Hakk’ı Seven, Takdîrini de Sever

Genç Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Ocak Sayı: 232

Muhterem Efendim; Müslüman bir gencin kader anlayışı nasıl olmalıdır? Bu hususta ne buyurursunuz?

Evvelâ şu birkaç husus, bir mü’minin gönlünde çok net olacak:

  1. Bu kâinatta meydana gelen her şey, Cenâb-ı Hakk’ın bilmesi, dilemesi ve yaratmasıyla olur. Olacak bir şeyin ezeldeki takdîri “kader”, onun gerçekleşmesi ise “kazâ”dır. Kazâ ve kadere inanmak da îmânın altı esâsından biridir.
  2. Kader ilâhî bir sırdır, akılla idrâk edilemez. Küçücük bir terazinin devâsâ yükleri tartmaktan âciz oluşu gibi, bizim akıllarımız da yüce hakîkatleri idrâkten âcizdir.

Bu sebeple Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kadere îman etmekle iktifâ etmemizi emir buyuruyor. Bu hususta yersiz münâkaşalardan men ediyor. Nitekim kader hakkında tartışan bir gruba rast geldiklerinde, onlara şöyle buyuruyorlar:

“Siz bununla mı emrolundunuz? Yoksa ben size bunun için mi gönderildim? Sizden öncekiler bu meselede münâzara ettiklerinden dolayı helâk oldular. Sakın bu meseleyi münâkaşa etmeyiniz!” (Tirmizî, Kader, 1/2133)

Buna rağmen bu sır ve hikmet muammâsını çözebilecekmiş gibi, kader mevzuuna girenler, ya kaderi ya da kulun irâdesini inkâra düşerler. Yani iki aşırı uçtan birine savrulurlar. Hâlbuki kader, çözmemiz emredilen bir mesele değil, teslîmiyetle îman etmemiz gereken bir hakîkattir.

Necip Fâzıl; «Bir Adam Yaratmak» piyesinde bir insanın kaderini inşâ etmenin imkânsızlığını ortaya koymak için, hikâyenin kahramanına şu sözleri söyletir:

“Bir adam yaratmak… Ona bir kafa, bir çift göz, bir burun, bir ağız uydurmak. Ona göre bir beyin yapmak ve göğsünün içine bir kalp takmak. Saat gibi işlesin, kanını vücudunda döndüren bir kalp… Güya duyan; acılarına, sevinçlerine yataklık eden yer de orası. Bir kalp. Bitti mi? Biter mi?

Bu adama bir de kader çizmek lâzım. Bu adam yaşayacak, gezecek, tozacak, başından bir şeyler geçecek…

Hiç sonsuzlukla boy ölçüşmek olur mu? Hiç adetler, milyonlar ve milyarlar sonsuzlukla yarışabilir mi?.. Gölge artist, artık ilâhî sanatkârı tanıdı. Ben şimdi, şu anda tanıyorum müteâl olan Allâh’ı...”

Hâsılı kader bir sırr-ı ilâhîdir. Âdem -aleyhisselâm-’dan son insana kadar herkesin kaderi, hayvanat ve nebatâtın kaderi, hepsi Cenâb-ı Hak tarafından ilâhî bir tanzim hâlindedir. Kula düşen teslîmiyettir.

Kadere îmânın belki de en büyük faydası, insanın hâdisâta bakışına getirdiği iki ölçüdür:

Kadere îman edenler, nâil oldukları hayırları tamamen Cenâb-ı Hakk’a izâfe eder ve aslâ kendi nefislerine bir pay çıkarmazlar. (Bkz. el-Hadîd, 22-23)

Yaşadıkları sıkıntılara da en büyük tesellîyi yine kadere îmanda bulurlar. Meselâ başlarına gelen maddî bir zarar hususunda kendilerini veya başkalarını suçlayıp durmaz; “takdîr-i ilâhî böyle imiş, Rabbimizʼden gelen baş-göz üstüne...” diyerek tesellî olurlar. Nitekim zulmün en ağırına uğradıkları hâlde, küfre düşmeden, ellerinde Kur’ân ile Hakk’a tevekkül ve teslîmiyet üzere hayatlarına devam eden Gazzeli kardeşlerimizde bunu görüyoruz.

Rabbimiz kuluna tâkatinin üzerinde bir yük yüklemez. Hattâ kendisine teslîm olan kulunun da tâkatini artırır.

