En Muhteşem Hidâyet Rehberi

Ebedî Fecre

Yıl: 2015 Ay: Nisan Sayı: 122

İNSAN TERBİYESİNİN ZİRVESİ

Eğitim bir sanattır.

Bu sanatın en zirvesi de peygamberlerdir. Cenâb-ı Hak; peygamberleri, insan terbiyecileri olarak lutfetmiştir. Peygamberler içinde Fahr-i Kâinât Efendimiz’in yeri ise zirvelerin zirvesidir. Çünkü O –sallâllâhu aleyhi ve sellem-; sadece kendi asrına, kendi kavmine değil, kıyâmete kadar gelecek bütün asırlara, o asırlarda gelecek bütün insanlara en muhteşem hidâyet rehberidir.

O’nun terbiye ve tezkiyesinin mükemmelliğinin en güzel şahidi, ashâb-ı kiramdır. Ashâb-ı kiram; Fahr-i Kâinat –sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in rûhânî dokusundan nasiplenmiş en kıymetli talebeleri olarak, keyfiyetli, şahsiyet ve karakter tevzî eden insanlar olarak yetiştiler. Dünyaya yayıldılar ve hâlleriyle, kālleriyle insanlığa Efendimiz’i temâşâ ettirdiler, hidâyetlere vesile oldular.

Eğitim; ulvî bir sanat olmakla beraber, toplumda sadece öğretmenlerin vazifesi olan mahdut bir meslekten ibaret değildir. Her baba evlâtları için bir eğitimcidir. Her anne aynı şekilde bir muallime ve mürebbiyedir. Hattâ İslâm; ümmetin her ferdine, bir eğitim vazifesi yüklemiştir:

EMR-İ Bİ’L-MÂRUF NEHY-İ ANİ’L-MÜNKER

Âyet-i kerîmede buyurulur:

وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَاءُ بَعْضٍ يَاْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ

“Erkek ve kadın bütün mü’­minler birbirlerinin velîleridir (dostu ve sorumlusudur.) Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar…” (et-Tevbe, 71)

Her mü’min, hâdisâtın akışından ve dünyanın gidişâtından kendisini mes’ul hissetmelidir. Toplumdaki bîçârelerden, hidâyet mahrumlarından ve onlara İslâmî hakikatleri tebliğ etmek vazifesinden kendisini mes’ul hissetmelidir.

Bu hususta Allah Rasûlü –sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e;

«–Aramızda sâlih kimseler olduğu hâlde helâk olur muyuz?» denildiğinde Âlemlerin Efendisi şöyle buyurdular:

«–Evet, kötülükler çoğalıp üstün gelince (helâk olursunuz.)» (Müslim, Fiten, 1)

Bu itibarla her mü’minin gücü nisbetinde emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münkerde bulunma mes’ûliyeti vardır.

LÂKİN NASIL?

Emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker vazifesini hangi metot ve usûllerle yerine getireceğimizi, Fahr-i Kâinat –sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den tahsil etmemiz îcâb eder.

Rasûlullah Efendimiz, emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münkeri nasıl îfa ederdi?

O’ndan tahsil edilecek ilk düstur, samimiyet ve ihlâstır.

Zira hakikî mânâda tebliğ; sırf sözle değil, kalpten taşan bir hâl ile yapılandır. Çünkü hâl ile in‘ikâs olmalıdır ki sözlere tesir gelsin.

Tarih de bu hakikatin şahididir. Peygamberler ve ehlullah hazerâtının eşsiz nasihatleri beşeriyyet için dâimâ, şifâ ve rahmet olmuştur. Dünyada müslümanların yaşadığı her köşede Allah Rasûlü –sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve vârislerinin bu tesirli tebliğ gayretlerinin feyizli izleri vardır.

