Gönle Yol Bulmak Lazım

Genç Dergisi, Yıl: 2025 Ay: Eylül Sayı: 228

Muhterem Efendim; Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, İslâm’ı insanlara tebliğ ederken, nasıl bir üslûp / din dili kullanmıştır. Bu hususta ne buyurursunuz?

İnsanları İslâmʼa dâvet ederken takip edilmesi gereken en müessir üslûbu, Rabbimiz âyet-i kerîmede şöyle beyan buyuruyor:

(Ey Rasûlüm! İnsanları) Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et ve (lüzûmu hâlinde) onlarla en güzel bir üslûpla mücâdele et...” (en-Nahl, 125)

Âlemlere Rahmet olarak gönderilen Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in tebliğ üslûbunun da, bu âyet-i kerîmenin muhtevâsında şekillendiği görüyoruz.

Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, karşılaştığı her fırsatı değerlendirmeye gayret göstermiş, insanlara dâimâ hikmet ve güzel öğütle nasihatte bulunmuştur. Bunu yaparken de muhâtabının idrâk seviyesini gözetmiştir. Yine kim olursa olsun muhâtabına kıymet vermiş, onun enâniyetini tahrik etmeden, yumuşak bir üslûpla konuşmuştur. Ümmetinin terbiyesinde de tedricîliğe ehemmiyet vermiştir.

Bu hususları birkaç madde hâlinde îzah etmek gerekirse;

  1. Karşılaştığı her fırsatı değerlendirmeye gayret göstermiştir.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir insanı daha Allah ile buluşturabilmek için her fırsatı değerlendirir, karşılaştığı her hâdiseyi kevnî bir âyet gibi gönül gözüyle okuyup tebliğ ve irşad vesîlesi edinirdi.

Bunun bir misalini Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- şöyle naklediyor:

Bir keresinde Allah Rasûlü’ne bir grup esir getirdiler. İçlerinde (ayrı düştüğü) çocuğuna duyduğu hasretten dolayı rastladığı her çocuğu kucaklayan, göğsüne bastırıp emziren bir kadın da bulunuyordu. Efendimiz (o kadına işaret ederek) yanındaki ashâbına;

“−Bu kadının çocuğunu ateşe atacağına ihtimal verir misiniz?” diye sordu. Onlar da:

“−Aslâ atmaz.” diye karşılık verdiler. Bunun üzerine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

“−İşte Allah Teâlâ kullarına, bu kadının yavrusuna olan şefkatinden daha merhametlidir.” buyurdular. (Buhârî, Edeb, 18; Müslim, Tevbe, 22)

Lâkin Rabbimiz çok merhametli olmakla beraber; “Azîzün Zü’ntikâm”, yani Hakk’a isyan eden zâlimlere karşı da intikam alıcı bir izzet sahibidir. Bunu da hatırdan çıkarmamak gerekir.

  1. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- insanlara dâimâ hikmet ve güzel öğütle nasihatte bulunmuş, bunu yaparken de muhâtabının idrâk seviyesini gözetmiştir.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e kültürleri ve anlayış seviyeleri birbirinden farklı olan pek çok insan gelirdi. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onları irşâda çalışırken açık ve anlaşılır bir üslûp kullanır, her birine idrâkine ve ihtiyacına göre cevap verirdi.

Meselâ:

“−Amellerin en fazîletlisi hangisidir?” suâline, muhâtabına ve zamana göre:

“–Allâh’a îman, Allah yolunda cihad ve hacc-ı mebrûr!” (Buhârî, Hacc, 4)

“–Zikrullah!” (Muvatta, Kur’ân, 24)

“–Allah için sevmek!” (Ebû Dâvûd, Sünnet, 2)

“–Namaz!” (İbn-i Mâce, Tahâret, 4)

“–Anne ve babaya hizmet!” (İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, IV, 330)

“–Hicret!” (Nesâî, Bey’at, 14) şeklinde farklı cevaplar vererek her birine, kendisi için en münâsip olan ameli tavsiye etmişlerdir.