  1. Kul, cüz’î bir irâde sahibidir. Bu irâde kudreti, ona Cenâb-ı Hak tarafından bahşedilmiştir. Âhirette hesaba çekilmesi bu irâdesini kullanarak yaptığı tercihleri dolayısıyla olacaktır. Kulda hiçbir irâde olmasaydı, hesaba çekilmesi de abes olurdu. Hâlbuki Cenâb-ı Hak abesle iştigalden münezzehtir, Oʼnun her işi hikmetledir.
  2. Kader, insanların imtihanlarında zorlayıcı bir müessir değildir. Zira Kur’ân’da kişilerin işledikleri ameller mukâbilinde Cennet veya Cehennem’e girecekleri, güzel amellerinin lehlerine, kötü işlerinin ise aleyhlerine olduğu ve Allâh’ın kullarına asla zulmetmediği beyan edilmiştir.[1]
  3. Kader iki kısımdır: Kader-i mutlak ve kader-i muallak, yani şarta bağlanmış kader.

Mutlak kader değişmez. Mesela annemizi, babamızı, memleketimizi, ırkımızı, rengimizi kendimiz tayin etmedik. İlâhî bir denge içinde Cenâb-ı Hakk’ın takdîrini yaşıyoruz. İnsanoğlu zarûreten tâbî olduğu bu hâllerden mes’ûl değildir.

Kader-i muallak ise değişebilir. Meselâ sadakanın belâyı defedeceğini, sıla-i rahim / akraba ziyaretinde bulunmanın rızkı bollaştırıp ömrü uzatacağını belirten hadîs-i şerîfler bunu teyid etmektedir.[2]

Mü’min, şu hakîkati hiçbir zaman unutmayacak:

Bazı sebeplere bağlı olarak sonradan değişikliğe uğrayan şeyler de aslında kaderin içindedir, yani ezelî bilgi ve takdir çerçevesinde gerçekleşmiştir.

Nitekim Ebû Huzâme’nin rivâyet ettiğine göre; babası, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e bir defasında:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Şifa niyetiyle yaptığımız okumalar, tedavi olduğumuz ilaçlar ve korunma tedbirleri, Allâh’ın takdîrinden bir şeyi geri çevirir mi?” diye sormuştu.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurdular:

“–Onlar da Allâh’ın takdîridir, kaderindendir.” (Tirmizî, Tıb, 21)

Yine bir bedevî:

“–Yâ Rasûlâllah! Devemi çölde bırakıp tevekkül ediyorum!” deyince Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- cevâben ona şu îkazda bulundular:

“–Deveni bağla; ondan sonra tevekkül et!” (Tirmizî, Kıyâmet, 60)

Yani mü’min, tedbir alacak, imkânlar dâhilinde çârelere başvuracak, fakat neticesi hakkında tevekkül edip Allâh’a teslim olacak.

Kaderde bir değişiklik olmaz. Fakat Allâh’ın ezelî takdîrinin yerine gelmesi olarak ifade edilen kazâ ise değişebilir. Nitekim Selmân-ı Fârisî -radıyallâhu anh-’ın Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den naklettiği şu hadîsi bu muhtevada anlamak gerekir:

“Kazâyı ancak duâ değiştirebilir, ömrü yalnız iyilik uzatır.” (Tirmizî, Kader, 6)

Kazâ ve kadere îman eden kimse, büyük bir gönül huzuru içinde hayatına devam eder. Zira başına gelen her şeyin, ilâhî takdir ile gerçekleştiğini bilir. Kardeşleri, Yusuf -aleyhisselâm- için kötülük düşündüler, fakat onun kaderinde Mısır’a sultan olmak vardı.

Her şeyde bir zâhirî sebep, bir de bâtınî sebep vardır. Biz, hâdiselerin zâhirî sebebine bakarız. Hâlbuki bâtınî sebebi olmayan hiçbir hâdise yoktur. Bir yaprak bile sebepsiz düşmez. Bunun en güzel misâli, Kehf Sûresi’nde zikredilen Hızır ile Mûsâ -aleyhisselâm- kıssasıdır.

Diğer taraftan bazı kimselerin yapmış oldukları fiillerinde hiçbir tesirlerinin bulunmadığını iddiâ edercesine;

“Biz sadece Cenâb-ı Hakk’ın bizim için takdir ettiği rolü mecburen oynuyoruz(!)” demeleri de son derece yanlıştır.

Zira bunu diyenlerin göz ardı ettikleri çok mühim bir hakîkat vardır ki o da Allah Teâlâʼnın zamandan münezzeh oluşudur. Cenâb-ı Hak için olacak bir şeyin bilinmesi, olmuş bir şeyin bilinmesi kadar basittir.

Biz, zamanlı bir âlemde fikir yürütmeye alıştığımız için, Allâh’ın olacak şeyleri bilmesini, Oʼnun tarafından âdeta icbâr edildiği gibi telâkkî etmeye meyyaliz. Bu, zamansız düşünemiyor olmamızdan doğan bir zaaf ve acziyetle birlikte, insanoğlunun mesʼûliyetten kaçıp vicdanını rahatlatmak için başvurduğu bir “kaçış psikolojisi” ve sığındığı nefsânî bir bahâneden başka bir şey değildir. Oysa zaman perdesi kalktığında, her şeyin aynı anda müşâhede edileceği âşikârdır.