Bugün bizler de tebliğde bulunmak ve emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker vazifemizi yerine getirerek, hidâyetlere vesile olmak zaruretindeyiz. Bizim lisanlarımızda da, âyet-i kerîmeler şifâ ve rahmet kaynağı olsun; yüreklerimizden rahmet taşsın; öğütlerimiz de şifâ ve rahmet tevzî etsin…

Çünkü;

“Bir tek kişinin hidâyetine vesile olabilmek, üzerine güneşin doğduğu her şeyden daha hayırlıdır.” (Hâkim, Müstedrek, III, 690)

Bu nasibe erebilmek için bizler de, Allah Rasûlü –sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i aynen ashâb-ı kiram gibi örnek almalıyız. Her hâlimizi O’nun müstesnâ sünnet ve sîretiyle aynîleştirme gayreti içerisinde yaşamalıyız. Sözümüz O’nun şerefli sözlerine hem üslûp ve zarâfet hem de mâhiyet itibarıyla benzemeli… Hâlimiz, ahlâkımız, amellerimiz, muâmelâtımız O’na benzemeli.

O’nun eğitim usûllerini, zâhir ve bâtınıyla tahsil edebilen herkes, Allâh’ın izniyle O’nun rahmet ve şifâsından nasibdâr olur.

İşte nebevî terbiye usûllerinden birkaçı:

Efendimiz’in eğitim esaslarından biri tedrîcîliği gözetmesi idi:

ADIM ADIM

Tedrîcîlik, eğitimde hedeflenen neticeye; aceleyle değil, vaziyetin gerektirdiği sabrı ve teennîyi gözeterek adım adım ulaşmak demektir. İslâm’ın 23 yılda tedrîcen vaz‘ olunması da bu hikmete mebnî olmuştur. Meselâ;

Mekke’de inen âyetler;

‒Tevhid akîdesi,

‒İstikbâle dair bilgiler, cennet ve cehennem,

‒Geçmiş kavimlerden ibret dersleri hakkında idi.

Zira;

Bu şekilde îman güçlenecek, âhiret endişesi başlayacak, gönüllerde kendini muhasebe etme duygusu gelişecekti.

Öyle de oldu.

Hazret-i Âişe Vâlidemiz şöyle demektedir:

“İlk nâzil olan sûre mufassal sûrelerden1 biri idi. Bunda cennet ve cehennemden bahsediliyordu. Helâl ve harama dair hükümler ise ancak insanlar İslâm’a tam olarak ısındıktan sonra nâzil olmaya başladı. Eğer ilk defa;

«–İçki içmeyin!» emri inseydi, insanlar;

«–Biz içkiyi kesinlikle bırakamayız!» derlerdi.

Yine ilk olarak;

«–Zinâ etmeyin!» emri gelseydi, insanlar aynı şekilde;

«–Zinâyı asla bırakamayız!» derlerdi.

Ben Mekke’de oyun oynayan bir çocukken Hazret-i Muhammed –sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e;

بَلِ السَّاعَةُ مَوْعِدُهُمْ وَالسَّاعَةُ اَدْهٰى وَاَمَرُّ

“Hayır onlara va‘dedilen (asıl azap) vakti, kıyâmettir. İşte o an, cidden çok dehşetli ve çok acıdır.” (el-Kamer, 46) (gibi îman ve kıyâmetle alâkalı) âyetler nâzil olmuştu. (Muâmelâtla alâkalı hükümler ihtivâ eden) Bakara ve Nisâ Sûreleri ise ancak ben O’nun yanında iken (Medine’de) nâzil olmuştur.” (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 6)

«Sünnetullah»ta ve tabiatta da temâşâ ettiğimiz bu tedrîcîlik, eğitimde çok mühimdir. Bir süt çocuğuna bir yetişkinin yemeği yedirilemeyeceği gibi, bir ilk mektep talebesine de bir üniversite dersi tâlim edilemez.

Henüz îmandan habersiz bir insana; İslâm’ı, amelî ve şeklî mükellefiyetlerle anlatmaya başlamak, beyhûde bir gayret olur. Firâsetli davranış, önce kula kul olduğunu hissettirecek îman ve muhabbet noktasında mesafe aldırmaktır. Kulluğunu idrâk eden kişi, zamanla her mükellefiyete rızâ ve teslîmiyet göstermeyi öğrenecektir.

Bu meselede Câfer-i Tayyar Hazretleri’nin hâli ne güzel bir misaldir:

Mekke’deki zulmün şiddeti sebebiyle ilâhî emirle Habeşistan’a hicret olmuştu. Orada Kral Necâşî’nin huzûruna çıkarıldılar.

