Câhiliye Zihniyeti; Irkçılık

Genç Dergisi, Yıl: 2024 Ay: Şubat Sayı: 209

Muhterem Efendim, birlik ve beraberliğe her zamankinden daha fazla muhtaç olduğumuz şu günlerde, insanlarımızın gönüllerine ırkçılık tohumlarının serpildiğine şahit oluyoruz. Belli mihraklar, İslâm’ın son karakolu olan Türkiyeʼmizdeki İslâm kardeşliğini zedelemeye çalışıyor. İslâm’ın ırkçılığa bakışı nasıldır, bu hususta bizlere neler söylemek istersiniz?

Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Ey insanlar! Doğrusu Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah katında en değerli olanınız, en müttakî (en çok takvâ sahibi) olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” (el-Hucurât, 13)

Bu âyet-i kerîmeden anlıyoruz ki, insanı Allah katında değerli kılan, gönlündeki îmânı ve takvâsıdır. Bir kişinin ırkı, dili, ten rengi ve yaşadığı coğrafya, aslâ bir üstünlük vesîlesi değildir. Dolayısıyla İslâm’da ırkçılık yoktur.

Câhiliyede insanlar, ırkî asabiyete çok ehemmiyet verirlerdi. Dünyevî takıntıların kıskacında çeşitli sınıflara bölünmüş olarak, birbirlerinin kanlarını içmeye hazır kimseler hâlinde yaşıyorlardı. Fakat İslâm’la şereflendiklerinde, öyle bir kardeşlik iklimine kavuştular ki, sergiledikleri fazîlet manzaraları dillere destan oldu. İnsanların, bir tarağın dişleri gibi eşit olduğunu idrâk ettiler. Îman asabiyeti, ırkî asabiyeti bertaraf etti.

Yine Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Mü’minler ancak kardeştirler. Onun için kardeşlerinizin arasını düzeltiniz ve Allah’tan korkunuz ki, rahmete nâil olasınız.” (el-Hucurât, 10)

Bu âyette de Rabbimiz, ilâhî rahmete nâiliyetin şartı olarak iki husus zikrediyor:

Biri Allah’tan korkup takvâ üzere yaşamak, diğeri de kardeşlerimizin arasını düzeltmek. Zira bugün de mü’minlerin arasını açmak, gönüllere fitne tohumları saçmak ve böylece dîni zayıflatmak için ırkî asabiyeti hortlatmaya çalışan bir kesim var.

Hâlbuki Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, müʼminlerle kardeş olma mes’ûliyetimizi hatırlatarak bizlere şöyle buyuruyor:

“Birbirinizle üstünlük yarışı içine girmeyin. Birbirinize haset etmeyin. Birbirinize kin beslemeyin. Birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allâh’ın kulları! Kardeş olun!” (Müslim, Birr, 28)

Yine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şu beyanlarıyla ırkî asabiyeti yasaklıyor:

“Irkçılığa çağıran bizden değildir; ırkçılık için savaşan bizden değildir; ırkçılık üzere, asabiyet uğruna ölen bizden değildir.” (Müslim, İmâre, 53, 57; Ebû Dâvûd, Edeb, 121)

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, dâimâ İslâm kardeşliğini gönüllere yerleştirmeye gayret etmiş, ashâb-ı kirâmın eski alışkanlıklarına dönmemeleri için de zaman zaman îkazlarına devam etmiştir.

Meselâ bir gün Bilâl-i Habeşî ve Ebû Zer -radıyallâhu anhumâ- tartışmışlar, bu esnada Ebû Zer -radıyallâhu anh-, siyahî olan annesinden dolayı; “Kara kadının oğlu!” diyerek Bilâl -radıyallâhu anh-’ı ayıplamıştı. Hazret-i Bilâl buna çok üzüldü. Durumu gidip Allah Rasûlü’ne haber verdi. Ebû Zerr’in bu davranışında, câhiliye zihniyetinin izlerini fark eden Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onu gördüğünde kendisini şöyle uyardı:

“Ebû Zer! Onu annesinden dolayı mı ayıplıyorsun? Demek ki sen, kendisinde hâlâ câhiliye(den izler) bulunan bir kimsesin.” (Müslim, Eymân, 38; Buhârî, Îmân, 22; Aynî, Umdetü’l-Kārî, I, 329)

Yine rivâyete göre Saʻd bin Ebî Vakkas ile Selmân-ı Fârisî arasında bir kırgınlık olmuştu. Bir gün Mescid-i Nebevîʼde beraber otururlarken Saʻd bin Ebî Vakkas orada bulunan birkaç kişiye neseplerini sordu, onlar da soylarını anlattılar… Sonra da Selmân -radıyallâhu anh-’a döndü ve aynı şekilde nesebini sordu. O bununla, Selmân’ın bunca soylu kimselerin arasına sığınmış bir garip olduğunu îmâ etmek istemişti. Bunu anlayan Selmân -radıyallâhu anh-, şu cevâbı verdi:

“–Ben, İslâm’ın oğlu Selmân’ım.”

Sonra da sözlerine şöyle devam etti:

“–Ben yolumu kaybetmiştim; Allah, beni Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile hidâyete erdirdi. Ben fakirdim; Allah, beni Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile zenginleştirdi. Ben köleydim; Allah, beni Rasûlʼü ile hürriyetime kavuşturdu.”

