Hazret-i Mevlânâ’nın Hikmet Dolu Kıssalarından Sizi En Çok Etkileyen Birkaçını Söyler misniz? (Soru-Cevap)

DİNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİR SES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

Hazret-i Mevlânâ’nın hikmet dolu kıssaları içinde sizi en çok etkileyen kıssalardan birkaçını istirhâm etsek, neler söylersiniz?

Allah dostlarında ayrı ayrı tecellîler vardır. Mevlânâ Hazretleri’ndeki tecellî de bütün evliyâullâh’ın bir sözcüsü durumundadır. O bize evliyâullâh’ın iç/gönül âlemini, hikmet ve sır âlemini aksettirir. Bugün onun Mesnevî’si bunun en güzel bir delilidir.

Haydi bugün bütün fakülteler birleşsin, mümkünse bir Mesnevî yazsın, 26.600 beytin bir benzerini yazsın. Bu, gönülden gelen bir hâdisedir bu.

Mevlânâ Hazretleri’ndeki özellik; zihin, mücerred şeyleri zor kavrar. Bu mücerredleri Mevlânâ, hikâyeler hâlinde müşahhas hâle getirir. İnsan müfekkiresinin çok rahat daha anlaması için.

Bir-iki tane hikâye arzu edildi. Hikâye çok, sonsuz. Fakat burada; dünyaya aldanan, âhireti unutan, Allâh’ın bu kadar azamet-i ilâhiyye tecellîleri karşısında ahmaklaşan, yiyor-içiyor, görüyor, inkâr ediyor, yok sayıyor, bir nankörlük içinde; onun bir ahmak olduğunu ifade eder. O bir ahmağın hikâyesini şöyle anlatır:

Hazret-i Îsâ -hikâyede- bir arkadaşıyla beraber gider. Giderken birden bire hızlanmaya başlar, hattâ koşmaya başlar. Yanındaki arkadaşı der ki:

“‒Ey Rûhullah der, neden kaçıyorsun der, niçin bu kadar telâş içindesin der, arkanda der, ne var der kaçacak der, aslan mı var kaplan mı var, yılan mı var arkanda?” der.

“‒Yahu bırak der, bırak! Ne olursun der, kaçayım, kendimi kurtarayım!” der.

“‒Ne var arkanda?” der.

“‒Ahmak birisi var.” der.

“‒Yahu der, Rûhullah der, sen der, ölüye üfledin ölü dirildi, âmâya üfledin âmânın gözü gördü. Dön de şu ahmağa da bir oku da şu ahmak ahmaklıktan kurtulsun.”

“‒Yok der, o ahmağa ben der, yüz kere okudum der, hiçbir zaman bir şey tesir etmedi.” der.

Yani burada Mevlânâ, bu kadar ilâhî azamet karşısında insanın nasıl bir ahmak olduğunu belirtir.

Yine bu ahmağın bu ilâhî azamet, ilâhî kudret akışları karşısında nasıl bir hissiz, duygusuz olduğunu, diğer bir hikâyeyi de ona ilâve eder:

O zaman Bağdat, bir medeniyet merkeziydi. İhtişamlı bir medeniyetti Bağdat medeniyeti. Büyük keşiflerin olduğu medeniyetti. Manzara da öyleydi. O Dicle’nin güzelliği vs…

Mevlânâ hikâyesinde diyor ki; -af edersiniz- bir öküz diyor, Bağdat’a gitti diyor. Bağdat’ta diyor, o güzelliklerin hiçbirini görmedi diyor. Nerede bir saman gördü, karpuz, kavun kabuklarını gördü, onun üzerinde ömrünü ziyan etti, zamanını ziyan etti diyor.

Yani bir ahmağın hâlini bu şekilde ifade ediyor. Yani bu kadar kâinattaki ilâhî azamet karşısında uyanmaması. Bir hikâyesi böyledir.

Yine bir hikâyesi de; nasıl bir, ideal bir insana ihtiyaç var, keyfiyetli bir insana ihtiyaç var, toplumu uyaracak bir insana ihtiyaç var… Onun hasretine ait. Belki orada Şems-i Tebrizî’yi de kastetmiş olabilir. Çünkü Şems-i Tebrizî’yi bir ara kaybetti. Sonra tamamen kaybetti, onun hasretiyle yaşadı.

