Hakk’a Yaklaştıran Sır: ÎSÂR
Kıssalardan Hisseler
Yüzakı Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Mayıs, Sayı: 255
GÜZEL AHLÂK
Bir tarifiyle;
Tasavvuf, nefsin çirkin huylarını bertaraf ederek; insanı, güzel ahlâka kavuşturma eğitimidir.
Nefsin en rezil huyları; kibir, enâniyet, hodgâmlık (bencillik) ve cimriliktir. Bu menfî ve çirkin sıfatları, zıdd-ı kâmilleri olan; tevâzu, hiçlik, diğergâmlık ve cömertlik ile bertaraf etmek, tasavvufun en mühim gayelerindendir. Bütün bu güzel hasletlerin temelinde fedâkârlık vardır.
Muhabbetin, îmânın ve kardeşliğin ispatı için; maldan, candan, uykudan, rahattan ve menfaatten fedâkârlık şarttır.
Muhabbetin en bariz alâmeti fedâkârlıktır. Bir sevginin büyüklüğü, sevilen uğrunda yapılan fedâkârlıkla ölçülür. O hâlde; Allâh’a ve dînine muhabbet besleyen mü’minlerin, Allah yolunda infaklarda bulunup bazı meşakkatlere gönüllü olarak tahammül etmeleri lâzımdır.
Tasavvufun ferdî ibâdet sahasında da fedâkârlığı görürüz:
Uykunun bastırdığı, yatağın mıknatıs gibi çektiği seher vakitlerinde, vücudu yataktan ayırmak; büyük bir fedâkârlık ister. Bu fedâkârlık ile muhabbetullah arasında karşılıklı bir irtibat vardır. Hakk’ı seven, gündüzleri günahtan uzak duran bir kişiye bu fedâkârlık ağır gelmez.
Fedâkârlığın asıl tebârüz ettiği saha ise, îman kardeşliği ve infak sahasıdır:
YETİMLERDEN NE HABER?
Dâvûd-i Tâî Hazretleri’nin hizmetine bakan mürîdi bir gün ona;
“–Biraz et pişirdim; buyurmaz mısınız?” dedi ve üstâdının sükût etmesi üzerine eti getirdi.
Ancak Dâvûd-i Tâî -kuddise sirruhû-, önüne konan ete bakarak;
“–Falanca yetimlerden ne haber var evlâdım?” diye sordu.
Mürîd, durumlarının yerinde olmadığını izhâr sadedinde içini çekip;
“–Bildiğiniz gibi efendim!” dedi.
O büyük Hak dostu;
“–O hâlde bu eti onlara götürüver!” dedi.
Hazırladığı ikrâmı üstâdının yemesini arzu eden mürîd;
“–Efendim, siz de uzun zamandır et yemediniz!..” diye ısrar edecek oldu.
Fakat Dâvûd-i Tâî Hazretleri kabul etmeyip şöyle buyurdu:
“–Evlâdım! Bu eti ben yersem dışarı çıkar; fakat o yetimler yerse, Arş-ı Âlâ’ya çıkar!..”
Cömertlik dört derecedir.
Birincisi: Sâile, isteyene vermek, ihtiyacını arz eden kişiyi asla geri çevirmemektir.
İkincisi: Mahrumu, muhtaç olduğu hâlde hâlini gizleyeni arayıp bulmaktır.
Üçüncüsü: Ensâr-ı kirâmın yaptığı gibi bölüşmektir. İhtiyaç sahibi kardeşine; «Malımın yarısı senin olsun!» diyebilmektir.
Dördüncüsü: Kendisi de muhtaç olduğu hâlde, canından koparıp kardeşine vermektir. Bu en yüksek fedâkârlık seviyesinin adı «îsâr»dır. Kelime mânâsı tercih etmek demektir. Yani kardeşini nefsine tercih etmektir. Kıssada Dâvûd-i Tâî; kendisi de ihtiyaç sahibi olduğu hâlde, yetimleri kendisine tercih etmiş, bu ulvî meziyeti sergilemiştir.
BİR ANLIK DALGINLIK
Seriyy-i Sakatî Hazretleri, talebelerine ders verirken, birisi gelip;
“–Yangın çıktı. Mahalle yandı, sizin eviniz yanmadı!” dedi.
