Gönlün Mîrâcı

Şebnem Dergisi, Yıl: 2021 Ay: Mart Sayı: 200

Rabbimiz, kullarını dâimâ îman testinden geçiriyor. Fedakârlık ise, bu imtihanda gönüldeki îmânın seviyesini gösteren mühim bir ölçü. Fedakârlık, kulu Rabbine yaklaştıran en müstesnâ insanlık cevheri. Mü’min, fedakârlığı ölçüsünde Cenâb-ı Hakk’a yakınlık kazanıyor.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, ömrünün tamamını fedakârlığın zirvesinde yaşadı. Rabbimiz, hiçbir beşere lûtfetmediği Mîrâc’ı, O’na ihsan ve ikram buyurdu. Yedi kat semâ, Cennet, Cehennem ve Sidre-i Müntehâ kendisine ziyaret ettirildi. Sonrasında Cenâb-ı Hak ile baş başa bir mülâkat gerçekleşti. Bizler bu yakınlığın mâhiyetini tam olarak bilemiyoruz. Lâkin Rasûlullah Efendimiz, bize o müstesnâ yolculuktan, müşâhede ettiği bazı sahneleri naklediyor.

Hiç şüphesiz ki bu sahneler, Hakk’a yakınlık yolculuğunda olan bir mü’minin dikkat etmesi gereken, üzerinde hassâsiyetle durması gereken çok mühim noktalar.

Bunlardan biri;

Yetim Malı Yememek

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Mîraç’ta bir topluluğa uğradılar ve gördüler ki, onların dudakları deve dudağı gibi. Birtakım vazifeli memurlar da onların dudaklarını kesip ağızlarına taş koyuyor.

“–Ey Cibrîl! Bunlar kimlerdir?” diye sordu. Cebrâil -aleyhisselâm- şu cevâbı verdi:

“–Bunlar, yetimlerin mallarını haksızlıkla yiyenlerdir!” (Taberî, XV, 18-19)

Rabbimiz âyet-i kerîmede insanlığı şöyle îkaz ediyor:

“Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler, şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar; zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir.” (en-Nisâ, 10)

Buradan hareketle öğreniyoruz ki, Rabbimiz’i hoşnud edecek en güzel davranışlardan biri de yetime kol-kanat germektir. Onlar bize ilâhî birer emanettir. Bu emânete sahip çıkmak da ancak, dünyevî ihtiyaçlarını giderdiğimiz gibi, gönül dünyalarını da îmâr etmekle gerçekleşecektir.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in o ulvî yolculuktan dikkatlerimize sunduğu diğer bir husus;

Gıybetten Uzak Durmak

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Mîraç’ta rastladığı bir topluluğun bakırdan tırnaklarla yüzlerini ve göğüslerini tırmaladıklarını gördü. Bunların kimler olduğunu Cebrâil’e sorunca, o şöyle cevapladı:

“–Bunlar, (gıybet etmek sûretiyle) insanların etlerini yiyenler ve onların şeref ve namuslarıyla oynayanlardır.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 35/4878; Ahmed, III, 224)

Rabbimiz mü’minlerin vasıflarını zikrederken, onların boş ve faydasız şeylerden yüz çevirdiklerini bildiriyor. (Bkz. el-Mü’minûn, 3)

Efendimiz de bir hadîs-i şerîflerinde mü’mini şöyle târif ediyor:

“Mü’min, ırza, namusa dil uzatan, lânet eden, çirkin işler yapan, edepsiz konuşan kimse değildir.” (Tirmizî, Birr, 48; İbni Hanbel, I, 405)

Yani dilimiz dâimâ rahmet lisânı olacak. Ya hayır söyleyeceğiz yahut susacağız.[1] Bunu kendimize şiar edineceğiz.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in dikkatlerimize sunduğu bir diğer husus;

İffeti Korumak

Nitekim Mîrac esnâsında Cebrâil -aleyhisselâm- ile Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- azap içinde bir grup insan görmüşlerdi. Önlerinde, güzelce pişmiş leziz et yemekleri ile çiğ ve kokuşmuş leşler vardı. Fakat onlar, o güzelim yemekleri bırakıp pis ve kokuşmuş leşleri yiyorlardı. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bunların kim olduğunu sorduğunda Cebrâil -aleyhisselâm- şu cevâbı verdi:

“–Onlar ümmetinden helâl hanımını bırakıp da haram olan kadına giden erkeklerle, kocasını bırakıp haram olan erkeklere giden kadınlardır.” (Heysemî, I, 67, 68)

Her bir köşesi kevnî âyetlerle dolu olan bu kâinatta haramlardan zevk almak, tıpkı bir lağım faresinin teressübat çukurlarında dolaşmaktan haz duymasına benziyor.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise bir mü’minin nezâfetini şu teşbihle ifade buyuruyor:

“Mü’min, bal arısına benzer. Temiz olanı yer, temiz olan şeyler ortaya koyar, temiz yerlere konar, konduğu yeri ne kırar ne de bozar.” (Ahmed, II, 199)

Unutulmamalıdır ki iffet, insana âit bir husûsiyettir. İnsanı diğer mahlûkattan ayıran en fârik vasıftır. Onun kaybedilmesi; insanlık haysiyetini zâyî etmek ve diğer mahlûkâtın durumuna düşmek demektir.

