Gönül Sağlığı İçin Helâl Gıda
Genç Dergisi, Yıl: 2025 Ay: Ağustos Sayı: 227
Muhterem Efendim; tüketilen bazı yiyeceklerin, sağlık üzerinde birtakım zararlı etkilerinin bulunduğu, günümüzde ilmî araştırmalarla ortaya konulmuş bir durumda. Bizler, yediğimiz gıdaların gönül sağlığımız üzerinde nasıl bir tesirinin bulunduğunu sormak istiyoruz. Bu hususta bizlere ne buyurursunuz?
Şahsiyet, karakter ve davranışlarımıza en çok tesir eden iki mühim müessir vardır:
Birincisi, kazancın ve yenilen lokmaların helâliyet derecesi, ikincisi ise ülfet edilen kimselerin mânevî durumudur. Zira arkadaşlık yaptığımız kimselerin hâli, muhakkak gönle in’ikâs eder. Öyle ki bu hususta Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse her biriniz, kiminle dostluk kuracağına dikkat etsin.” buyurmuşlardır. (Ebû Dâvûd, Edeb, 19; Tirmizi, Zühd, 45)
Yani beraberinde bulunduğunuz insan, hayırlı, sâlih bir müʼmin ise, sizi hakka, hayra ve ebedî saâdete dâvet ve teşvik eder. Şayet gönül dünyası îman, irfan, güzel ahlâktan mahrum bir kimse ile arkadaşlık ediyorsanız, o kimse sizi ancak nefsâniyet bataklığına ve ebedî felâkete sürükler.
Maalesef günümüzde gençler arasında yaygın kullanılan yapay zekâ da zamanımızın ayrı bir iptilası durumundadır. Zira gençlerimiz, hâl ve hareketlerini İslâm’ın arzu ettiği şahsiyet ve karaktere göre değil, yapay zekânın verdiği talimatlara göre şekillendirmektedirler.
Kâinatta nasıl ki gözle göremediğimiz birtakım ışınlar var; alfa, beta, gama, mor ötesi ışınları vs… Kalpten de birtakım, göremediğimiz fakat tesirine şahit olduğumuz ışınlar çıkıyor. Bunların müsbetine “feyz” ve “rûhâniyet”; menfîsine ise “gaflet” ve “kasvet” diyoruz.
İşte bu hakikate binâen Rabbimiz de mü’minlere şöyle emir buyurmaktadır:
“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun.” (et-Tevbe, 119)
Bunun zıddına, din düşmanları ve fâsıklarla beraberlik ise mânevî bir felâket getireceğinden;
“...Zâlimler topluluğu ile oturma!” (el-En‘âm, 68) buyrulmuştur.
Hattâ bu menfî tesir, maddeye bile in’ikâs etmektedir. Nitekim Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Vedâ Haccı’nda Mina ile Müzdelife arasında bulunan, Ebrehe ve ordusunun ilâhî kahra uğradığı Muhassir Vâdisi’ni süratle geçtiler. Yine Semûd kavminin azâba uğramış olduğu yerlerden su almadılar.
Diğer taraftan, gıdada gözle görülmeyen mânevî bir enerji vardır. Yediğimiz her lokma, bizi müsbet veya menfî bir hâle sevk eder. Yani yediğimiz her lokma, bizi alıp kendi istikâmetine götürür. Meselâ yenilen lokmalar helâl ise, gönül feyzini ziyâdeleştirip rûhâniyeti takviye eder, sâlih amellere iştiyâkı artırır, bedene zindelik, sadra şifâ, rûha gıda, sîmâya tebessüm olarak akseder.
Şayet lokma, haram veya şüpheli ise mânevî hayata zehir saçar. Kalbe gaflet, ibadetlere karşı üşengeçlik ve Allah yolundaki hizmetlere karşı atâlet verir.
Onun için, gıdanın nereden geldiği konusunda çok titiz davranmak îcâb ediyor. Büyüklerimiz; yemeği pişirenlerin, besmele çekip çekmediklerine, huzurlu mu öfkeli mi olduklarına, bilhassa da abdestli olup olmadıklarına dikkat ederlerdi. Şimdi sokaklar alabildiğine abdestsiz, belki de gusülden habersiz kimselerin yaptığı yemeklerle dolu. Ayrıca vitrine edilmek sûretiyle üzerinde nice fakir ve garibin göz hakkı kalmış olan, yiyene fayda yerine zarar hâsıl eden yemekler… Bu sebeple psikiyatrik hastalıkların en fazla olduğu bir devirdeyiz.