Hazret, kendi evinin yanmadığı haberini alınca gayr-i ihtiyârî olarak;
“–Elhamdülillâh!” deyivermişti. Lâkin bu bir anlık dalgınlığından dolayı duyduğu tarifsiz teessür ve derin nedâmet yıllarca devam etti. Bir dostuna pişmanlığını şöyle anlattı:
“–Ben o vakit; «Elhamdülillâh!..» demekle, kısa bir müddet de olsa sırf kendimi düşünmüş oldum. O hazin felâkete uğrayan kardeşlerimin derdiyle dertlenmeyi ihmâl etmiş bulundum. İşte, otuz senedir o andaki gafletimin tevbesi içindeyim!..”
Îsâr, kardeşinin hâline bîgâne olmamaktır. Kardeşlik ve merhamet duygusunun kalpte kök salmasıdır. Cenâb-ı Hak; mü’minlerin birbirleri için sergiledikleri bu fedâkârlıkları, ferdî ibâdetlerinden daha fazla mükâfatlandırır.
ALTI YÜZ BİN KİŞİNİN HACCI
Tâbiînden Abdullah bin Mübârek -rahmetullâhi aleyh-; haccı îfâ ettikten sonra, Mekke’de Harem’de uyku ile yakaza arasında bir hâlde iken semâdan iki meleğin geldiğini görür. Biri diğerine;
“–Bu sene 600 bin kişi haccetti. Hepsinin haccı, Şam’da Ali bin Muvaffak ismindeki bir ayakkabı tamircisinin yaptığı sâlih amel hürmetine makbul oldu. Bu kişi hacca gitmeye niyet etti, lâkin gidemedi. Onun yaptığı bir amel hürmetine bu kadar huccâcın haccı kabul edildi.” der.
Abdullah bin Mübârek bu hâlden uyanınca, merak ve hayret içinde kaldı. Şam kervanı ile Şam’a gitti. O zâtı bulup sordu:
“–Sen hacdan niye vazgeçtin, ne amel işledin?”
Ali bin Muvaffak, Abdullah bin Mübârek gibi meşhur bir zâtı karşısında görünce önce çok şaşırdı. Heyecandan bayıldı. Kendisine geldiğinde ise şöyle anlattı:
“–Otuz senedir hacca gitmeyi arzu eder dururdum. Ayakkabı tamirinden 300 dirhem para biriktirdim. Hac yolculuğuna niyet ettim.
Hâmile zevcem;
«–Komşudan et kokusu geliyor; bana bir parça et ister misin?» dedi.
Komşuma gittim. Durumu anlattım. Komşum ağladı;
«–Yedi gün oldu ki, çocuklarım açtır. Yolda ölü bir hayvan buldum. Ondan bir parça kestim. Şimdi onu kaynatıp çocukları avutuyorum. Helâl bir gıdâ bulamaz isem, mecburen onu yedireceğim.
İsterseniz vereyim; fakat bu kaynayan et, ölümle burun buruna geldikleri için, çocuklarıma helâl, böyle bir zarûretiniz olmadığı için ise size haramdır.»” dedi.
Ali bin Muvaffak devamla;
“–Bunu duyunca, sanki içimden bir parça koptu. Bin bir zorlukla biriktirdiğim bu 300 dirhemi ona verdim;
«–Yâ Rabbî, hac niyetimi kabul et!..» diye Rabbime ilticâ ettim.” dedi.
Bunun üzerine Abdullah bin Mübârek;
“–Rabbim bana rüyada doğruyu bildirmiş!” dedi.
KÂBE ve GÖNÜL
Kıssanın hissesi; bilhassa hac ve umre gibi ibâdetlere gitme imkânı bulanlar, aynı zamanda dâimâ bol bol hayır-hasenat da işlemeli, Allâh’ın rızâsını her yerde aramalıdır. O mübârek beldeleri ziyaret etmek, o topraklarda gerçekleştirilen nice ulvî fedâkârlıkları gönüllerimizde canlandırmalı ve benzerlerini îfâ etme heyecanını pekiştirmelidir.
Hazret-i Mevlânâ der ki:
“Hacca gidenler, orada Kâbe’nin sahibini arasınlar. Eğer orada Kâbe’nin Rabbini bulabilirlerse (gönüllerini tecellîgâh-ı ilâhî hâline getirebilirlerse) bundan sonra Kâbe’yi her yerde bulabilirler.”
