Dünya Konforu mu, Ebedî Saâdet mi?

Genç Dergisi, Yıl: 2024 Ay: Haziran Sayı: 213

Muhterem Efendim, son zamanlarda insanımızın gündemini meşgul eden başlıklardan biri de, “konfor alanı” kavramı oldu.  Bu ifadeyi; bir kimsenin âşinâ olduğu, kendini rahat ve güvende hissettiği psikolojik bir alan olarak tarif ediyorlar. Mü’minin zihin ve gönül dünyasında bu mefhumun yeri ne olmalı? Bu hususta ne buyurursunuz?

Mevlânâ Hazretleri’nin şu beyanlarıyla başlayalım. Hazret şöyle buyuruyor:

“Teni aşırı besleyip geliştirmeye bakma! Çünkü o, sonunda top-rağa verilecek bir kurbandır. Sen asıl gönlünü beslemeye bak! Yücelere gidecek ve şereflenecek olan odur.”

“Bedenine yağlı-ballı şeyleri az ver. Çünkü onu gereğinden fazla besleyen, nefsânî arzulara düşüyor ve sonunda rezil olup gidiyor.”

“Rûha mânevî gıdalar ver. Olgun düşünüş, ince anlayış ve rûhî gıdalar sun da, gideceği yere güçlü-kuvvetli gitsin.”

Bizler, dünyaya sahip olmaya değil, şâhit olmaya geldik. Yani fânî dünya metâlarını konfor ve rahatımızı sağlamak maksadıyla düzenlemek için değil, yeryüzünde Allâhʼın şâhidi ve İslâmʼın bir temsilcisi olarak âhiretimizi kazanmak için geldik.

Rabbimiz bu hakikati, âyet-i kerîmelerde şöyle beyan buyuruyor:

“Siz, insanlığın (iyiliği) için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet-siniz. İyiliği tavsiye eder, kötülükten sakındırırsınız.” (Âl-i İmrân, 110)

“İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız (Allâhʼın şahidi olmanız, İslâm’ı temsil edebilmeniz), Rasûl’ün de size şahit olması için sizi mûtedil (hayırhah) bir millet kıldık…” (el-Bakara, 143)

Dolayısıyla Rabbimiz’in bizlere lûtfettiği bütün nîmetleri, kendimize bir konfor alanı oluşturmak, yani ten rahatına ulaşmak için değil; Allâh’ın rızâsına medâr olacak hizmetler için kullanarak îmânımıza ve kulluğumuza şâhit kılmamız îcâb ediyor.

Cenâb-ı Hakk’ın insanlığa örnek şahsiyetler olarak gönderdiği peygamberlerin hayatına baktığımızda da görüyoruz ki, en büyük sıkıntılar ve en şiddetli imtihanlar, dâimâ peygamberlerin başından geçmiş. Fakat onlar hiçbir zaman kendileri için bir “konfor alanı” oluşturma derdine düşmemişler.

Zira konfor, rûhun inkişâfına engeldir. Çile ateşinde pişmeyen bir gönül, ham kalma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

İnsan, kendine bir konfor alanı oluşturmaya başladığında, sadece kendini ve rahatını düşünmeye başlar. Civârındaki mazlum, mağdur ve muhtaçların arşı titreten sesli ve sessiz feryatlarına bîgâne kalır. Hâlbuki Mevlânâ Hazretleri’nin buyurduğu gibi insan, dâimâ gönlünü beslemeli, rûhunu inkişâf ettirmeye çalışmalıdır. Zira bir hadîs-i şerîfte buyrulduğu üzere, Rabbimiz insanın bedenine ve sûretine değil, kalbine nazar etmekte,[1] yani oraya kıymet vermektedir.

Bugün dillerde dolaşan en büyük fazîlet destanlarının, ya peygamberlerden veya evliyâullahtan günümüze ulaşan hâtıralar olduğu mâlum. Peki, niçin? Çünkü yoğruldukları çileler ve karşılaştıkları iptilâ ve musibetlere rağmen, dâimâ nefis ve şeytan engelini aşarak kulluk istikâmetlerini korumaları, onları en büyük örnek şahsiyetler yapmıştır. Onları örnek alan mü’minler de fazîletler medeniyeti inşâ etmişlerdir.

