun mübârek vücudu gömüldüğü günkü gibi sapasağlam durmaktadır. O şekilde yeni kabrine edep ve tâzim ile defnedilir.

Binlerce misâli olan bu ve benzeri hâdiseler ve tezâhürler de, Kur’ân-ı Kerîm’in nasıl bir «şifâ ve rahmet» olduğunun açık bir delilidir.

Âyet-i kerîmede buyurulur:

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَ

“Biz, Kur’ân’dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, mü’minlere şifâ ve rahmettir…” (el-İsrâ, 82)

Kur’ân-ı Kerîm’in bir rahmet ve şifâ tecellîsi olduğunun sayısız misallerinden biri de Çanakkale’de yaşanmıştır.

Binbaşı Lütfi Bey, Çanakkale muharebelerinin en zorlu ve şiddetli safhasında müthiş bir çırpınış içinde şöyle feryat etmekteydi:

“–Yetiş yâ Muhammed! Kitâbın elden gidiyor!”

Onun bu çırpınışı ve daha nice ehl-i Kur’ân mü’minlerin fedâkârlıkları ve ilticâları neticesinde Cenâb-ı Hak, ilâhî yardımlarını ihsan buyurdu. Nihayet zafer, ehl-i İslâm’ın oldu.

Hâsılı;

İnsan hayatına başından sonuna kadar nice tecellîlerle rahmet ve şifâ olan Kur’ân-ı Kerîm’in özü, edep ve hürmettir. Hakk’a adanıştır.

Bu da, insanı, ahsen-i takvîm kıvâmında yetiştiren gerçek terbiyenin özünü teşkil eder.

ANNE-BABAYA HÜRMET

Anne-babaya hürmet ise en başta gelen âdaptandır.

Kur’ân-ı Kerim, anne-babaya; «Üf!» denmesini dahî yasaklamıştır.

Takdîr-i ilâhî; evlât âciz iken, Allah onu anne-babasına emânet eder. Anne-baba büyük bir şefkat ve fedâkârlıkla evlâtlarını büyütürler. Sonra evlâtların dinç ve kuvvetli zamanlarında, anne-baba yaşlanır ve âdetâ çocuklaşır. Birtakım çocuksu söz ve davranışlar sergileyebilirler. Lâkin evlâtlara düşen vazife; kendi çocukluğunu ve bir gün yaşlanacağını unutmayarak, vefâ ve hürmet içinde, anne-babasına «قَوْلًا كَر۪يمًا / değerli sözler» söylemektir.

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- şöyle nakleder:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bir kişi geldi. Yanında da yaşlı bir zât vardı. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

«–Ey filân! Yanındaki kimdir?» diye sordu.

O kişi;

«–Babamdır.» cevabını verdi.

Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şu îkazda bulundu:

«–Onun önünde yürüme, ondan evvel oturma, onu ismiyle çağırma ve ona hakaret ettirme!»” (Heysemî, VIII, 137)

Anne-babayla beraber, bir mü’min, bütün büyüklerine hürmetkâr olur. Küçüklerine şefkatle muâmele eder.

İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’nın naklettiğine göre, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:

  • Küçüğümüze merhamet etmeyen,

 

  • Büyüğümüze saygı göstermeyen ve

 

  • İyiliği emredip/teşvik edip kötülükten sakındırmayan/uzaklaştırmayan bizden değildir. (Tirmizî, Birr, 15)

Kişinin hürmet ve edep göstereceği en mühim şahsiyetlerden biri de, kendisine ilim ve irfan öğreten muallimi ve hocasıdır.

Mâzîmizde eğitim müesseseleri yanında, mânevî rehabilite merkezleri hükmündeki dergâhlarda da, gönüller edep ve hürmet öğrenirdi. Hanım, beyinin; bey, hanımının kendi üzerinde haklarının olduğunu öğrenir, bu hukuka riâyeti öğrenir ve yaşardı. Sabır ve merhameti kuşanırdı. Evlâtlar bu ailede yetişirdi.

Maalesef sağlam müslüman Türk ailesindeki bu eğitim zamanla ihmale uğradı.

Tanzîmat’tan bu yana; maalesef batıyı taklit eden bir eğitim anlayışı, ülkemizde öne çıkarıldı. Bu eğitimde; mâneviyat, rûhâniyet, güzel ahlâk ve âdâb-ı muâşeret gibi bizim ruh dünyamıza ait ihtiyaçlar ihmal edildi.

Bunun yerine; kendini gösterme meyli desteklendi, sadece zâhir, maddî ve dünyevî sahaya teksif olundu. O dahî taklitten öteye geçirilemedi.

Bugün ortaya çıkan manzarada;

  • Toplumda şiddet arttı.
  • Ailede şiddet arttı.
  • Anne-babaya, muallime dahî şiddet vâkıaları maalesef duyulur oldu.