Molla Câmî de; meâlen; “Bir gönül al ki, hacc-ı ekber olsun!” dedikten sonra sözüne şu beyitle delil getirir:
Kâbe bünyâd-ı Halîl-i Azer’est,
Dil, nazargâh-ı Celîl-i Ekber’est.
“Kâbe, Âzeroğlu Halil İbrahim -aleyhisselâm- tarafından yapılmıştır. Gönül ise, yüce ve büyük Allâh’ın nazargâhıdır.”
Sûfîlere ait menâkıb kitaplarında gönlün Kâbe’ye teşbihine sıkça rastlanır. Bu keyfiyet, zübde-i kâinat (kâinâtın özü) olan insandaki kalbin, kâinât içinde Kâbe’nin mevkiine benzemesinden dolayıdır. Gerçekten her ikisi de tecellîgâh-ı ilâhî olmak yönünden merkezî bir durumdadır. İlâhî tecelliyâtın temerküz (merkezîleşme) noktalarıdır. Bu menkıbelerde bazen gönlün Kâbe’ye tercih olunan bir üslûp ile takdimi, kısmen âşıkāne bir coşkunluk ve kısmen de gönlü bu hâle getirmenin ehemmiyetini anlatmak ve bu husustaki gayretlere rağbet ettirmek içindir.
Gönlü tecellîgâh-ı ilâhî hâline gelenler hakkında İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ-’nın Kâbe-i Muazzama’ya hitâben söylediği şu sözler çok câlib-i dikkattir:
“Sen ne büyüksün (ey Kâbe!). Senin şânın ne yücedir. Fakat gerçek bir mü’minin Allah katındaki şerefi senden de üstündür.” (Tirmizî, Birr, 85)
Kalp, îmânın mahallidir. Kâmil bir mü’min kalbinin Kâbe’den efdal olduğu, İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ-’ın bu ifadesinden de anlaşılmaktadır.
Nitekim Hazret-i Mevlânâ, -âdetâ bu hakikati te’yîd sadedinde- şöyle buyurmuştur:
“Eğer sende basîret varsa, gönül Kâbe’sini tavâf et! Kerpiçten yapılmış sandığın Kâbe’nin asıl mânâsı gönüldür.”
“Cenâb-ı Hak, görünen, bilinen sûret Kâbe’sini tavâf etmeyi, mâsiyetten temizlenmiş, arınmış bir gönül Kâbe’si elde edesin diye sana farz kılmıştır.”
“Şunu iyi bil ki sen, Allâh’ın nazargâhı olan bir gönlü incitir, kırarsan, Kâbe’ye yaya olarak da gitsen, kazandığın sevap, gönül kırmanın günâhını dengeleyemez.”
ÜMMETİN HÂLİ
Kıssanın bir ibreti de şudur ki;
Bu ulvî fedâkârlık, bir ayakkabıcı gibi avâm-ı nastan bir şahsa, büyük bir kemal mertebesi kazandırmıştır. Tıpkı demirci Ebû Hafs gibi:
Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri anlatır:
“Zamanımızda binlerce velî vardı. Fakat bu velîlerin mânevî zirvesi olma mertebesi, Ebû Hafs adında bir demirciye verilmişti. Bunun hikmetine muttalî olmak için dükkânına gittim. Kendisini çok dertli gördüm ve sebebini sordum.
Büyük bir hüzünle şöyle dedi:
«–Acaba benim derdimden daha büyük bir dert, benden daha dertli bir insan var mı? Derdim şudur ki; acaba kıyâmet gününde bu kadar ibâdullâhın hâli nice olur?»
Ardından ağlamaya başladı ve beni de ağlattı. Merak edip sordum:
«–Halkın muazzeb olmasından niçin bu kadar kederleniyorsun?»
Ebû Hafs Hazretleri cevâben;
«–Benim fıtratım merhamet ve şefkat mayasıyla yoğrulmuştur.» dedi.
Bunun üzerine anladım ki, Ebû Hafs Hazretleri; «Nefsî!.. Nefsî!..» diyenlerden değil, peygamber meşrebinde olup; «Ümmetî!.. Ümmetî!..» diyenlerdendir.