Hıristiyan olan Necâşî; Câfer-i Tayyâr –radıyallâhu anh-’ın Kur’ân-ı Kerim’den birkaç âyet okumasını talep ettiğinde o, ilk başta inkârcılara meydan okuyan Kâfirûn Sûresi’ni değil de, içinde Hazret-i İsa ve annesinden medh ü senâ ile bahsedilen Meryem Sûresi’ni okudu. Hazret-i Câfer’in tilâvet ettiği âyet-i celîleleri huşû içinde dinleyen Necâşî, yaşlı gözlerle yerden küçük bir dal parçası aldı ve onu göstererek şöyle dedi:

“−Allâh’a yemin ederim ki, İsa bin Meryem de senin söylediğinden başka bir şey değildir! Sizin anlattığınız ile bizim inandığımız Hazret-i İsa’nın hakikati arasında, şu kadar dahî bir fark yoktur!”

Ardından;

“–Şüphesiz şu dinlediklerim ile İsa’nın getirdiği, aynı nur kaynağından fışkırıyor!” dedi ve bir müddet sonra da İslâm ile şereflendi. (bkz. İbn-i Hişâm, I, 356-361; Ahmed, I, 202-203, V, 290-291; Heysemî, VI, 25-27)

İşte;

Böylesine semereli bir basîret ile bu hakikati tatbik için, tebliğcinin muhatabını iyi tanıması îcâb eder. Emr-i bi’l-mâruf vazifesini edâ edebilmek için şart:

SEVİYE TESPİTİ

Yağmurun meydana geliş hakikati; anaokulu, ilkokul, lise ve yüksekokul talebelerine aynı ifade ve üslûp ile anlatılmaz. Zira her muhatabın seviyesi farklıdır. Bu sebeple tebliğ ehli de, muhatabını tanımak ve ona göre bir üslûp ile tebliğde bulunmakla mükelleftir. Yağmurun hâli, sofiyyeye göre daha derin ve muhteşem hakikatler ihtivâ eder. Hazret-i Mevlânâ der ki:

“Güneş, kirli ve temiz bütün suları buharlaştırır. Göklerde yıkar. Tertemiz eder. Yeryüzüne rahmet yağmuru olarak ikram eder. Sen de bağrındaki nefsânî arzuları gönül semâsında öyle bir tezkiye ve tasfiye et ki, etrafına şifâ dolu huzur ve rahmet kaynağı olasın!”

İslâm hakikatlerinin de meselâ bir bedevîye, avâm-ı nâstan asgarî ile iktifâ edip, terakkî edemeyecek bir kişiye göre, bir ilkokul seviyesi vardır. Sadece haramlardan kaçınıp, farzları edâ seviyesidir. Peygamber Efendimiz; asgarî vazifelerini öğrenmek isteyen bir bedevîye sadece beş vakit namaz, oruç, zekât ve haccı emretmiştir.

Lâkin istîdatlara göre seviye yükseldikçe, sonsuz bir terakkî sahası açılır. Peygamber Efendimiz, ashâbının içinde istîdatları tespit eder, onların terakkî etmesi için husûsî bir alâka gösterirdi.

Yani Efendimiz’in eğitimi muhataplarının vaziyet ve istîdatlarına göre olurdu. Bir valiye söyledikleri ona göre, bir kumandana tavsiyeleri ona göre, bir tebliğ ehline beyanları ona göre, bir zayıf kimseye ifadeleri ona göre, bir zengine çizdiği mes’ûliyet ona göre, muallimlere verdiği bilgiler onlara göre, kadın ve erkeklere yüklediği vazifeler onlara göre, yaşlı ve çocuklara davranışları da yine onlara göre olurdu. Herkesi onlara lâzım olan hâl ve keyfiyetler içinde yetiştirirdi. Nitekim;

Bir bedevî gelip; yalnız farzları yapacağını söylemiş, Efendimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem- de onun hakkında;

“–Eğer sözüne sahip çıkarsa kurtuldu.” buyurmuştur.2 Çünkü o şahsın kabı bir bardaklıktır.

