Mânevî Huzura Açılan Kapı
Genç Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Haziran Sayı: 237
Muhterem Efendim; son zamanlarda insanlarımızın Allâh’ı anmak maksadıyla câmilerde icrâ edilen zikir meclislerine büyük bir şevkle iştirak ettiklerine şahit oluyoruz. Bu sevindirici gelişme vesîlesiyle zikrin mânâsı, mâhiyeti ve ehemmiyeti hakkında neler söylemek istersiniz?
“İnsan” kelimesinin “nisyan” ile aynı kökten geldiği söylenir. Nisyan, zikrin yani hatırlamanın zıddıdır ve unutkanlığı ifade eder ki insanoğlunun en büyük zaaflarından biridir. Nisyânı asgarîye indirebilmenin en esaslı yolu da zikirdir.
Zikir, Allâh’a yükselen amellerin en sevimlisi ve Hakkʼa yakınlık vesîlelerinin en güzelidir. Nitekim Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“…Allâh’ı çok zikredin; umulur ki kurtuluşa erersiniz.” (el-Cuma, 10)
Yine zikir;
“…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) âyetinde beyan edildiği üzere, rûhun gıdası, gönüllerin huzur menbaıdır.
Diğer taraftan, makbul bir zikir için, onun kalp ve beden âhengiyle îfâ edilmesi zarurîdir. Nitekim Eşrefoğlu Rûmî Hazretleri, zikri üç mertebeye ayırarak şöyle der:
“Birincisi, dil zikrederken gönlün ondan gâfil olmasıdır. Bu, avâmın (gâfil kesimin) zikridir.
İkincisi, hem dil hem de gönül ile zikretmektir ki bu, havâssın (seçkin kulların) zikridir.
Üçüncüsü, hem dille hem gönülle hem de bütün âzâlarla zikretmektir. Bu da hâssü’l-havâssın (Hakkʼa yakın, en seçkin kulların) zikridir…”
Allâh’ı zikretmek, hiç şüphesiz ki Allah lâfzının sadece dil ile kelime olarak tekrarlanması değil; onun, duygu ve düşüncelerin merkezi olan kalpte mekân bulmasıdır.
Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyruluyor:
“(Gerçek akıl sahibi mü’minler) ayaktayken, otururken ve yanları üzerinde yatarken (her durumda) Allâh’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin tefekkür ederler (ve şöyle derler:) Ey Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen’i tesbîh ederiz (bütün noksan sıfatlardan tenzih ederiz); bizi Cehennem azâbından koru!” (Âl-i İmrân, 191)
Demek ki makbul bir zikir; kalbi tefekküre sevk eden, rûhu mârifetullah ve muhabbetullah iklimine taşıyan, gönlü Allah korkusuyla titreterek[1] Hakkʼa ilticâ hâlinde yaşatan bir zikirdir.
Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri de:
“Zikirden maksat, sadece (dille) «Allah» veya «Lâ ilâhe illâllah» demek değildir. Belki sebepten Müsebbib’e (sebeplerin ilk ve asıl sebebi olan Allâh’a kalben) vâsıl olmak ve bütün nîmetlerin Oʼndan geldiğini görmektir.” der.
Yani zikir; dilin tekrarına ilâveten, kalbin her gördüğü varlıkta onun yaratıcısı olan Cenâb-ı Hakk’ı hatırlamasıdır.
Dolayısıyla kendine, evlâdına, çevresine, toprak terkibine baktığında, bunlarda sergilenen ilâhî kudret nakışlarını ibret nazarıyla seyretmek de zikirdir.
Güneş’e ve Ay’a baktığında, o iki semâvî takvimin milyonlarca yıldan beri saniye şaşmadan birbirini takip edişini tefekkür edip ilâhî ilim, kudret ve sanatın yüceliğini daha derinden idrâk etmek de zikirdir.