Onun yanında bir müddet kaldım. Bu arada kendisine bazı Kur’ân sûrelerini tâlim ettim. Ancak kırk senedir tahsil ve idrâk edemediğim dereceye onun vesilesiyle ulaşmamla, asıl tâlimi o bana yapmaktaydı. Bâtınım feyz-i Rabbânî ile doldu.”
Hazret’in ifade ettiği gibi; fedâkârlığın zirvesini her dâim; «Ümmetî!.. Ümmetî!..» diyen Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’de görürüz. O -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; kendisine gelen ikramları, muhtaçlara göndermiş, kendisi açları doyurmakla doymuştur.
O’nun birçok mûcizesi dahî, ümmetine merhamet ve şefkat içinde zuhûr etmiştir. Ashâbı aç ve susuz kaldığında; Rasûlullah Efendimiz’in feyiz ve bereketi sayesinde, az bir ikrâm ile büyük kalabalıklar doymuştur.
Şu kıssada, hem Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu bereketini, hem de sahâbînin fedâkârlığını görüyoruz:
ÎSÂRIN BEREKETİ
Hazret-i Câbir -radıyallâhu anh-, Hendek Savaşı öncesinde büyük hendeklerin kazıldığı o zor zamanlardaki bir hâtırasını şöyle nakleder:
Biz hendek kazarken çok sert bir kayaya rastladık.
Ashab, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelip, durumu arz edince Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bizzat hendeğe indi. Kazmayı eline alıp indirince o sert kaya kum gibi dağıldı. Bu mûcizevî tecellî cereyan ederken gördük ki, Allâh’ın Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- açlıktan karnına taş bağlamış.
Zira orada kaldığımız üç gün boyunca hiçbir şey yememiştik. Bunun üzerine;
“–Yâ Rasûlâllah! Eve kadar gitmeme müsaade buyurunuz.” dedim.
İzin verdi. Eve gittim ve zevceme;
“–Ben Rasûl-i Ekrem’in hâline dayanamıyorum. Evimizde yiyecek bir şey yok mu?” dedim.
Zevcem;
“–Biraz arpa ile bir keçi yavrusu var.” dedi.
Ben oğlağı kestim, ailem arpayı öğütüp ekmek yaptı. Eti de tencereye koyduk. Ekmek pişmek üzere ve tencere taşlar üzerinde kaynamakta iken Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gidip;
“–Biraz yemeğimiz var. Bir-iki kişiyle bize buyurunuz.” diye ricâ ettim.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;
“–Ne kadar yemeğiniz var?” diye sordu. Olanı söyledim.
“–Hem çok, hem de iyi! Ailene; biz gelinceye kadar tencereyi ateşten indirmemesini, ekmeği de fırından çıkarmamasını tembih et.” buyurdu.
Ashâbına da;
“–Kalkınız!” emrini verdi.
Muhâcirler ve ensar hep birlikte kalktılar.
Bunun üzerine aileme gidip (yemeğin azlığı ve zâhiren kâfî gelmeyeceği endişesiyle o an için küçük bir şaşkınlık yaşayarak);
“–İşte Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; muhâcir, ensar ve bunlara katılan diğerleriyle beraber geliyorlar.” dedim.
Ailem;
“–Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hazırlığımızın ne kadar olduğunu sormadı mı?” dedi.
“–Evet, sordu.” dedim.
“–Öyleyse müsterih ol.” dedi.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gelenlere;
“–Giriniz, sıkışmayınız.” buyuruyor, ekmek kesiyor, üzerine et koyuyor, etin suyunu da bunun üstüne döküyordu.
Nihayet bütün ashab doydu. Yemekten bir miktar da arttı. Peygamber Efendimiz, aileme hitâb ederek;
“–Bunu ye ve komşularına ikrâm et. Çünkü açlık ortalığı kapladı.” buyurdu. (Buhârî, Megāzî, 29; Müslim, Eşribe, 141)
Ashâb-ı kiram, Peygamber Efendimiz’e dâimâ şöyle hitâb ederlerdi:
“Anam, babam, canım ve malım Sana fedâ olsun yâ Rasûlâllah!..”
Onlar bu ikrarlarını, sözde bırakmadılar. Nicesi Allah yolunda şehîd oldu.