Buna mukabil, Allah Rasûlü –sallâllâhu aleyhi ve sellem-, fazîlet ehli güzîde sahâbîlerden biri olan Muâz –radıyallâhu anh-’a her seferinde;

“Bu da kâfî değil!” diyerek üst üste pek çok tavsiyelerde bulunmuş, en son olarak da;

“–Sana bütün bunların kıvâmının kendisine bağlı olduğu şeyi (can damarını) bildireyim mi?” buyurmuştur.

Muâz –radıyallâhu anh-;

“–Evet, bildir yâ Rasûlâllah!” deyince Peygamber Efendimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem- dilini tutmuş ve;

“–Dilini koru! (Ya hayır söyle yahut sus!)” buyurmuştur.

Muâz –radıyallâhu anh-;

“–Biz konuştuklarımızdan da hesaba çekilecek miyiz?” diye sorunca Efendimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

“–Allah iyiliğini versin ey Muâz! İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen, ancak dillerinin ürettikleridir!” buyurmuştur.3

Hâsılı Efendimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem-, herkesin hâline göre bir eğitim sergilerdi. Bilhassa tefekküre dayalı bir ruh terbiyesi ile kalbî bir eğitim tedris ederdi.

Bu husûsî eğitim sayesinde; müşriklerin hiçbir kıymet vermedikleri, mâzîsi bir koyun çobanı olan Abdullah İbn-i Mes‘ud –radıyallâhu anh-, dünyanın en muazzam hukuk ekollerinden Kûfe mektebinin kurucusu oldu. Dünyanın en büyük hukukçularından biri olan Ebû Hanîfe de o mektepte yetişti. Öyle ki, meşhur Hammurâbi ve Solon, ona çırak bile olamaz.

Ayrıca;

Abdullah bin Abbas –radıyallâhu anhüma– , tefsirde, Abdullah bin Ömer –radıyallâhu anhüma– hadis ilminde ve emsalleri de aynı kıvamda ve aynı aşk ve mâneviyatla yetiştiler.

Ebû Hureyre –radıyallâhu anh-, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in husûsî duâ ve telkinleriyle, O’nun hadislerinin bizlere hassâsiyetle intikalinde muazzam bir vazife üstlendi.

Ensardan istîdatlı bir genç olan Zeyd bin Sâbit –radıyallâhu anh-, Peygamber Efendimiz’in terbiyesinde kısa sürede; Kur’ân kıraatleri, kitâbet, lisan ve tercümanlık hususlarında ihtisas kazandı.

Muâz bin Cebel ve Hazret-i Ali –radıyallâhu anhüma-, daha Efendimiz’in hayatında Yemen’in hidâyetine vesile oldular. Câfer-i Tayyâr –radıyallâhu anh-, Habeşistan’ı tâ hükümdarına kadar İslâm ile müşerref kıldı.

O’nun, istîdatları gören ve inkişâf ettiren terbiyesiyle; Ömerler adâlette, Hâlidler fütuhâtta, Bilâller bülbül sadâsında zirveleştiler.

Elbette seviyeyi tespitten sonra gereken:

HUSÛSÎ İLGİ

Hazret-i Peygamber –sallâllâhu aleyhi ve sellem- muhâcirleri de ensârı da çok severdi. Ancak O’nun husûsî ilgisi ve ihtimâmı ashâb-ı suffaya, yani Kur’ân mektebinin talebelerine idi. Yani O’nun tebliğ vazifesini tevârüs edecek, dünyanın dört bir yanına İslâm’ın mütebessim çehresini temâşâ ettirecek husûsî talebelerine özel ihtimam gösterirdi.

