Aziz Mahmud Hüdâyî (rahmetullâhi aleyh) -2-

Hak Dostlarından Hikmetler

Altınoluk Dergisi, 2021 – Kasım, Sayı: 429

Hüdâyî Hazretleri buyurur:

Kim umar senden vefâyı,
Yalan dünya değil misin?
Muhammed-i Mustafâʼyı,
Alan dünya değil misin?

[Dünya, insanın geçici bir süreliğine konakladığı bir imtihan mekânıdır. Onun hâkim manzarası “fânîlik”tir. Zira bu âlemde “bekā” sıfatının bir tecellîsi yoktur. Nitekim âyet-i kerîmelerde buyrulur:

“Yeryüzünde bulunan her canlı fânîdir. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâkî kalacaktır.” (er-Rahmân, 26-27)

“Her can ölümü tadacaktır. Sonunda Bizʼe döndürüleceksiniz.” (el-Ankebût, 57)

“…Oʼnun (Allâhʼın) zâtından başka her şey yok olacaktır. Hüküm Oʼnundur ve siz ancak Oʼna döndürüleceksiniz.” (el-Kasas, 88)

Her insanın eceli nasıl ki şahsî kıyâmetiyse, Dünyaʼnın eceli de büyük kıyâmettir. Peygamberlerin sonuncusu olan Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼin gönderilişi, esâsen kıyâmetin büyük habercilerinden biridir. Artık her geçen gün, o büyük infilâka ve esas hayat olan âhirete adım adım yaklaşılmaktadır. Âhiret ise sonsuz, nihâyetsiz ve hakîkî hayattır.

Dolayısıyla ârif mü’minler, hem kendilerinin hem de bu cihânın en mühim vasfı olan fânîliği hiçbir zaman hatırlarından çıkarmaz, dünyayı dâimâ ukbâ penceresinden seyrederler.

Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmede, gerçek mânâda “bilen”lerden olan sâlih kullarının üç vasfını şöyle bildiriyor:

“Yoksa geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden,

Âhiretten çekinen ve

Rabbinin rahmetini dileyen kimse (o inkârcı gibi) midir?

(Rasûlʼüm!) De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?..” (ez-Zümer, 9)

Cenâb-ı Hak burada «يَحْذَرُ الْاٰخِرَةَ» “âhiretten çekinen” buyuruyor. Yani bu cihanda her adımını uhrevî hesabını düşünerek atan, ebedî hayatta ilâhî gazaba dûçâr olmaktan sakınan, bu sebeple de âhirete hazırlık derdinde olan kullarının, gerçek mânâda “bilen”lerden olduğunu beyan ediyor.

Dolayısıyla Kurʼânî mânâda “cehâlet”ten kurtulup “bilenler”den olan her müʼminin en mühim düşünceleri;

“–Ben Rabbime karşı vazifelerimi lâyıkıyla îfâ edebiliyor muyum? Rabbimle aram düzgün mü?

–Kulluk hayatımda problemli sahalar var mı? Bu fânî hayatımda, Bâkî Rabbimi unuttuğum safhalar oluyor mu?

–Esas hayat olan âhirete hazırlığım ne durumda? Ecel senedinin meçhul vadesi bugün dolacak olsa, ben ne kadar hazır hâldeyim?..” gibi ulvî endişelerden ibaret olmalıdır.

Müʼmin, mârifetullahʼta mesafe aldıkça, yani Rabbini kalben tanıdıkça, bir seraba benzeyen dünyanın hakîkî yüzünü görmeye başlar, âhirete rağbetini artırır. Dünya gözünde küçülür, âdeta bir çakıl taşı gibi ehemmiyetsiz hâle gelir.

Darlıkta bunalmamak, varlıkta şımarmamak için her vesîleyle “Esas hayat âhiret hayatıdır.”[1] buyuran Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de dâimâ âhireti dünyaya tercih ediyordu.

Abdullah bin Mes’ûd -radıyallâhu anh- şöyle der:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir hasır üzerinde yatıp uyumuştu. Efendimiz uyandığında, o hasır, mübârek vücudunun yan tarafında izler bırakmıştı. Biz:

“–Yâ Rasûlâllah! Sizin için bir döşek edinsek?!” dedik. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“–Benim dünya ile ne alâkam var ki? Ben bu dünyada, bir ağacın altında gölgelenen, sonra da bineğine binip orayı terk eden bir yolcu gibiyim.” buyurdular. (Tirmizî, Zühd, 44/2377)

Ebû Müveyhibe -radıyallâhu anh- da şöyle anlatır:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün bana:

«–Bakî Kabristanıʼndaki mevtâlar için istiğfâr etmekle emrolundum. Haydi benimle gel!» buyurdu.