Nitekim Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Mîrac gecesindeki müşâhedelerini aktarırken bir yandan ezel âlemine vâkıf olarak;

“Kaderi yazan kalemin gıcırtılarını duydum.” buyurmuş,[3] diğer yandan da ebed âlemini seyrile:

“Abdurrahman bin Avf, şu şu şekilde Cennetʼe giriyordu.” buyurarak onun Cennetʼe girişini anlatmıştır.[4]

Zaman kaydından çıkarılarak Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e Mîrac gecesi ikram edilen bu hakîkat, Cenâb-ı Hak için her zaman vâkîdir.

Dolayısıyla zaman hususundaki zaaf ve acziyet perdemizi araladığımızda görürüz ki Allah Teâlâ kullarına mes’ûliyetleri ölçüsünde irâde, irâdeleri ölçüsünde mes’ûliyet vermiştir. Bu böyle olmasaydı, Âdil-i Mutlak olan Allah Teâlâ, kullarına herhangi bir mes’ûliyet yüklemez ve onları emir ve nehiylerini yapıp yapmama hususunda hesâba çekmezdi. Oʼnun kullar için mes’ûliyet ve hesâbı takdir buyurması, buna sebep olacak seviyede bir irâde ve ihtiyâr (istediğini seçebilme kudreti) takdir buyurduğunu gösterir.

Bunu bir hâdise üzerinden müşahhaslaştırmak için şu misâli zikredebiliriz:

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir yolculuktayken, gitmek üzere oldukları Şam’da salgın hastalık zuhûr ettiğini haber alır. Gerekli istişâreler neticesinde Şam’a gitmekten vazgeçer. Aslında Cenâb-ı Hakk’ın ve Hazret-i Peygamber’in emrine daha muvâfık olan bu ihtiyat ve tedbir karşısında sahâbeden Ebû Ubeyde bin Cerrah -radıyallâhu anh-, Hazret-i Ömer’e:

“–Allâh’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” diye sorar.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- ise, o âlim ve fâzıl sahâbîden böyle bir suâli beklemediği için:

“–Keşke bunu senden başkası söyleseydi ey Ebû Ubeyde!” der ve sözlerine şöyle devam eder:

“–Evet, Allâh’ın kaderinden, yine Allâh’ın kaderine kaçıyoruz.

Ne dersin, senin develerin olsa da bir tarafı verimli diğer tarafı çorak bir vâdiye inseler ve sen verimli yerde otlatsan Allâh’ın kaderiyle otlatmış; çorak yerde otlatsan yine Allâh’ın kaderiyle otlatmış olmaz mıydın?” (Buhârî, Tıb, 30)

Velhâsıl kul bir irâde sahibidir. Bu irâde kudreti, ona Cenâb-ı Hak tarafından bahşedilmiştir. Bu itibarla arzu, istek ve irâdemizin müdâhil olduğu fiillerimizdeki mes’ûliyetimiz hususunda kaderi bahâne ederek kendimizi mâzur sayamayız.

Meselâ ibadetlerini devamlı ihmal eden bir kimsenin; “Ne yapayım, kaderim böyle imiş!” demesi, ancak gaflet muktezâsıdır. Namaz kılmak isteyen bir kimseye Cenâb-ı Hak kılma sebeplerini ihsân eder; kılmak istemeyenlere de mânî sebepler vererek kıldırtmama tecellîsinde bulunur. Allâh’ın rızâsı sadece hayırdadır, şerre rızâsı yoktur. Fakat kul şerri işlemek istediğinde, Cenâb-ı Hak, -râzı olmasa da- imtihan îcâbı olarak, şerrin de vukû bulmasına izin verir.

Kendimizi, işlediğimiz günahlardan mâzur göstermek ise, açıkça “kadere bühtân” etmekten ibârettir.[5]

Dipnotlar:

[1] Bkz. el-Kehf, 29; es-Secde, 19-20; Sebe’, 37-38; Yâsîn, 54, 63-64; Fussilet, 46.

[2] Bkz. Tirmizî, Zekât, 28/664; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 108; Buhârî, Edeb, 12; Müslim, Birr, 20.

[3] Buhârî, Salât, 1; Hâkim, Müstedrek, II, 405. (Buradaki ifadeler, idrâk ötesi bir hâdisenin beşer havsalasına sunulması maksadıyla söylenmiş olabilir -Allâhu âlem-.)

[4] Ahmed, XLI, 337; Heysemî, Keşfü’l-Estâr an Zevâidi’l-Bezzâr, III, 209; Muhammed Pârsâ, Faslu’l-Hıtâb, s. 403.

[5] Kader mevzuunda daha geniş mâlumat için “İslâm Tefekkür Ufku” ve “İslâm Îman İbadet” eserlerimize bakılabilir.