O gülzâr-ı nübüvvetten birkaç misal:

Abdullah bin Ömer –radıyallâhu anhüma– der ki:

“Peygamber Efendimiz bir gün omzumdan tutarak bana;

«Dünyada sanki bir garip veya bir yolcu gibi ol. Kendini kabir ehlinden say!» buyurdu.” (Buhârî, Rikāk, 3)

Abdullah bin Mes‘ud –radıyallâhu anh– anlatır:

“Nebiyy-i Muhterem –sallâllâhu aleyhi ve sellem-; ellerim onun avuçları arasında olduğu hâlde, Kur’ân’dan bir sûre öğretir gibi bana teşehhüdü (tahiyyat duâsını) öğretti.” (Buhârî, İstîzân, 28)

Bu rivâyetlerden; muallimin, talebesiyle husûsî bir şekilde ilgilenmesinin ne kadar mühim olduğunu anlamaktayız. Yani hoca / muallim; câzibe merkezi olmalıdır ki, söyledikleri yaşayışa dönüşsün.

Fahr-i Kâinat –sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, satırdan satıra değil, sadırdan sadıra bir tâlim ve terbiye verdi. Kalem-kâğıt ile değil, kalb-i selîm ile eğitti. Sahâbî, sözde değil fiilde ve tatbikatta sahâbî idi. Efendimiz, onlara ve bize;

“Beni nasıl kılıyor görüyorsanız öyle namaz kılın!” (Buhârî, Ezân, 18) buyurdu. Öğrettiği her hususta tavrı bu idi.

BİZZAT ÖĞRETTİ

İslâm’ı yaşadı ve yaşattı. Talebelerine de yaşama ve yaşatma azmini aşıladı.

Darlıkta ve genişlikte en cömert ve en fedâkâr O idi. Zengin ashâbı, neleri varsa bol bol infâk etti. Fakir ashâbı da dağlardan odun keserek onları Medine çarşısında satmak sûretiyle infâk eder hâle geldi.

Harp meydanında en cesur O idi. Allâh’ın arslanı Aliler ve Hamzalar, şecâati O’ndan öğrendi.

Kendisini katletmeye gelenleri; affıyla, hidâyete vesile oluşuyla diriltti. Ashâbı da iklimlere hidâyet taşıdı.

Mekke’yi fethetti. Fakat muzaffer bir kumandan gibi değil, devesi üzerinde secde eden bir kul vaziyetinde şehre girdi. O’nun halîfesi Ömer –radıyallâhu anh– da Kudüs’e giderken tek kalan binitlerine kölesiyle münâvebe ile binerek eşsiz tevâzû ve adâlet sergiledi.

Hâsılı, talebelerinin fazîletleri, O’nun bizzat yaşayarak terbiyesinin neticesiydi. Fiilî kıstas oluşundandı.

Eğitimin bugün bilhassa ihmâl edilen bir tarafı, yanlışlara müdahale… Efendimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem-; bütün zarâfet, hilm ve affediciliği yanında tavizsiz bir eğitimci idi.

BÂTILA TAVİZSİZ

Fahr-i Kâinat –sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, lâyıkına muhabbet ve müstehakkına nefret düsturunu da yaşar ve ashâbına yaşatırdı. Bu fazîletli hâli, yüce Allah âyet-i kerîmede;

“Kâfirlere karşı şedid, mü’minlere merhametli…” (el-Fetih, 29) ifadesiyle beyan etmektedir.

Unutmamalı ki;

En büyük cürüm, tevhid akîdesinden taviz vermektir. Maalesef çeşitli kılıflar içinde bu hususta nice tavizler, günümüzde âdetâ bir kıyâmet alâmeti olarak artış göstermektedir.

Unutmamalı ki;

Efendimiz’in yüce istikamete göre muhabbet ve nefret husûsunda yerli yerince davranmak bakımından hiçbir tavizi yoktu. Kur’ân’daki Tebbet Sûresi bu hakikati ne güzel ifade eder.

sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, işte bu ölçü ile; Hak nâmına gazaplanır, tevhid gibi mühim hususlarda asla taviz vermez, yanlışlara fiilen müdahale ederdi. Câhiliyye toplumunun hurâfelerini de kökünden söküp atar;

“Ayaklarımın altındadır!” derdi.

Meselâ Hazret-i Peygamber –sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in oğlu İbrahim vefât ettiği gün, güneş tutulmasının gerçekleştiği bir gündü. Ashabdan bazıları;

“–Hazret-i Peygamber –sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in oğlu İbrahim vefât ettiği için güneş tutuldu.” dediler.