- Uhud’da Ayneyn Geçidi’ni asla terk etmeyen ve şehîd olan yedi sahâbînin ulvî sadâkati...
- Hamrâü’l-Esed’de yaralı oldukları hâlde, Peygamberimiz’in davetinden geri kalmamak için biri diğerini taşıyarak sefere iştirâk eden Abdullah bin Sehl ile kardeşi Râfî -radıyallâhu anhümâ- o ulvî fedâkârlıklardan birkaç misaldir.
Sahâbe, seferberliklerde canları ve mallarıyla fedâkârlığa koştular. Bir sahâbî genç kızın; -infak heyecanıyla- kulaklarından -âdetâ kopararak- çıkardığı kanlı küpeler, bu fedâkârlıkların ne güzel bir nümûnesidir.
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; Hakk’a irtihâl ettikten sonra da, O’nun emâneti olan İslâm’ı dünyanın dört bir yanına taşımak için fedâkârlıklar sergilediler.
Bize en şanlı misal; Ebû Eyyûb el-Ensârî -radıyallâhu anh-’tır ki, seksen küsur yaşında katıldığı ikinci İstanbul seferinde şehîd olmuş;
“–Beni ulaştığınız en ileri noktaya defnedin!” diyerek, mübârek türbesiyle o fedâkârlıkların kıyâmete kadar güzîde bir nişânesi olmuştur.
Peygamberimiz’in Çin’e yolladığı Vehb bin Kebşe -radıyallâhu anh- da, bir başka fedâkârlık timsâlidir. Rasûlullah hasretiyle, o zamanın şartlarında bir yıllık mesafe olan Çin’den Medine’ye döner. Görür ki, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz vefât etmiş. Medine’de ailesinin ve akrabalarının arasında kalmaz, tekrar vazifesine döner. Çin’de İslâm’ın temeli, sahâbe zamanında atılmıştır.
Sahâbe devrinde muazzam fütûhat gerçekleştirildi. Ganîmetler âdetâ sel gibi aktı. Fakat ashâbın evinin dekoru, hayatlarının tarzı değişmedi. Onlar bütün imkânlarını; Allah yolunda fedâ ederek, Peygamberimiz’den gördükleri zühdü sürdürdüler.
Tasavvuf, Allah Rasûlü ve ashâbının bu fedâkârâne hayatını devam ettirme gayretidir. Bunun zirvesi de:
HAZRET-İ SIDDÎK
En büyük kerâmet, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e muhabbettir. O’na râm olabilmektir. O’nun yoluna fedâ olabilmektir. Bütün bunlar kemâliyle Hazret-i Ebûbekir Efendimiz’de görülür. O defaatle bütün malını Allah Rasûlü’ne infâk etmiş;
“–Ailene ne bıraktın?” suâline;
“–Allah ve Rasûlü’nü (bıraktım!)” diye cevap vermiştir. (Tirmizî, Menâkıb, 16/3675)
Hicret esnasında Sevr Mağarası’na doğru giderken, Hazret-i Ebûbekir; Fahr-i Kâinât Efendimiz’in kâh önünde, kâh arkasında yürüyordu. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onun bu hareketini fark edince;
“−Ey Ebûbekir, niçin böyle yapıyorsun?” diye sordu.
Ebûbekir -radıyallâhu anh-;
“−Yâ Rasûlâllah! Müşriklerin arkanızdan yetişebileceklerini düşünüyor arkadan yürüyorum, ileride pusu kurmuş olabilecekleri aklıma gelince de hemen öne geçiyorum!” dedi. O seferin hazırlıklarında, Hazret-i Ebûbekir’in evlâtlarının da samimî fedâkârlıklarını görürüz. (Bkz. İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 222-223; Ali el-Kārî, Mirkāt, Beyrut 1992, X, 381-382/6034; Ebû Nuaym, Hilye, I, 33)
Âyet-i kerîmede «İkinin ikincisi» diye medh ü senâ edilen Hazret-i Ebûbekir; Sevr Mağarası’nda, üç gün Peygamberimiz ile mahrem bir maiyyete nâil oldu. Tasavvuf yolunun temellerinin bu müstesnâ mülâkatta atıldığı ifade edilmiştir.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; bir gün, yâr-ı gārı Hazret-i Ebûbekir’in fedâkârlıklarından memnuniyetini ifade sadedinde;
“–Ebûbekir’in malından istifâde ettiğim kadar başka hiç kimsenin malından faydalanmadım...” buyurdu.