Ben de gecenin ortasında O’nunla gittim. Kabristanda yatanların başında durdu ve şöyle buyurdu:

«–es-Selâmu aleyküm ey kabir ehli! İnsanların içinde bulunduğu durumdansa kendi içinde bulunduğunuz durum sizi daha çok sevindirsin! Karanlık gece parçaları gibi fitneler geliyor. Bunların sonra geleni öncekini takip eder (biri bitince diğeri başlar). Sonraki fitneler, ilk fitnelerden daha ağır ve sert olur.»

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- daha sonra bana yönelip:

«–Ey Ebû Müveyhibe! Şüphe yok ki bana dünya hazinelerinin anahtarları ile dünyada ebedî kalma, sonra da Cennet’e girme imkânı verildi. Ben, bunlar ile Rabbime kavuşma arasında muhayyer bırakıldım.» buyurdular.

Ben hemen:

«−Babam-anam Sana fedâ olsun yâ Rasûlâllah! Dünya hazinelerinin anahtarları ile orada ebedî kalmayı, sonra da Cennet’e girmeyi tercih etseydiniz!» dedim.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise:

«Hayır, vallâhi ey Ebû Müveyhibe! Ben, Rabbime kavuşmayı tercih ettim.» buyurdular.

Ardından Bakî Kabristanı’ndaki mü’minler için istiğfâr edip geri döndüler. Bundan sonra Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vefâtıyla neticelenen hastalık ve ağrıları başladı.” (Dârimî, Mukaddime, 14; Ahmed, III, 488-489…)]

Hüdâyî Hazretleri buyurur:

Hüdâyî nʼoldu bu denli peygamber?
Hani Ömer, Osman, Bû Bekr u Hayder?
Hani Habîbullâh, Sıddîk-ı Ekber?
Bunda gelen gider, bir cân eğlenmez!..

[Kimse bu dünyada kalıcı değildir. Allâhʼın en sevgili kullarına bile yâr olmayan dünya, hiç kimseye de yâr olmayacaktır. Dolayısıyla dünya misafirhanesinde kalıcı edâsıyla oyalanmak ve oradaki câzibeli nakışlara gönül bağlamak, derin bir gaflet uykusuna dalmak demektir. Nasıl ki istasyonda uyuyan bir yolcu, treni kaçırırsa; kendisinin ebediyet yolcusu olduğunu unutarak fânî ve nefsânî hülyâlara dalanlar da âhirete eli boş giden müflislerden olurlar.

Bunun için Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- şu nasihatte bulunmuştur:

“Dünya arkasını dönmüş gidiyor. Âhiret ise yüzünü dönmüş geliyor. Her birinin kendine has evlâtları (tâlipleri) vardır. Siz âhiretin evlâtları olun, dünyanın evlâtlarından olmayın!..” (Buhârî, Rikāk, 4)

Unutmayalım ki bizler, dünyaya değil âhirete îman ettik. Dolayısıyla ehl-i dünyanın fânî varlıkları elde etmek için sarf ettiği gayretten daha fazlasını, esas ve ebedî hayat olan âhiretimiz için sarf etmemiz gerekir.

Nitekim Cenâb-ı Hakkʼın bizlere “örnek nesil” olarak takdim ettiği Muhâcirler ve Ensâr da, âdeta âhiret merkezli bir hayat yaşadılar. Onlar, nebevî terbiye altında, yarın varacakları konağın kabir olacağı şuuruna erdiler. Bu yüzden dünyanın süsüne, câzibesine, rahatına aldanmadılar. Lüks, oburluk ve israf, sahâbe neslinin tanımadığı bir hayat tarzı oldu. Fetihlerle ganimetler Medîneʼye akıp halkın refah seviyesi yükseldiği zaman bile, sahâbe evlerinin dekoru değişmedi.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, hilâfeti esnâsında dahî maddî sıkıntı içinde idi. Yamalı elbise giyiyor, zor geçiniyordu. Hâlbuki hazine ganimetlerle dolmuş durumdaydı. Ashâbın ileri gelenlerinden bazıları, Hazret-i Ömer’in kızı Hazret-i Hafsa -radıyallâhu anhâ-’ya giderek, babasının hazineden geçinecek kadar bir tahsîsat almasını teklif etmesini istediler. Hazret-i Hafsa da babasına bu teklifi yapınca, Halîfe Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- kızına:

“–Kızım, sen Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in zevcesiydin. Bana söyler misin, Rasûlullâh’ın yemede-içmede hâli nasıldı?” diye sordu.