Mâzîde halkımız; kendisini veya yakınını tedavi eden doktora hürmet eder, mütevâzı ve minnettar olurdu. Şimdi ise, teşekkür edilmesi gereken doktorların dahî şiddete mâruz kaldıkları hâdiseler maalesef yaşanmakta.

HAYÂ ÂDÂBI

Bugün bütün dünyada kaybedilen ahlâkî seciyelerden biri de hayâdır. Hayâ, Hak Teâlâ’dan utanmaktır ki, sahibini birçok kötülükten korur ve uzak tutar.

Hadîs-i şeriflerde buyurulur:

“Hayâ îmandandır ve hayâlı olan kimse cennettedir! Hayâsızlık ise kalbin katılığındandır; kalbi katı olan da cehennemdedir!..” (Buhârî, Îmân, 16)

“Hayâ ve îman bir aradadır; biri gittiğinde diğeri de gider!” (Taberânî, Evsat, VIII, 174; Beyhakî, Şuab, VI, 140)

Bir gün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, zekât olarak toplanan koyunların bulunduğu yere gitmişti. Koyunların başında, ücret karşılığı çalışan bir çoban bulunuyordu. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, çobanın yarı çıplak vaziyette dolaştığını görünce hemen onu çağırdı ve;

“‒Bizim için kaç gün çalıştın, bizde ne kadar alacağın var!?.” diye sordu.

Efendimiz’in bu suâlinden, işine son verileceğini anlayan çoban, büyük bir endişeyle;

“‒Niçin yâ Rasûlâllah? Yoksa hayvanların bakımını ve gözetimini güzel yapamıyor muyum?” diye sordu.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise;

“‒Hayır, ondan değil! Lâkin ben, aramızda çalışan insanların, yalnız kaldıklarında bile Allah Teâlâ’dan hayâ eden kişiler olmasını arzu ediyorum! Yalnız kaldığında Allah Teâlâ’dan hayâ etmeyen kişinin yaptığı işi istemiyorum!” buyurdu. (Bkz. Beyhakî, Şuab, X, 196/7370; Mervezî, Tâzîmü Kadri’s-Salâh, II, 836)

Edebi terk etmek ve hayâsızlık, insanı hayvandan da aşağılara düşürerek nihayetinde helâke sürükleyen büyük bir gaflettir. Zira edepsizlik, dipsiz bir kuyu gibidir ki, nihayetine erilmez. İnsan gittikçe daha derinlere doğru batar; nefsinin bir hevâsını tatmin ettiğinde, daha ileri ve daha kötü bir hevâ zuhûr eder.

Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:

“Cenâb-ı Hak’tan bizi edepli olmaya muvaffak kılmasını isteyelim. Çünkü edebi olmayan kimse, Allâh’ın lutfundan mahrum kalmıştır. Edepsizin zararı, yalnız kendisiyle sınırlı kalmaz. Aksine bütün âfâkı ateşe verir…”

“İblis’in ilâhî kapıdan kovulması, Hakk’ın karşısında edepsizce konuşmasındaki cür’etindendir.”

“Eğer şeytanın başını ezmek istersen, gözünü aç ve gör; şeytanı kahreden, edeptir. İnsanoğlunda edep bulunmazsa, o gerçekte insan değildir. Zira insan ile hayvan arasındaki fark, edeptir.”

Zamanımızda küresel güçler zayıf memleketlerin bütün imkânlarını sömürüp aldı. Bundan daha kötüsü insanların ruhlarını ve gönüllerini ifsâd etti. Dünyaya yayılan ve maddî virüslerden daha beter olan LGBT gibi sapkınlıkların yaygınlaşması bu ifsatların en kötüsüdür.

Unutmamalıdır ki;

Allah Teâlâ, Lût Kavmi’ni bu insanlık dışı sapkınlıkları dolayısıyla korkunç bir şekilde helâk etmiştir.

Yine unutmamalıdır ki;

Bu çılgınlığa sessiz kalmak, ağır bir mes’ûliyettir. Ailenin ve toplumun felâketidir. Bu ahlâksızlıkların sonu, insanlığın neslini bitirmektir. Câhiliyyede olduğu gibi evlât sevgisi yerine, evlerde köpek besleyerek aileyi imha etme hareketidir.

Dolayısıyla;

Geçmişte olduğu gibi âhirzamanda da yegâne çare, nice mikrop ve virüslerin cirit attığı imtihan hengâmı olan bu kısacık fânî hayatı; insanı asil, kıymetli, vakarlı ve şahsiyetli yapan ilâhî tâlimatlar çerçevesinde yaşamaktır. Hiçbir sapkınlığa düşmeden yaşamaktır. Ancak İslâmî bir edep, hayâ ve güzel ahlâk üzere yaşamaktır.

Cenâb-ı Hak, bizleri ve nesillerimizi ahlâk-ı zemîmeden muhafaza buyursun. Bizleri râzı olduğu hasletlerle ve ahlâkî vasıflarla müzeyyen eylesin.

Âmîn!..