Bu nebevî iltifat karşısında Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh-, gözyaşlarına hâkim olamadı. Fahr-i Kâinât Efendimiz’e hitâben, O’na olan engin muhabbetinin gerektirdiği fedâkârlığı şu sözleriyle ifade etti:
“–Ben ve malım, yalnızca Sen’in için değil miyiz yâ Rasûlâllah?!.” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 11)
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, vefâtı yaklaştığında şöyle buyurdu:
“Mescide açılan bütün (husûsî) kapılar kapansın, sadece Ebûbekir’inki açık kalsın! Ben, Ebûbekir’in kapısının üzerinde bir nur görüyorum...” (Bkz. Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 3, Menâkıbu’l-Ensâr, 45, Salât, 80; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 2; Tirmizî, Menâkıb, 15; İbn-i Sa‘d, II, 227)
HAZRET-İ SIDDÎKA
Hazret-i Ebûbekir Efendimiz’in kızı Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- da, fedâkârlığın zarif bir nümûnesidir. Peygamberler, vefât ettikleri yere defnedilirler. Bu sebeple, Peygamberimiz’in mübârek Ravza-i Mutahharası, Hazret-i Âişe Vâlidemiz’in odasıdır. İlk halîfe ve Hazret-i Âişe’nin babası Hazret-i Ebûbekir de hemen yanına defnedilmiştir.
Hazret-i Ömer mihrapta sû-i kaste uğrayıp ağır yaralandığında; Hazret-i Âişe’den, o mübârek yere defnedilmek için izin istedi. Hazret-i Âişe; o zamana kadar kendisine makber olarak arzu ettiği o yeri, müstesnâ bir îsâr göstererek Hazret-i Ömer’e verdi.
Ardından oraya bir perde çektirerek, Hazret-i Ömer’in defninden sonra kabirlerin yanında artık tesettüre riâyet etti. Bu da onun istikamet ve takvâsının tezâhürüdür.
Takdîr-i ilâhî, Hazret-i Âişe’nin evlâdı olmamıştı. Bu hâle rızâ gösterdi ve hiç şikâyet etmedi. Ümmetin annesi oldu. İmkânlarını biriktirir, sâliha câriyeleri hürriyetine kavuşturup evlendirmek gibi büyük hayırlar îfâ ederdi.
Keskin zekâsı ve güçlü hâfızası bereketiyle Allah Rasûlü’nden öğrendiği ilmi, yeğenleri vasıtasıyla 300 talebesine aktardı. İbn-i Abbâs Hazretleri, Hazret-i Âişe’nin yedi büyük müçtehidden biri olduğunu söylemiştir.
Fedâkârlığın bir ulvî şekli de ferâgattir. Müslümanların birlik ve beraberliğini muhafaza için, şahsî riyâsetini terk edebilmek ve siyâsî ikbâlinden vazgeçebilmektir.
ÜÇ YÜKSEK ŞAHSİYET
Tarihte üç şahıs vardır ki bunlar, İslâm birliği uğruna kâ‘bına varılmaz bir ferâgat örneği sergilemişlerdir.
Bunların ilki, peygamber torunu Hazret-i Hasan -radıyallâhu anh-’tır. Hasan -radıyallâhu anh-; halîfeliği altı ay îfâ ettikten sonra, büyük bir kalbî olgunlukla Muâviye’ye devrederek siyâsî çekişmelerin önüne geçmiş ve büyük kitlelerin birbirleriyle çarpışarak kardeş kanının seller misâli akmasına mânî olmuştur. Onun bu ferâgati yaptığı seneye, Âmü’l-Cemâa / Birlik Senesi denmiş ve ümmette büyük bir saâdete vesile olmuştur.
İkincisi de doğu illerini büyük bir sevgi seli hâlinde, hiç kılıç kullanılmadan Osmanlı’ya bağlayan İdris-i Bitlisî Hazretleri’dir. Yavuz Sultan Selim Han; bu ferâgata teşekkür kabîlinden, kendisine istediği gibi doldurabileceği beratlar ve fermanlar vermiş, fakat bu fedâkâr şahsiyet onları da kullanmamış, ümmetin ve ehl-i sünnet akîdesinin muhafazasını her şeyin üzerinde tutmuştur.