Dünyada en zor iş, ham nefsin olgunlaştırılmasıdır. Nefsin ıslahı, yani onun sertlik ve kabalıklarının yontularak makbul bir kıvama getirilmesi, hoyratlıklarının giderilip rûha ferahlık verecek bir seviyeye çıkarılması; birçok yorucu merhaleden geçmeyi gerektirir.

Emeksiz yemek pişmez. Zahmete tahammül etmeden, rahmet tecellî etmez. Cefâ çekmeden safâya erilmez. Ham demire -ateşe sokulmadan- bir dekor verilemez.

Bazen zannediliyor ki en mutlu insan, elini sıcak sudan soğuk suya sokmayan veya dertsiz tasasız bir hayat yaşayan kimsedir. Hâlbuki insan, mânevî bir gâyesi, ulvî bir hedefi olmadığında, âdeta ruhsuz bir cesede dönüşür. Sadece kendi konforunu düşünen insan, etrafından bîhaber yaşar. Hodgâmlaşır, tek düşündüğü kendi menfaati olur. Bu da onu duygusuzluğa sevk eder. Kalbinin rikkat ve hassâsiyeti dumûra uğrar. İdrâki körleşir. Bu da İslâm’ın aslâ tasvip etmediği bir hâldir.

Unutmayalım ki, dünyanın en mesut insanları; her istediğini, dilediği anda bulabilenler değil, Rabbini her an kalbinde bulabilen sâlih mü’minlerdir.

Kulluk, hem günahlardan korunmak, hem de sâlih amellere koşmak için, bazı zorluklara katlanmayı, fedakârlık göstermeyi, sıkıntılara sabretmeyi, nefsin rahatını terk etmeyi gerektirir.

Meselâ oruç tutarak belli bir müddet kendini aç bırakmak, ham nefislerin hoşlanmadığı bir şeydir. Zekât ve infaklar, canın yongası olan malı muhtaçlarla paylaşmaktır. Bu da ham nefislerin zoruna giden bir hâldir. Abdest, namaz, hac da böyledir.

Hâlbuki bütün bunlar, îman lezzetini tatmış bir mü’min için, büyük bir zevk ve saâdettir. Zira Cenâb-ı Hakk’ın gazabından kurtulup O’nun muhabbet ve rızâsına vesîle olacağı için, rûha huzur veren, hamd ve şükür ifadeleridir. Bütün ilâhî emir ve nehiylere riâyet de böyledir. Zâhiren nefse ağır gelse de, rûha olgunluk kazandırdığı için, neticesi itibâriyle saâdet ve selâmet vesîlesidir.

Sahâbeden Abdurrahman bin Avf -radıyallâhu anh- şöyle buyuruyor:

“İslâm, nefse hoş gelmeyen zor emirler getirmişti. Biz hayırların en hayırlısını, nefsin hoşlanmadığı bu zor emirlerde bulduk.

Meselâ Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile Mekke’den çıkıp (her şeyimizi geride bırakarak) hicret etmiştik. Nefsimize zor gelen bu hicretimizle bize üstünlük ve zafer yolları açıldı…

Yine Allah Rasûlü’nün maiyyetinde Bedir Gazvesi’ne çıkmıştık. Allah Teâlâ burada da bizler için üstünlük ve zafer lûtfetmişti.

Velhâsıl biz, en büyük hayırlara hep böyle nefsimize zor gelen emirler sâyesinde ulaşmıştık.” (Heysemî, VII, 26-27)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyuruyorlar:

“Cennet, nefsin sevmediği şeylerle; Cehennem ise, nefse hoş gelen ve nefsin arzuladığı şeylerle çevrilmiştir.” (Buhârî, Rikāk, 28; Müslim, Cennet, 1)

Şifâ-i Şerîf’te nakledildiğine göre; İran kralı Pervîz, günlerini çeşitli işlere göre taksim ederek şöyle demişti:

“Rüzgârlı gün uyumaya, bulutlu gün avlanmaya, yağmurlu gün içip eğlenmeye, güneşli gün de halkın ihtiyaçlarıyla meşgul olmaya elverişlidir.”[2]

Arap dili ve kıraat âlimi İbn-i Hâleveyh (v. 370/980), İran kralının bu sözünü şöyle yorumlamıştır:

“Bu adamlar dünya işlerini çok iyi biliyorlar. Onların durumu tıpkı şu âyet-i kerîmede anlatıldığı gibidir:

يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الْاٰخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ

«Onlar dünya hayatının sadece maddî yönünü bilirler; âhiretten ise habersizdirler.» (er-Rûm, 7)

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelince;

O, gündüzlerini üçe taksim ederek bir bölümünü Allâh’a ibadet ve tâate, bir bölümünü evinin, ailesinin hizmetine ve onlarla meşgul olmaya, diğer bölümünü de kendisine ayırırdı.

Kendisine ait olanı da kendiyle insanlar arasında taksim eder, ayrıca yakın arkadaşlarından diğer insanların dertleriyle ilgilenmelerini ister ve onlara:

«Dert ve ihtiyaçlarını bana iletemeyenlerin isteklerini bana ulaştırınız. İnsanların ihtiyacının bana iletilmesine kim yardımcı olursa, o dehşetli kıyâmet gününde Allah Teâlâ onun ayaklarını sâbit kılar.»[3] buyururdu.”[4]

Hattâ Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir mü’minin, dâimâ ümmetin derdine derman olmaya çalışması gerektiğini ifade sadedinde ashâbına şu suâlleri sık sık sorardı:

“Ey ashâbım!

  • Bugün bir yetim başı okşadınız mı?
  • Bugün bir aç doyurdunuz mu?
  • Bugün bir hasta ziyaretinde bulundunuz mu?
  • Bugün bir cenâze teşyiinde bulundunuz mu?” (Bkz. Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 12)

Böylelikle ümmetini, içtimâî hizmetlerle din kardeşlerinin dert ortağı ve tesellî kaynağı olmaya, âdeta yaşama zevkini bir kenara bırakıp yaşatma sevdâsına gönül vermeye teşvik etmişlerdir.

Diğer taraftan; aşırı tüketim, israf, oburluk, lüks, konfor ve gösteriş, sahâbe toplumunun tanımadığı bir hayat tarzıydı.

Nitekim Medîne’de kurulan İslâmî site devletinin hudutları her ne kadar on senede Irak’a ve Filistin’e ulaşmışsa da, ashâb-ı kirâmın on sene evvelki hâli, tavrı, yaşayış tarzı, refah seviyesi ve evlerinin dekoru değişmemişti. Onlar yine riyâzat hâlinde yaşamaya devam ediyorlardı.

Zira onlar dâimâ; “Yarın bu nefsin konağı mezar olacaktır.” idrâki içinde idiler. Helâlin bile hesabı olacağı şuuruyla, dünya nîmetlerini kendi nefislerine tahsis etmekten ve haddinden fazla kullanmaktan dâimâ kaçınıyorlardı.

Îmânın lezzet ve heyecanı ile bu nîmetleri insanlığın hidâyet ve saâdeti için vâsıta olarak kullandılar. Hayatlarını Allâh’ın rızâsını kazanma istikâmetinde şekillendirdiler.

Velhâsıl mü’mimin vazifesi; fânî dünyadaki gel-geç rahatlık ve konforun peşinde ömrünü ziyan etmek değil, âhiretteki ebedî selâmet ve saâdete nâil olmak için gayret etmek olmalıdır.

Rabbimiz cümlemize lûtfeylesin…

Dipnotlar:

[1] Bkz. Müslim, Birr, 33.

[2] Ebû İshak el-Husrî (v. 413/1022), Zehrü’l-âdâb ve şemerü’l-elbâb, I, 151.

[3] Tirmizî, Şemail, s. 277; İbni Saʻd, Tabakât, I, 423.

[4] Ebû İshak el-Husrî, Zehrü’l-Âdâb ve şemerü’l-elbâb, I, 151; Bkz. Şifâ-i Şerîf, I, 297, Tahlil Yayınları.