O da hikâyede şöyle ifade ediyor:

Baktım diyor, gece vakti diyor, birisi diyor, gecenin o zifiri karanlığında diyor, tarlada diyor, elinde bir fenerle dolaşıyordu diyor. İndim diyor;

“‒Yahu dedim, bu karanlıkta ne arıyorsun bu tarlada, bu zifiri karanlıkta, elinde fenerle?”

“‒İnsan arıyorum dedi, adam arıyorum dedi.” diyor.

“‒Yahu dedim, adam mı aranır bu zifiri bu karanlıkta? Sen ne insanı arıyorsun?” dedim diyor.

“‒O ideal, o mükemmel, o mükerrem insanı arıyorum.” dedi diyor.

“‒Boş ver, git yat yatağına, ben çok aradım, bulamadım.”

“‒Yahu dedi, ne olursun beni bırak, benim yakamı bırak da ben yine onun hasretiyle yine ben dolaşayım. Ben de bulamayacağımı biliyorum ama, onun hasretiyle dolaşayım.”

Burada herhâlde Şems-i Tebrizî’ye olan hasretini anlatıyor.

Demek ki şu var: İnsanlar dâimâ ideal insana hasret… Bakın, Mevlânâ’ya hasret. Kaç kişi kendimizin ziyaretçisi var, Mevlânâ’nın kaç kişi ziyaretçisi var? Kendisi vefat edeli 700 sene oldu, Mesnevî’si, Dîvân-ı Kebîr’i 700 senedir devam ediyor.

Bütün evliyâullah’ta ayrı ayrı tecellîler…

Velhâsıl ideal insan olabilme…

Bizim bir hocamız vardı, Yaman Dede diye. Bu, hristiyan iken İslâm’la şereflenmişti. Bir edebiyat dersinde, hocası ona Mesnevî’den birkaç beyit yazıyor. Onun üzerine gönlünde bir âlem kaynıyor, müslüman oluyor. Devamlı, bize Farsça dersine gelirdi. O zaman İmam Hatip’te Farsça dersi vardı. Kendisine bir arkadaşımız dedi ki:

“‒Hocam dedi, siz dedi, hep Mevlânâ’dan bahsediyorsunuz.” dedi.

“‒Oğlum dedi, Mevlânâ benim elimden tuttu, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kapısına götürdü.”

Hattâ Rasûlullah Efendimiz’e;

“Ferahnâk et ki yandım yâ Rasûlâllah” diye şiiri de vardır.

Velhâsıl bu Mevlânâ’da hikâyeler çok. Mücerredleri müşahhas hâle getirir ve daha rahat bir anlayış şey yapabilmek için.

Yine Mevlânâ şeyden bîzardır, kendisini yanlış anlayanlardan. Çünkü onun hayatı aşktır, vecddir. Ve semâ bir zikir hâlidir. Bir folklor değildir. Der ki:

Men bende-i Kur’ân’em eger cân dârem

Men hâk-i reh-i Muhammed Muhtâr’em

“Ben diyor, bu can bu tende oldukça, Hazret-i Kur’ân’ın kölesiyim; Hazret-i Muhammed Muhtâr’ın mübâ­rek yolunun toprağıyım.

Eğer bir kimse benim sözlerimden bundan başka (bu istikâmetin dışında) en ufak bir söz naklederse, o kişiden de bîzârım, onun sözünden de bîzârım!..”

Bizim yine İmam Hatip’teyken hocamız Nurettin Topçu, bize sosyoloji grubuna gelirdi. O da Mevlânâ âşığıydı. Onun bir Mesnevî şerhinde güzel bir ifadesi var, onu okuyarak bitireyim sohbetimizi:

“Biz Mevlânâ Celâleddîn’in vecdinin feryatlarını dinledik. Daldığı huzur denizinin derinliklerini görmemize imkân yok. Denizin tâ dibinden sıyrılıp tâ suyun yüzüne ne vurduysa onu görüyoruz. Biz Hazret-i Mevlânâ’nın aşkını değil, sadece aşkının dile gelen feryatlarını elde ettik. Peltek dilimizle anlatmaya çalıştığımız, bütün bundan ibaret. Huzur denizine yalnız o daldı. Bize vecdinin fırtınasından çıkan sesler kaldı. Heyhât, onu Mevlânâ zannediyoruz…”