Üçüncüsü ise Barbaros Hayreddin Paşa’dır ki; koca Cezayir’in ve daha nice yerlerin sultanı durumunda iken, emri altındaki memleketi ümmetin birlik ve bütünlüğü için Osmanlı sultanına bağlı bir eyâlet hâline getirmiş ve kendisi de o büyük devletin memuru olmayı, bir ülkenin hükümdarlığına tercih etmiştir. Onun bu ferâgati; birçok tarihçinin itirafıyla sâbittir ki, kuzey Afrika’nın, istîlâcı Avrupa’nın müstemlekesi hâline gelmesine asırlarca mânî olmuştur.
VATANIN SELÂMETİ
Son misallerimiz; fedâkârlık ve îsârın, idare ve siyaset sahasında da ne kadar mühim olduğunu göstermektedir.
Din vatanda yaşanır. Ümmetin birlik ve beraberliği, huzur ve selâmeti için, vatan ve millet uğrunda da fedâkârlık bir zarûrettir.
Fedâkârlık, Cenâb-ı Hak indinde, çok makbul olduğu için; zaferler dâimâ büyük fedâkârlıklar neticesinde zuhûr eder.
Çanakkale’de sayıları yüz binleri bulan Mehmetçikler, bayraklarına da işledikleri üzere; Allah, nâmus, vatan ve ittihâd için canlarını fedâ ettiler.
Fedâkâr analar, -kurbanlık koçları işaretlemek için kına yakıldığı gibi- evlâtlarını Allah yolunda şehîd olsun diye, cephelere kınalayıp gönderdiler. Evlâtlarını fedâkârlığa teşvik etmek için;
“–Ezanımız susacaksa, vatanımız kâfirlerin eline geçecekse, siz de dönmeyin!” diye tembihlediler.
Çanakkale cephesinde Binbaşı Lütfi Bey;
“–Yetiş yâ Muhammed; kitâbın elden gidiyor.” diye haykırıyordu. Uhud’da fedâkâr ashâbın;
“–Allah Rasûlü’ne bir şey olduysa biz neden yaşayalım!” demeleri gibi, Çanakkale’de, Millî Mücadele’de bu milletin evlâtlarını cansiperâne şehâdete koşturan düstur, Allah için fedâkârlık rûhuydu.
İşte bir misal:
Çanakkale Harbi’nde gösterdiği müstesnâ gayretlerle büyük faydalar sağlayan, sînesi îman dolu Zâbit Muzaffer; daha sonra koştuğu Doğu Cephesi’nde kanlı bir çarpışma esnasında ağır bir şekilde yaralandı.
Ateş hattında çarpışan ve vazifesi başında şehîd olan Zâbit Muzaffer Bey, son nefesinde artık sesinin çıkmadığı ve gözlerinin bir şey anlatamadığı dakikada, cebinden bir zarf çıkardı; sonra yerden bir çöp parçası alarak yarasından akan kanlara batırıp yazmaya başladı:
“–Asker! Kıble ne tarafta?!.”
Etrafındakiler; rûhunu, Beytullâh’a yönelerek Allâh’a teslim etmek isteyen Muzaffer Bey’i kıbleye çevirerek onun bu arzusunu yerine getirdiler. Yüzü vuslat neşesiyle dolan zâbit, muazzez rûhunu şehîden Rabbine teslim eyledi.
Hâsılı;
Ferdin mânevî tekâmülü, ailenin huzuru, milletin selâmeti ve iki cihan saâdeti, hepsi Allah yolunda fedâkârlık ve îsârı îcâb ettirir. İlâhî yardımı celbeden bu ulvî meziyetin yaşatılması, bu ahlâkın zıddı olan hodgâmlık / bencillik ve cimriliğin bertaraf edilmesi dînî ve millî bir zarûrettir.
Rabbimiz; Allah Rasûlü’nün ve ashâbının o kâ‘bına erişilmez fedâkârlık, ferâgat ve îsâr ahlâkından bizlere de nasîb eylesin.
Fedâkârlığın ulvî lezzetini tadabilen bahtiyar kulları zümresine bizleri ve nesillerimizi ilhak buyursun.
Âmîn!..