“–Kifâyet miktarıydı.” cevâbını alınca da sözüne şöyle devam etti:

“–İki arkadaşım (yani Hazret-i Peygamber, Hazret-i Ebû Bekir) ve ben, üçümüzün hâli, aynı yolda giden üç yolcuya benzer. Biri (Hazret-i Peygamber) makamına vardı. Diğeri (Hazret-i Ebû Bekir), aynı yoldan giderek birinciye erişti. Üçüncüsü (ben) de arkalarından onlara ulaşmak isterim. Fazla yükle gidersem, onlara erişemem!..” buyurdu.[2]

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, fetihlerin çokluğuna, hazinenin zenginliğine bakmayıp; yaşadığı müddetçe, kifâyet miktarından fazla hiçbir şey kabul etmedi. Hiçbir zaman da dünya servetine meyletmedi.

Zira onun en büyük arzu ve iştiyâkı, bu dünyada Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile nasîb olan beraberliği, âhirette de devam ettirebilmekti. Bunun için; “Kişi sevdiğiyle beraberdir.”[3] hadîs-i şerîfini, Rasûlullah Efendimizʼle her ahvâlde beraber olmaya çalışarak hayatına tatbik etti. Oʼnun gibi dünyaya îtibar etmeyip dâimâ âhireti tercih etti.

Yani sahâbe neslinin en büyük derdi, esas hayat olan âhiretti. Bu sebeple âhiretlerine zarar verme ihtimâli bulunan dünyevî menfaatlere aslâ îtibar etmedikleri gibi, âhiretlerine fayda verecek olan her türlü dünyevî ezâ ve cefâya da -canlarına minnet bilerek- katlandılar. Bu şuurla dünyanın dört bir tarafına gittiler. Efendimizʼin tebliğ mektuplarını, kelle uçurmaya hazır olan cellâtların önünde, büyük bir îman cesaretiyle krallara okudular.

Şu hâdise de ashâbın dâimâ âhireti dünyaya tercih etme hususundaki gönül hassâsiyetini ne güzel sergilemektedir:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼin kapısında geceleyen, Oʼna abdest suyunu hazırlayıp lâzım olan şeyleri getiren[4] Rebîa bin Kâʻb (Ebû Firâs) t şöyle anlatır:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün (yaptığım hizmetlere mukâbil) bana:

“‒Benden bir şey iste, vereyim.” buyurdu. Ben de:

“‒Yâ Rasûlâllah! Müsaade buyurun, bir düşüneyim, durumuma bir bakayım.” dedim. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“‒Peki, düşün, durumuna bak.” buyurdu.

Düşündüm ve kendi kendime;

“Dünyaya âit menfaatler çabuk bitip tükenir. Ben, kendim için, âhiretle alâkalı bir faydayı tercih etmekten daha hayırlı bir şey görmüyorum.” dedim. Sonra da Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûr-i âlîlerine çıktım. Bana:

“‒İhtiyacın nedir?” buyurdu.

“‒Yâ Rasûlâllah! Bana şefâat et de Rabbin U beni Cehennemʼden âzâd eylesin!” dedim. (Diğer bir rivâyette de âhirette Efendimizʼle beraber olmayı istedi.[5]) Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“‒Böyle demeni sana kim söyledi?” buyurdu.

“‒Vallâhi yâ Rasûlâllah, kimse söylemedi. Lâkin durumuma baktım ve gördüm ki; dünya, ehlinin elinde durmuyor, hemen zevâl buluyor. Bu sebeple âhiretim için bir şey istemek, bana daha sevimli geldi.” dedim.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:

“‒O hâlde çok secde ederek kendin için bana yardımcı ol!” buyurdu. (Ahmed, IV, 59)

Bizler, dâimâ âhireti dünyaya tercih eden sahâbe efendilerimizin bu hâllerini ne kadar tefekkür ediyoruz? Zira Cenâb-ı Hak onlara güzelce tâbî olan, yani onların fazîletlerini samimiyetle örnek alan müʼminleri, Tevbe Sûresiʼnin 100. âyetinde medhediyor. Bugün bir sahâbî olma imkânımız yoksa da onlara güzelce tâbî olarak Cenâb-ı Hakkʼın rızâsına erme imkânı, kıyamete kadar gelecek her müʼmin için bâkîdir.

Abdullah bin Mes’ûd -radıyallâhu anh- hanım sahâbîlerin gönül dünyasından bir manzarayı da bizlere şöyle sergilemektedir:

“Sahâbeden biri evine girdiğinde hanımı ona derhâl şu iki suâli sorardı:

–Bugün Kur’ân’dan kaç âyet nâzil oldu?