İffetlerini muhâfaza eden erkek ve kadınlar, Allah Teâlâ’nın engin mağfiretine ve büyük bir ecre nâil olacaklardır.[2]

Günümüzde ise, lânet halkası boyunlarına geçirilmiş, iffetsizliğin denâetine düşmüş Lût Kavmi’nden insanlar türemeye başladı. Toplumlar, câhiliye devrinden de beter bir sapkınlar gürûhuyla karşı karşıya kaldı. Günümüzün salgın virüsünden daha fecî olan ve adına LGBT denilen bu iffetsizlik mikrobu, nezih milletimizin asil damarlarına zerk edilmeye çalışılıyor. Rabbimiz muhâfaza buyursun!

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şu hadîs-i şerîfleriyle bilhassa hanımlara, azâb-ı ilâhîye dûçâr edecek davranışlardan kendilerini korumaları için husûsî bir îkazda bulunuyor:

“(Mîraç’ta) Cennet’in kapısında durup içeri baktım. Oraya girenlerin büyük çoğunluğunun yoksullar olduğunu gördüm. Zenginler ise (hesap için) bekletiliyorlardı. Ancak onlardan Cehennem’e gidecek olanların ateşe atılması emredilmişti.

Cehennem’in kapısında da durup baktım, oraya girenlerin büyük çoğunluğu da kadınlardı.” (Buhârî, Rikāk, 51; Müslim, Zühd, 93)

İbn-i Ömer -radıyallâhu anhumâ-’nın naklettiğine göre Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir defasında:

“–Ey kadınlar! Sadaka veriniz ve çok istiğfâr ediniz. Çünkü ben, Cehennem’in çoğunu sizin doldurduğunuzu gördüm.”buyurmuştu. Orada bulunan kadınlardan biri:

“–Niçin Cehennem’in çoğunu biz dolduruyoruz?” diye sordu.

Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de şöyle buyurdu:

“–Çünkü siz çok lânet eder ve kocanızın yaptığı iyilikleri unutursunuz…” (Buhârî, Hayz 6, Küsûf 9, Zekât 44, Savm 41, Şehâdât 12; Müslim, Îmân, 132)

Toplumları âbâd eden de, berbâd eden de kadınlardır. Nitekim Semud Kavmi’ni helâke sürükleyen, iki kadın olmuştur.

Diğer taraftan hadîs-i şerîfte; “Cennet annelerin ayakları altındadır.” buyruluyor. (Nesâî, Cihâd, 6) “Babaların ayakları altındadır” buyrulmuyor. Yine Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kendisine üç şeyin Hak tarafından sevdirildiğini ve bunlardan birinin de «sâliha hanım» olduğunu ifâde buyuruyorlar.[3] Dolayısıyla iffetini, haysiyet ve şerefini koruyan müttakî bir hanım, ömürlük bir teşekküre lâyıktır.

Bir diğer husus:

Fâiz Yememek

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Cehennem’de azap gören bazı günahkârların hâllerini bizlere şöyle haber veriyor:

“Mîrac gecesi, bir kısım insanlara uğradım ki, karınları evler gibi iri idi. Karınlarının içi yılanlarla doluydu ve bunlar dışarıdan görünüyordu. Ben:

«–Ey Cibrîl! Bunlar kimlerdir?» diye sordum.

«–Bunlar fâiz yiyenlerdir!» cevâbını verdi.” (İbn-i Mâce, Ticârât, 58)

Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun. Eğer gerçekten inanıyorsanız mevcut fâiz alacaklarınızı terk edin. Şayet (fâiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve Rasûlü tarafından (fâizcilere karşı) açılan savaştan haberiniz olsun. Eğer tevbe edip vazgeçerseniz, sermayeniz sizindir; ne haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz.” (el-Bakara, 278-279)

Bir başka husus;

Darda Kalmış Olana Borç Vermek

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyuruyorlar:

“Mîrac Gecesi’nde Cennet’in kapısı üzerinde şu ibârenin yazılı olduğunu gördüm:

«Sadaka on misliyle, borç vermek ise on sekiz misliyle mükâfatlandırılacaktır.»

Ben:

«–Ey Cibrîl! Borç verilen şey niçin sadakadan daha üstün oluyor?» diye sordum.