Ayrıca Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in, kendisine yöneltilen bazı sualleri, muhâtabının dikkatini farklı bir noktaya çekerek cevapladığı da olurdu. Nitekim Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- Vâlidemiz şöyle naklediyor:

“Çöl Araplarından kaba ve câhil birtakım adamlar vardı. Bunlar Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelirler ve:

«–Kıyâmet ne zaman kopacak?» diye sorarlardı.

Bir defasında Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de bunların en gencine bakarak:

«–Şu genç yaşarsa, buna ihtiyarlık erişmeden sizin başınıza kıyâmetiniz kopar (yani hepiniz ölürsünüz.)» buyurmuştu.” (Buhârî, Rikāk, 42)

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu sözleriyle; “Siz, vaktini Allah’tan başka kimsenin bilmediği büyük kıyâmet yerine asıl kendi küçük kıyâmetiniz olan ölümü düşünün. Zira bunu düşünüp hazırlık yapmak sizin için daha hayırlıdır.” demek istemiştir.

Yine kıyâmetin vaktini soran bir başkasına; “Sen ona ne hazırladın?”[1] buyurmuştur.

  1. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- îkaz ve irşâdını, gönülleri âbâd eden zarif bir üslûp, tatlı bir dil ve mütebessim bir çehre ile yapardı.

Ebû Kursâfe -radıyallâhu anh- naklediyor:

“Ben, annem ve teyzem, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in huzûruna, bey’at etmek için gitmiştik. Huzûr-i âlîlerinden ayrıldığımızda, annem ve teyzem bana:

«–Yavrucuğum, bu Zât gibisini hiç görmedik! Yüzü ondan daha güzel, elbiseleri daha temiz ve sözü daha yumuşak başka birini bilmiyoruz. Sanki mübârek ağzından nur saçılıyordu.» dediler.” (Heysemî, VIII, 279-280)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in mübârek yüzünde bir gül gibi açan tebessümleri, O’nun Allah Teâlâ ile huzur verici beraberliğinin en güzel misâliydi.

Yine Ebû Hârun el-Abdî -radıyallâhu anh- şöyle demiştir:

Biz gençler Ebû Saîd’den bazı şeyler öğrenebilmek için onun yanına giderdik. O bizi görünce şöyle derdi:

“–Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in bize vasiyet ve emanet ettiği kişiler, merhaba, hoş geldiniz! Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bize şöyle buyurdu:

«İnsanlar size tâbî olacaklar. Dünyanın dört bir yanından size insanlar gelip dîni iyice öğrenmek ve onda derinleşmek isteyecekler. Size geldiklerinde onlara îtinâ gösterin ve bu ilim tâliplerine hayırla, ikramla ve güzellikle muâmele edin!»” (Tirmizî, İlim, 4/2650; İbn-i Mâce, Mukaddime, 17, 22; Dârimî, Mukaddime, 26; Hâkim, I, 164/298)

  1. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- muhâtabını aslâ rencide etmemiş, hatâsını en güzel bir sûrette düzeltmiştir.

Genç sahâbî Muâviye bin Hakem İslâm’ı yeni öğrenmeye başladığında başından geçen bir hâdiseyi şöyle naklediyor:

“Bir defasında Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte namaz kılarken cemaatten biri aksırdı. Ben de namaz içinde, «Yerhamükellah / Allah sana merhamet etsin!» dedim. İnsanlar bundan rahatsız olup bana ters ters baktılar. Ben;

«‒Ne oldu yahu! Neden bana öyle bakıyorsunuz?» dedim.

Bunun üzerine onlar, elleriyle dizlerine vurmaya başladılar. Beni susturmak istediklerini anlayınca ben de sustum.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- namazı bitirdi. Anam babam uğruna fedâ olsun! Ne ondan evvel ne de sonra daha güzel öğreten birini gördüm! Vallâhi bana ne surat astı, ne vurdu, ne de azarladı. Sadece;

«‒Bu, namazdır. Namaz kılarken konuşulmaz. Namaz, tesbihtir, tekbirdir ve Kur’ân okumaktır.» buyurdu.