İnsan ve diğer canlıların hayâtiyetini mümkün kılan atmosferdeki hassas dengeyi düşünüp bütün bunları var eden el-Hâlık, el-Bârî ve el-Musavvirʼi tefekkür etmek de zikirdir.
İşte bu şekilde Cenâb-ı Hakk’ı hiçbir zaman unutmayan; Kur’ân, kâinat ve insanda sergilenen ilâhî kudret tecellîlerinde derinleşen bir kalp, zikrin en makbul kıvamına ulaşmış demektir.
Zaten Rabbimiz, indirdiği ilk âyetlerde;
“Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir alaktan (aşılanmış yumurtadan) yarattı. Oku! Rabbin nihâyetsiz kerem sahibidir.” (el-Alak, 1-3) buyurmak sûretiyle insanın, bu kâinâta dâimâ ibret ve hikmet nazarıyla bakmasını arzu ettiğini bildirmektedir.
Dolayısıyla insan, kevnî âyetlerden ibaret olan kâinat kitabını da gönül gözüyle okuyacak ve Allâh’ı zikredecek. Bu zikrin bir sınırı da yok!
Nitekim İbn-i Abbas -radıyallâhu anhumâ-;
“Ey îmân edenler! Allâh’ı çokça zikredin.” (el-Ahzâb, 41) âyetinin tefsîrinde şöyle der:
“Allah Teâlâ, kullarına farz kıldığı her ibadete belli bir sınır tâyin etmiştir. Bu hususta mâzeret sahibi olanların özürlerini de kabûl etmiştir. Ancak zikir, bunun dışındadır. Allah Teâlâ zikir hakkında nihâyetine erişilebilecek bir sınır tâyin etmemiştir.
Aklını kaybedenden başka, zikri terk eden hiç kimsenin mâzeretini de kabûl etmez. Cenâb-ı Hak, insanlara her hâlükârda zikir hâlinde olmalarını emretmiştir.”[2]
Nasıl ki pili biten bir cihaz, ancak şarj edilerek yeniden aktif hâle gelirse, zikir de insana mânevî bir zindelik ve canlılık kazandırır. Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;
“Rabbini zikreden kimse ile zikretmeyen kimsenin misâli, diri ile ölünün misâli gibidir.” buyurmuşlardır. (Buhârî, Deavât, 66)
Makbul bir kıvamda îfâ edilen zikir sayesinde kalbin marazları (hastalıkları) gider, kiri-pası temizlenir, nûr ile dolar, rikkat ve hassâsiyet kazanarak ilâhî sır ve hikmetlere âşinâ hâle gelir. Kalp atışları Hakk’a göre olunca da, niyetler ve ameller seviye kazanır.
Bir mü’min, besmele çekerek bir kardeşine çelme takamaz. Kalbi Allah ile olan bir müʼmin, O’nun kullarının kalbine bir diken batıramaz. Hattâ Yaratan’ından ötürü bütün mahlûkâta şefkatle nazar eder, bir karıncayı dahî incitmekten titizlikle sakınır.
Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:
“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbîh eder. O’nu hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbîhini anlamazsınız…” (el-İsrâ, 44)
Ancak gönül hassâsiyeti inkişâf etmiş olanlar bu tesbîh sesini hissederler. Nitekim bu hakîkatin bir misâli sadedinde, nebevî terbiye altında yetişen güzîde sahâbîlerden Abdullah ibn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh-;
“Biz boğazımızdan geçen lokmaların tesbihlerini duyar hâle gelmiştik!” buyurmuştur. (Bkz. Buhârî, Menâkıb, 25)
Kâinattaki umûmî zikrin âhengine bürünerek yaşayan Hazret-i Mevlânâ, bir kuyumcu dükkânı önünden geçerken işittiği çekiç sesinin nağmelerindeki zikirden vecde gelip huşû içinde semâ ederek zikre dalmıştır.