Bâkî Billâh Hazretleri, yemeği pişirmek için kullanılan odun, su ve kaplarda dahî helâle titizlikle ehemmiyet verilmesi gerektiğini bildiriyor. Yemeği hazırlayan kimsenin kendini dâimâ huzûr-i ilâhîde bilmesinin lüzumuna dikkat çekiyor. Şayet bu hassasiyetlere riâyet edilmezse;
“Hazırlanan yemekten öyle bir duman çıkar ki, feyz kanallarını tıkar.” buyuruyor.
Hâl böyleyken bir de haram ve şüpheli gıdaların vücutta nasıl bir mânevî tahribat meydana getireceğini, ciddiyetle düşünmek îcâb eder.
Nitekim Hazret-i Mevlânâ şöyle buyurur:
“Bu seher benden ilham kesildi. Anladım ki vücuduma şüpheli birkaç lokma girdi. Bilgi de hikmet de helâl lokmadan doğar. Aşk da merhamet de helâl lokmadan doğar. Eğer bir lokmadan gaflet meydana gelirse, bil ki o lokma haram veya şüphelidir.”
Dolayısıyla Rabbimiz’in, kullarına yeryüzündeki helâl ve temiz olan mahsul ve mamülleri yemelerini emretmesi boşuna değil! Âyet-i kerîmelerde şöyle buyruluyor:
“Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanların helâl ve temiz (tayyib[1]) olanlarından yiyin…” (el-Bakara, 168)
“Allâh’ın size helâl ve temiz olarak verdiği rızıklardan yiyin ve kendisine îman etmiş olduğunuz Allah’tan korkun.” (el-Mâide, 88)
Cenâb-ı Hakk’ın her emrinde bizim idrâk edebildiğimiz veya edemediğimiz pek çok fayda bulunduğuna göre, gıdanın da helâl ve temiz olmasına bilhassa dikkat çekilmesi, bizlere bu hususa çok ehemmiyet göstermemiz gerektiğini tâlim ediyor.
Meselâ Şâh-ı Nakşibend Hazretleri yiyeceğini kendi ziraatinden elde ederdi. Ziraat yaparken kullanılan hayvanların, tarlanın, tohumun ve suyun helâl olması hususunda çok ihtiyatlı davranırdı. Bu sebeple pek çok kimse, teberrüken onun helâl yemeğinden yemek ve şifâ bulmak için sohbetlerine iştirâk ederdi.
Bir defasında şöyle buyurmuşlardır:
“Yenilecek bir gıda, bir yiyecek, her ne olursa olsun, gafletle, öfkeyle veya istemeyerek tedârik edilmiş ve hazırlanmış ise onda hayır ve bereket yoktur. Zira ona nefs ve şeytan yol bulmuştur. Böyle bir yiyeceği yiyen kimsede, mutlaka (feyz ve huzuru bozacak) çirkin bir netice meydana gelir.
Gaflete dalmadan hazırlanan ve nimetlerin hakikî sahibi Cenâb-ı Hakk’ı zikrederek yenen helâl ve hâlis yiyeceklerden, hayır (feyz ve rûhâniyet) meydana gelir.
İnsanların hâlis ve sâlih ameller işlemeye muvaffak olamamalarının bir sebebi de; yeme-içmede (harama, şüpheli şeylere ve kul haklarına kâfî derecede dikkat etmemeleri ve bu hususta) ihtiyatsız davranmalarıdır.
Her ne hâl olursa olsun, bilhassa namazda huşû ve huzur hâlinde bulunmak, zevkle ve gözyaşı dökerek namaz kılabilmek; helâl lokma yemeye ve yemeği Allah Teâlâ’yı düşünerek pişirip O’nun huzûrunda bulunma şuuruyla yemeye bağlıdır. Vücudu haram (ve şüpheli) lokma ile beslenmiş bir kimse, namazdan ve diğer ibadetlerden bir neşve duyamaz.”
Ebû Bekir Verrak -rahmetullâhi aleyh- bir defasında:
“–Sabahları kalkınca insanlara bakarım; kimin helâl, kimin haram yediğini anlarım!..” deyince, dinleyenler merakla sordular:
“–Bunu nasıl anlıyorsun?”