«–Çünkü, sâil (çoğu kere) yanında para olduğu hâlde sadaka ister. Borç isteyen ise, ihtiyacı sebebiyle talepte bulunur.» cevâbını verdi.” (İbn-i Mâce, Sadakât, 19)

Bununla birlikte borçlulara elden geldiğince kolaylık göstermeli; bilhassa borçlu samimî bir şekilde ödemeye gayret ettiği hâlde buna muvaffak olamıyorsa, ona mühlet vermelidir. Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Eğer (borçlu) darlık içinde ise, bir kolaylığa çıkıncaya kadar ona mühlet vermek (gerekir). Eğer (gerçekleri) anlarsanız bunu sadakaya saymak sizin için daha hayırlıdır.” (el-Bakara, 280)

***

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, mâzî, hâl ve istikbâl kayıtlarından müstağnî olduğu Mîrac Gecesi’nde istikbâle âit bir takım ibretli vak’alar da seyretmiş ve bunları mâzî sîgasıyla, yani olmuş bir hâdise gibi nakletmişlerdir. Bununla alâkalı bir misâl de Aşere-i Mübeşşere’den Abdurrahman bin Avf Hazretleri hakkındadır.

Efendimiz buyuruyor:

“O gece (Mîrac Gecesi’nde) Abdurrahman bin Avf’ı gördüm. Cennet’e, oturduğu yerde emekleyerek giriyordu. Ona dedim ki:

«–Niçin bu kadar ağır geliyorsun?»

Dedi ki:

«–Yâ Rasûlâllah! Malımın hesâbı dolayısıyla, çocukları bile ihtiyarlatacak kadar ağır sıkıntılar geçirdim. Öyle ki, bir daha Siz’i göremeyeceğimi zannettim…»” (Muhammed Pârsâ, Faslu’l-Hıtâb, s. 403)

Rabbimiz’in verdiği nîmetler karşısında mü’minin sergilemesi gereken tavrı Ebû Zer -radıyallâhu anh- şöyle naklediyor:

Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’le birlikte Medîne’nin Harra mevkiinde yürüyordum. Derken Uhud Dağı’nı gördük. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Ey Ebû Zer!” dedi. Ben:

“–Buyur yâ Rasûlâllah! Emrine âmâdeyim.” dedim. Efendimiz:

“–Yanımda şu Uhud Dağı kadar altın olsa, bu beni sevindirmez. Bir borcu ödemek için ayırdığımdan başka da yanımda bir dinar bulunarak üç gün geçmesini istemem. (Allah Rasûlü, önüne, sağına, soluna ve arkasına elleriyle verme işâreti yaparak) yanımda bulunanı Allâh’ın kullarına şöyle şöyle dağıtmak isterim.” buyurdu. Sonra yoluna devam etti ve:

“–Dünyada varlığı çok olanlar, âhirette sevapları az olanlardır. Yalnız sağına, soluna ve ardına şöyle, şöyle ve şöyle (yani bol bol) verenler müstesnâdır. Fakat onlar da ne kadar azdır.” buyurdu. (Buhârî, İstikrâz 3, Rikāk 14; Müslim, Zekât, 32)

Velhâsıl âhirette kurtuluş berâtını almak isteyen bir kimsenin bu fânî cihanda hayatını mîrâc ufkunda yaşaması şart. Bunun için de gönül âleminin tezkiye edilmesi gerekiyor.

Nitekim, Cebrâil -aleyhisselâm- meleklerin en üstünü olduğu hâlde, Sidre-i Müntehâ’dan öteye geçemedi. “Ben bundan sonra bir adım daha atarsam yanarım!” dedi. Fahr-i Kâinât Efendimiz ise, çok daha ötesine geçti. Cenâb-ı Hak ile başbaşa bir mülâkat gerçekleştirdi. Dolayısıyla insan da nefis problemini hâllettiğinde meleklerden daha öteye geçebiliyor.

Rabbimiz’in lûtfuyla mülâkî olduğumuz üç aylar mevsimi, kalp âlemimizin tezkiye edileceği en güzel fırsat demleri. İçinde barındırdığı mübârek gün ve gecelerin çokluğu ve feyzi dolayısıyla üç aylar, her yönüyle mânevî eğitim ayları. Cennet kazancının en kârlı zamanları. Bu demlerde Mîrac gibi, benlikten sıyrılıp da yedi kat göklere yükselmeyi ifade eden mûcizevî hâdiselerdeki hikmetlere râm olup o gönül ufkuyla feyizli bir ibadet hayatı yaşayabilenlere ne mutlu!

Cenâb-ı Hak, cümlemize böyle bir gönül kıvamı ihsân eylesin! Bizleri nefsimizin şerrinden muhafaza buyursun. Rızâsına muvafık bir kulluk hayatı yaşayıp sonsuz mîraca nâil olan bahtiyarlar zümresine dâhil eylesin.

Âmîn!..

Dipnotlar:

[1] Bkz. Buhârî, Edeb 31, 85, Rikāk 23.

[2] Bkz. el-Ahzâb, 35.

[3] Bkz. Nesâî, Işretü’n-Nisâ, 10; Ahmed, III, 128, 199.