Bu konuşmalara şahit olan Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, orada bulunanlara biraz da sert bir üslûpla;

“–Benim de soyumu öğrenmek ister misiniz?” diye sordu ve akabinde de şöyle buyurdu:

“–Ben de İslâm’ın oğlu Ömer’im, İslâm’ın oğlu Selmân’ın kardeşiyim.”[1]

Yine Benî Mustalik Gazvesi’nde biri Ensarʼdan diğeri Muhâcirlerʼden iki genç kavga etmişti. Sonrasında her iki taraf, “Yetişin ey Muhâcirler!” ve “Yetişin ey Ensâr!” şeklinde bağırmaya başladı. Sesleri işiten Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- derhal hâdisenin yaşandığı yere gelerek;

“‒Bu câhiliye çağrısı da nereden çıktı?!” deyip hemen kavgayı yatıştırdı. Sonra da şöyle buyurdu:

“‒Zâlim de olsa mazlum da olsa kardeşinize yardım ediniz.” (Müslim, Birr, 62)

Bu ifade, aslında câhiliye döneminden beri söylenegelen bir vecîze idi. Fakat onlar bu ifadeleri, “Haklı da olsa haksız da olsa kardeşine yardım etmelisin!” şeklinde anlıyorlardı. İslâmʼın hak ve adâlet hassâsiyetiyle tezat teşkil eden bu ifadeyi Efendimiz’den işittiklerinde çok şaşırdılar. Sahâbîlerden biri şöyle sordu:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Eğer kardeşim mazlum ise yardım ederim, fakat zâlimse ona nasıl yardım edeceğim?”

Bunun üzerine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâbın zihin dünyasında câhiliye kalıntısı bâtıl bir anlayış olarak yerleşmiş olan bu ifadelerin hakikî mânâsını şöyle îzah buyurdu:

Onu zulümden uzaklaştırırsın veya onun zulmüne engel olursun. Ona yapacağın yardım işte budur.” (Buhârî, İkrâh, 7; Tirmizî, Fiten, 68)

Şu hususu da belirtmek lâzımdır ki, kişinin meşrû ölçüler içerisinde kendi kavmini sevmesi gâyet tabiîdir. Fakat kendi ırkını, diğerlerinin üstünde ve ayrıcalıklı görmek, yani kavmiyetçilik yapmak dînimizce yasaktır. Nitekim bir defasında Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e;

“–Yâ Rasûlâllah! Kişinin kendi kavmini sevmesi kabîlecilik/ırkçılık sayılır mı?” diye sorulmuştu. Efendimiz bu suâli:

“–Hayır. Lâkin kabîlecilik/ırkçılık, kişinin kendi kavminin haksız davranışına arka çıkmasıdır.” diyerek cevaplamışlardır. (İbn-i Mâce, Fiten, 7)

Dolayısıyla insanın vatanını sevmesi, milletinin başarılarıyla iftihâr etmesi ve ülkesinin kalkınması için çalışması ırkçılık değildir. Çünkü bu, insanın fıtratında var olan güzel bir duygudur.

Nitekim Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de hicret edeceği zaman, Hazvere denilen yerde durup Mekke’ye bakmış ve hüzünle:

“(Ey Mekke!) Sen, Allah katında beldelerin en sevgili olanısın. Çıkarılmış olmasaydım, senden çıkmazdım. Senden başka bir yeri yurt tutmaz, yuva kurmazdım…”[2] buyurmak sûretiyle, vatanına duyduğu muhabbeti dile getirmiştir.

İslâm’dan evvel, ırk asabiyeti ile güçlü bir varlık, kültür ve medeniyet ortaya koyamayan câhiliye insanı, İslâm çatısı altında îman bağıyla kenetlenince, müthiş bir inkişâf oldu. Ecdâdımız Osmanlıʼda da bu hakîkati görmek mümkün.

Nitekim hudutların kıt’a ve okyanuslarla çizildiği zamanlarda Osmanlı topraklarında yaşayan pek çok millet bulunuyordu. Lâkin hepsi de İslâm adâlet ve fazîletinin huzur ve sükûnu içinde yaşıyorlardı. Zira ecdâdımız, hiçbir zaman ırkî asabiyet gütmemişti. Sadece bir ölçü olması kabîlinden şu husûsu zikredeyim:

Birkaç kez gelip gidenler sayılmazsa, Osmanlı Devleti’nde yaklaşık 235 Vezir-i Âzam (sadrâzam) vazife yapmıştır. Bunların 150’si devşirmedir. Kimisinin kökeni Arnavut, kimisinin Hırvat, kimisinin Rum, kimisinin Ermeni, Rus, vesâiredir… Türk olan Vezir-i Âzam sayısı ise 85 civarındadır. Yani ecdâdımız, hidâyet ile şereflenen bütün ırkları aynı mikserin içine atıp onları İslâm’ın sancaktarlığını yapma ideali etrafında birleştirmiştir.

Velhâsıl Allah indinde üstünlük ancak takvâ iledir. Bu hakîkati Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz Vedâ Hutbesi’nde bütün insanlığa şöyle bildirmiştir:

“Ey insanlar! Allah sizden câhiliye gururunu ve atalarla övünme âdetini gidermiştir.

İnsanlar iki gruptur: İyilik ve takvâ sahibi, Allah katında değerli kişi ve günahkâr, bedbaht, Allah katında değersiz kişi. İnsanlar Âdem’in çocuklarıdır. Ve Allah Âdem’i topraktan yaratmıştır…” (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 49; Ebû Dâvûd, Edeb, 110-111)

“Ey insanlar! Şunu iyi bilin ki, Rabbiniz birdir, atanız birdir. Arab’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arab’a, beyazın siyaha, siyahın beyaza üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvâdadır.” (İbni Hanbel, V, 411)

Rabbimiz cümlemizi, bu hakîkati idrâk ederek takvâda mesafe katetmeye çalışan sâlih kullarından eylesin.

Âmîn!..

Dipnot:

[1] Bkz. Sahîh-i Buhârî, Muhtasar Tecrîd-i Sarih terc., c.3, s.18.

[2] Ahmed, IV, 305; Tirmizî, Menâkıb, 68/3925.