Fahr-i Kâinat –sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâbın kurduğu bu alâkayı tasvip etmeyerek;

“Güneş de, ay da, bir kimsenin ölümü veya doğumu ile tutulmaz! Onlar Allâh’ın varlığını gösteren âyetlerdendir.” (Müslim, Küsûf, 29) buyurdular.

Yani onlar, ilâhî azametin tecellîlerindendir.

O’nun ahlâkı Kur’ân olduğu gibi, terbiye usûlleri de Kur’ân-ı Kerim menşeli idi. Kur’ân-ı Kerîm’in teşvik ve sakındırma üslûbunu Efendimiz de kullanırdı:

TERĞÎB ve TERHÎB

Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmede Efendimiz’e iki vasıf vermekte:

وَمَا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا كَافَّةً لِلنَّاسِ بَشٖ۪يرًا وَنَذ۪ٖيرًا

“Biz Sen’i bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik…” (Sebe’, 28)

1) Beşîr: Müjdeleyici. Mü’­min­leri, takvâ sahiplerini cennet ve ilâhî ikramlarla müjdeleyen.

2) Nezîr: Korkutucu. İnançsızları ve gaflet ehlini, cehennemle ve gazab-ı ilâhî ile korkutan.

İnsan, korkularından emin ve umduklarına nâil olmayı ister. Bu sebeple, bu üslûbu bizzat Kur’ân-ı Kerim de kullanmaktadır. Cenâb-ı Hakk’ın kullara kendisini tanıtma şekli şöyledir:

“(Rasûlüm!) Kullarıma, Ben’im, çok bağışlayıcı ve pek esirgeyici olduğumu haber ver. Ben’im azâbımın elem verici bir azap olduğunu da bildir.” (el-Hicr, 49-50)

Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem-, etrafındaki insanları bazen müjdeler bazen de korkuturdu.

Çünkü sadece korkutmak; uzaklaştırır, nefrete sebep olur. Sadece teşvik ise, tembelleşmeye yol açabilir.

Efendimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem-, tebliğ ve davete ilk defa başlarken;

“Sizi;

لَا اِلٰهَ اِلاَّ اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَر۪يكَ لَهُ

«Lâ ilâhe illâllâhu vahdehû lâ şerîke leh» diyerek şahâdet getirmeye davet ediyorum! Ben de O’nun kulu ve Rasûlüyüm! Bunu böylece kabul ve ikrar ettiğiniz takdirde, cennete gireceğinize kefil olurum!” (Belâzûrî, I, 119-120)

“Üzerinde bulunduğum şeyde bana yardımcı ve kardeşim olmayı, böylece cenneti kazanmayı hanginiz kabul eder?” diyerek insanları cennetle müjdelemişti. (İbn-i Sa‘d, I, 187)

Bunun yanında yine tebliğe ilk başladığı günlerde Hâşimoğulları’na şöyle hitâb etmiştir:

“Siz, kıyâmet günü iyi amellerinizle değil de dünyayı boyunlarınıza yüklenmiş olduğunuz hâlde gelirseniz, ben sizden yüz çeviririm. O zaman siz bana; «Yâ Muhammed!» dersiniz. Ben ise, şöyle yaparım.”

Allah Rasûlü; «şöyle yaparım» buyururken, yüzünü onlardan başka tarafa çevirdi ve bunu ikinci kez tekrar etti. (İbn-i İshak, III, 128; Ya‘kûbî, II, 27)

Korkutmaya benzeyen bir başka üslûp da iğrendirmektir. Haramlardan tiksindirmek için, Kur’ân-ı Kerim, gıybeti; kardeşinin ölü etini yemeye benzetmiştir. İçki ve kumarı, şeytan pisliği olarak adlandırmıştır.

Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem- de;

“–Her sarhoşluk verici şey haramdır.

Allah U’nin, sarhoşluk verici şey içene;

«Tînetü’l-Habâl» (طِينَةُ الْخَبَال) içireceğine dair ahdi vardır.” buyurdu.

Oradakiler;

“–Ey Allâh’ın Rasûlü, «Tînetü’l-Habâl» nedir?” diye sordular.

Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

“–Cehennem ehlinin teridir veya cehennem ehlinin usâresidir (kan ve irinidir).” buyurdu. (Müslim, Eşribe, 72; Ebû Dâvûd, Eşribe, 5)

Bunun mukabili olarak, helâl hassâsiyeti içinde tertemiz yaşayanlara da, sayısız müjdeler ve ikramlar vardır.

Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Müttakîlere va‘dolunan cennetin durumu şöyledir:

İçinde;

◆ Bozulmayan sudan ırmaklar,

◆ Tadı değişmeyen sütten ırmaklar,

◆ İçenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve

◆ Süzme baldan ırmaklar vardır.

Orada meyvelerin her çeşidi onlarındır. Rablerinden de bağışlama vardır.

Hiç bu, ateşte ebedî kalan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen kimselerin durumu gibi olur mu?” (Muhammed, 15)

Cenâb-ı Hak râzı olduğu kullarından eylesin.

Peygamber Efendimiz’e hakkıyla ümmet olabilmeyi, O’nun sünnetine ve sîretine tâbî olabilmeyi nasîb eylesin.

BİLHASSA ŞU ÂHİRZAMANDA…

Dünya günden güne nefsâniyetle kirlenirken; egoizmle zehirlenirken; âhireti dışlayan, adâletsiz, merhametsiz bir karanlığa mahkûm olurken; biz –sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in muazzam ahlâkını, âlemlere getirdiği rahmeti, bereketli bir yağmur gibi, insanlığa tevzî etmeliyiz.

Nitekim O –sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurdu:

“Ümmetim bir yağmura benzer, önü mü sonu mu hayırlıdır bilinmez. (Başı da sonu da hayırlıdır.)” (Tirmizî, Edeb, 81)

Demek ki âhirzamanda da ashâb-ı kiram gibi, O’nun has talebeleri gelecek;

“Kardeşlerim…” buyurduğu müttakî Peygamber âşıkları gelecek. Onlardan olabilmek ne büyük bahtiyarlık!..

Bunun için O’nun sünnetine sarılmak zarûrî…

Zira bugün ehl-i sünnet ve’l-cemâat yıpranıyor.

Efendimiz;

“–Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, bunların içinden bir fırkası ehl-i necât olacaktır.” buyurdu. Ashâb-ı kiram sordular:

“–Yâ Rasûlâllah! O kurtulan fırka, hangi fırka olacaktır?”

“–Benim ve ashâbımın takip ettiği yolu izleyenler…” buyurdular. (Tirmizî, Îmân,18; İbn-i Mâce, Fiten, 17)

Bugün o bozuk fırkalar iyice zuhûr etti.

Bir kısmı ahkâm âyetlerini -hâşâ- iptal etmeye, hükümsüz bırakmaya çalışıyor.

Bir kısmı hadîs-i şerifleri inkâr ediyor.

Bir kısmı, batıdan esen modaların tesirinde…

Rabbimiz ıslah eylesin. Bir kısmı üst kademelere kadar tırmanmış bu dalâlet ehlinden Rabbimiz evlâtlarımızı muhafaza eylesin.

Allah cümlemizi; Kur’ân-ı Hakîm’i ve Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in sünnet-i seniyyesini, râzı olduğu sûrette yaşayan ve yaşatanlardan eylesin.

Bunaltıcı âhirzamanda, Efendimiz’in müjdelediği o bereketli yağmurun hayırlı bir damlası olabilmeyi hepimize ihsân eylesin!

Âmîn!..

Dipnotlar:

1 Mufassal sûreler; Mushaf-ı Şerîf’in son bölümü olup, tercih edilen görüşe göre 50. sûre olan Kāf’tan itibaren Nâs’a kadarki kısımdır. Kısalığı sebebiyle sık sık besmele ile ayrıldığı için bu isim verilmiştir.

2 Hâdisenin tafsilâtı için bkz. Buhârî, Îmân, 34, Savm, 1, Şehâdât, 26; Müslim, Îmân, 8, 9.

3 Hâdisenin tafsilâtı için bkz. Tirmizî, Îman, 8; İbn-i Mâce, Fiten, 12.