Hazret şöyle cevap verdi:
“–Her kim sabahleyin kalkar kalkmaz dilini boş lâf, gıybet, nemîme / söz taşımak ve sövüp saymakla meşgul ediyorsa, bilirim ki bu hâl, yediği gıdadan kaynaklanmaktadır.
Her kim de sabahleyin kalktığında dilini Allah Teâlâ’nın zikri, kelime-i tevhid ve istiğfarla meşgul ediyorsa, onun aldığı gıda da helâl yoldandır. (Attar, s: 572)
Bizler de geçirdiğimiz gün ve geceleri bu bakış açısıyla muhâsebe etmeliyiz.
Zira içinde bulunduğumuz âhir-zamanda yaşanan huzursuzlukların en mühim sebeplerinden biri de, bilhassa helâl-haram hassâsiyetinin kaybolmasıdır. Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu hakîkate işaret ederek şöyle buyurmuşlardır:
“Öyle bir zaman gelir ki kişi malını helâlden mi, haramdan mı kazandığına hiç aldırış etmez.” (Buhârî, Büyû, 7, 23)
Herkes kazandığı parayı kendi irâdesiyle kullandığını zanneder. Hâlbuki paranın kaderi, kişinin kaderine müdâhil olur. Yani para, kazanılışındaki mânevî temizlik durumuna göre, lâyık olduğu yere doğru akar; sahibinin irâdesini de kendi gittiği yöne doğru istikâmetlendirir. Para helâlden kazanılmışsa sahibini de helâle götürür, haramdan kazanılmışsa, sahibini de harama sevk eder.
Bu sebeple ihtirasla fâize bulaşanlar, dükkânını fâizle iştigal eden yerlere veya İslâm düşmanı olduğu tescilli markalara kiraya verenler, oradan gelen paraların hem gönüllerinde, hem de fiillerinde bozulmalara yol açacağını unutmamalıdırlar.
Mü’min için âhirette hesabını kolay verebileceği helâl mal, hayırlı maldır. Hesabını veremeyip azâbına dûçâr olacağı haram mal ise tam bir baş belâsıdır. Bu hususta miras hukukuna dikkat etmek de çok mühim bir zarurettir. Zira buna riâyet edilmediğinde, kul hakkına girilmiş olmaktadır. Bu da kişinin mânevî hayatına zarar vermektedir.
Günümüzde birtakım maddî zararlardan yakınılıyor. Bunun en başında enflâsyon, hayat pahalılığı vs. geliyor. Fakat bu sıkıntıların, daha ziyâde zâhirî sebepleri üzerinde duruluyor. Hâlbuki bunların bir de bâtınî sebeplerine bakmak îcâb eder.
Maalesef bugün toplumun mühim bir kesiminde, tıpkı tarihte helâk edilen kavimlerde olduğu gibi; âhiret unutuldu, helâl-haram hassâsiyeti zayıfladı, iffet ölçüleri zedelendi. Hile, kumar, rüşvet, fâiz, karaborsacılık, kul hakkına girmek yaygınlaştı.
Bu ve emsâli günahlar ise Allâh’ın yardımının kesilmesi ve bereketin kaldırılmasının başlıca sebeplerindendir. Şüphesiz bunların telâfi yolu da toplum olarak bu nevî yanlışlıklardan vazgeçmek ve tevbe edip hâlimizi ıslah etmektir.
Velhâsıl Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri’nin buyurduğu gibi:
“Dilini öyle bir mühürle ki Allâh’ın râzı olmadığı şeyleri konuşamasın!
Kalbini öyle bir mühürle ki Allah’tan gayrısına meyletmesin!
Ağzına öyle bir kilit vur ki helâl olmayan bir şey oradan geçmesin!
Diğer âzâlarını da öyle bir mühürle ki ihlâssız bir amel işlemesin!”
Rabbimiz lûtf u keremiyle cümlemize ihsan buyursun.
Âmîn!..
Dipnot:
[1] “Helâl, Allah Teâlâ’nın yenmesini mübah kıldığı şeydir. Tayyib ise içinde kul hakkı olduğu şüphesi bulunmayan ve sadece ihtiyaç için kullanılıp nefsânî arzuları tatmine âlet edilmeyen şeydir.” (Bkz. Bursevî, Rûhu’l-Beyân, c. 2, sf. 144, Erkam Yayınları, İstanbul 2010)