Ben de; «Ey Allâh’ın Rasûlü! Ben câhiliyeden yeni kurtulmuş biriyim.»” dedim. (Müslim, Mesâcid, 33)

Yine ashâbının mânevî terbiyesinde nezâkete son derece ehemmiyet veren Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, herhangi bir kusur işlendiğinde o kusuru işleyenin gönlünü rencide etmemek için onu gizler ve kendisine galat-ı ru’yet (görme hatâsı) izâfe ederek:

“−Bana ne oluyor ki sizi böyle görüyorum?!” buyururdu. (Bkz. Buhârî, Menâkıb, 25; Müslim, Salât, 119)

Bugün de câmi âdâbını henüz lâyıkıyla idrâk edememiş bir genç camiye gelip de uygun olmayan davranışlar sergilediğinde ona sert ve kaba davranmamak gerekir. Aksi hâlde -çeşitli misallerini duyduğumuz üzere- böyle bir muâmeleye maruz kalıp bir daha câmiye gitmeyen kişilerin vebâli, bu kötü muâmeleyi sergileyenlerin üzerine olur. Yani kusurlar müsâmaha ile karşılanmalı, lâkin devamında Peygamberimiz’in yaptığı gibi, işin doğrusu tatlı dil ile öğretilmelidir.

  1. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ümmetinin tâlim, terbiye ve tezkiyesinde tedricîliğe dikkat etmiştir.

Nitekim Muaz bin Cebel’i Yemen’e gönderirken ona şu tavsiyelerde bulunmuştur:

“Doğrusu sen ehl-i kitap olan bir topluma gidiyorsun. Onları, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve benim Allâh’ın Rasûlü olduğuma şehâdet etmeye davet et.

Şayet buna itaat ederlerse, Allâh’ın kendilerine bir gündüz ve gecede beş vakit namazı farz kıldığını bildir.

Bunu kabul edip itaat ederlerse, zenginlerinden alınıp fakirlerine verilmek üzere kendilerine zekâtın farz kılındığını haber ver.

Buna da itaat ettikleri takdirde, mallarının en kıymetlilerini almaktan sakın!

Mazlumun bedduâsını almaktan çekin, çünkü onun bedduâsı ile Allah arasında perde yoktur.” (Buhârî, Zekât, 41, 63; Müslim, Îmân, 29-31)

Velhâsıl Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, insanları İslâm’a dâvet ederken yahut müslümanları irşâd ederken, söz ve davranışlarıyla en güzel metotları uygulamıştır. Dünyanın dört bir tarafına hidâyet elçileri olarak gönderdiği ashâbına da;

“Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz; kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız!”[2] buyurmuştur. Böylece müslümanların, tebliğ esnasında takip etmeleri gereken usûllerin temel esaslarını tayin etmiştir.

Fakat şunu da ifade etmeliyiz ki;

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hem beşîr/müjdeleyici, hem de nezîr/uyarıcıdır. Bu sebeple din dilinin sadece nezîr vasfıyla, yani sadece korkutma üslûbuyla; yahut sadece beşîr vasfıyla, yani müjdeleme üslûbuyla kullanılması, ilâhî ve nebevî üslûptaki muvâzeneye/dengeye aykırı bir hareket tarzıdır.

Meselâ muharref hıristiyanlıktaki gibi sadece “sevgi” dilini kullanarak, yapılan yanlışların hiçbir zaman düzeltilmemesi, hoşgörü adı altında nefisleri azdıran bir nemelâzımcılığın sergilenmesi de doğru olmaz.

Dînimiz îtidâl dînidir. Müjde ve îkaz ihtiyaç nisbetinde tebliğde yer almalıdır. Rahmet ise her zaman gazabı geçmiştir...

Rabbimiz, Efendimizʼin güzel ahlâkından, örnek davranışlarından ve gönül dokusundan hisseler alabilmeyi cümlemize nasîb eylesin.

Âmîn…

Dipnotlar:

[1] Bkz. Müslim, Birr, 163.

[2] Buhârî, İlim, 11; Müslim, Cihâd ve siyer, 6.