Hak dostlarından Hüdâyî Hazretleri, koparmak için uzandığı bütün çiçeklerin kendi dillerince Hakk’ı tesbîh ettiklerini işitince hiçbirini koparmaya kıyamamış, neticede üstâdına ancak, sapı kırılmış olduğu için zikri bitmiş bir çiçeği takdim edebilmiştir.
Yine bu hakîkat sebebiyledir ki ârif mü’minler, Allâh’ı zikrettikleri için zerreden kürreye kadar bütün varlıklara ulvî bir nazarla bakmışlardır. Onların nazarında bülbüllerin bir damlacık yüreklerinden dökülen feryat nağmeleri, kumrulardan yükselen “hû, hû”lar, leyleklerin “lek, lek”leri, hep duygu dolu birer “zikir” tezâhürüdür. Nitekim sarı çiçekle içli içli hasbihâl eden Yunus Emre’nin; “Benim bir karıncaya, ulu nazarım vardır…” buyurması da bu hikmetin veciz bir ifadesidir.
Diğer taraftan, Rabbimizʼin, âyet-i kerîmelerde mahlûkâtın dahî kendisini zikir hâlinde olduğunu beyân etmesi, Allâh’ı unutup da dünyaya dalan gâfillere âdeta;
“Görmüyor musunuz, uğruna Ben’i terk ettiğiniz dünya bile aslında Ben’i zikrediyor ve Ben’im hükümranlığıma tam bir teslîmiyetle boyun eğiyor.” mesajını vermektedir.
Mevlânâ Hazretleri de bu hakîkati şöyle dile getirir:
“Cansız gibi görünen varlıklar insanlara (lisân-ı hâl ile) şöyle derler:
«Ey gafiller! Siz cansızlar tarafına gidiyorsunuz. Yani altın, gümüş, mevki, şöhret peşinde koşuyorsunuz. Cansızların canına ve rûhânî olan diline nasıl mahrem olabilirsiniz, onların zikir ve tesbihlerini hangi kulakla dinleyebilirsiniz?
Siz madde âlemini bırakınız, canlılar âlemine gidiniz de, âlemin «cüz»lerinin tesbihlerini ve vecd hâlinde zikirlerini işitiniz!»”
Hakîkaten, dağlar ve taşlar dahî Allâh’ı zikrederken; Cenâb-ı Hakk’ın ahsen-i takvîm üzere yarattığı insanın, Allah’tan gafil olması ne hazin bir ziyandır. Eşya dahî Allâh’a koşarken, insanın eşya peşinde koşması ne büyük bir gaflettir!..
Şunu unutmayalım ki dünya hayatında zikirden mahrum olarak geçirilen vakitler; yani Allah’tan gâfil hâlde tüketilen nefesler, ömür takviminin ziyan olmuş yapraklarıdır. Nitekim bir hadîs-i şerîfte buyrulduğu üzere;
“Cennet halkı, başka bir şey için değil, sadece dünyada Allâh’ı zikretmeden geçirdikleri vakitler için hasret ve nedâmet duyacaktır.” (Heysemî, X, 73-74)
Velhâsıl; Hakkʼa yakınlık ikliminde yaşamak, Oʼnun af, rızâ, rahmet ve muhabbetine nâil olmak isteyen bir mü’minin zikirden uzak bir hayat yaşaması düşünülemez. Zira kulu Rabbine yaklaştıran en kuvvetli râbıta olan zikir; tefekkürdeki durgunluğu, dimağdaki uyuşukluğu gideren, kulluk vazifelerini îfâ hususunda aşk ve şevki artıran mânevî bir takviye ve feyz vesîlesidir.
Allah kalplerimizi zikriyle nurlandırsın, muhabbetiyle ihyâ eylesin.
Âmîn!..
Dipnotlar:
[1] Bkz. el-Enfâl, 2.
[2] Taberî, Câmiu’l-Beyân an Te’vîli Âyi’l-Kur’ân, Beyrut 1995, XXII, 22; Kurtubî, XIV, 197.