–Allah Rasûlü’nün hadislerinden ne kadar ezberledin?

Sahâbî evinden çıkacağı zaman da hanımı ona;

«–Allah’tan kork; haram kazanma! Zira biz dünyada açlığa sabrederiz fakat kıyamet gününde Cehennem azâbına sabredemeyiz.» diye nasihatte bulunurdu.” (Abdülhamid Keşk, Fî Rihâbi’t-Tefsîr, I, 26)

Yine hanım sahâbîler, evlâtlarını yetiştirirken, onların fânî dünya istikbâlleri için ebedî istikbâllerini ihmâl etme gafletinden titizlikle sakınırlar, evlâtlarının mânevî terbiyesine son derece ehemmiyet gösterirlerdi. Bu hususta Huzeyfe -radıyallâhu anh-ʼın şu hâtırası çok mânidardır:

“Annem bana sordu:

«–Peygamber Efendimiz’le en son ne zaman görüştün?»

Ben de:

«–Birkaç günden beri O’nunla görüşemedim.» dedim.

Bana çok kızdı ve fenâ hâlde azarladı. Ben de:

«–Dur, kızma anneciğim! Hemen Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yanına gideyim, O’nunla beraber akşam namazını kılayım, sonra da hem benim hem de senin için istiğfâr etmesini O’ndan talep edeyim.» dedim…” (Tirmizî, Menâkıb, 30/3781; Ahmed, V, 391-392)

Düşünmeliyiz ki ashâb-ı kirâm evlâtlarını nasıl yetiştiriyordu, biz nasıl yetiştiriyoruz? Evlâtlarımızın maddî rahatlarını ve dünyevî istikbâllerini düşündüğümüz kadar, onların mânevî durumlarını ve ebedî istikbâllerini de düşünebiliyor muyuz?

Elbette her anne-baba, üşüyen yavrusunun üstünü örter. Onu en güzel kıyafetler içinde görmek ister. Fakat âhiret inancına sahip bir anne-baba, evlâdını öbür âlemde Cennet ipeğinden atlas kaftanların mı, yoksa Cehennemʼin yalaz yalaz ateşinin mi saracağı endişesiyle daha fazla meşgul olur…

Bir anne-baba, evlâdını gerçekten seviyorsa, çocuklarına gerçekten merhametliyse, onları küçük yaşlarından itibâren namaza alıştırmalı, Allah ve Peygamber sevgisini kalplerine nakşetmeli, Kurʼân tahsiline ehemmiyet vermelidir.

Şu hakîkati hiçbir zaman unutmamak gerekir:

İnsanın bir yakını vefat etse, çok üzülür, o ayrılık sebebiyle âdeta yüreği yanar. Fakat zamanla o yara kapanır, acısı hafifler. Fakat en büyük ayrılık acısı, kıyamet gününde olacak. Cennetlik olan sâlih kullara:

سَلَامٌ قَوْلًا مِنْ رَبٍّ رَح۪يمٍ

“Onlara merhametli Rabbʼin söylediği selâm vardır.” (Yâsîn, 58) âyet-i kerîmesi muktezâsınca, büyük bir ikram ve iltifatla “Cennet’e buyrun” denilecek.

Fakat bunun zıddına Cehennemlik olan mücrimlere ise:

وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ

“Ey mücrimler! Siz ayrılın bugün!” (Yâsîn, 59) denilecek.

Belki orada nice karı-koca birbirinden ayrı düşecek. Nice evlâtla anne-baba farklı yolların yolcusu olacak. Dünyada beraber yaşayanların bir kısmı bir tarafa, bir kısmı diğer tarafa gidecek. Çok hazin bir ayrılık günü olacak!..

Ne ibretlidir ki Hazret-i Nûhʼun ikinci karısı ve oğullarından Kenan, Hazret-i Lûtʼun karısı, Hazret-i İbrahimʼin babası Âzer, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼin amcası Ebû Leheb, hazin bir âkıbete dûçâr olarak Cehennem yolcusu oldular. Peygamber yakını olmak bile onları kurtaramadı.

Bunun içindir ki Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Ey Rasûlullah Muhammed’in kızı Fâtıma! Ey (halam) Safiyye! Allah katında makbûl ameller işleyiniz! Çünkü ben (kulluk yapmadığınız takdirde) sizi Allâh’ın azâbından kurtaramam!” buyurdu. (İbn-i Sa‘d, II, 256; Buhârî, Menâkıb, 13-14)

Bizler de kıyamet günü mahzun olmamak için, bugün hem kendi istikâmetimize dikkat etmeli, hem de bilhassa ciğerpârelerimiz olan evlâtlarımıza sahip çıkmalıyız. Onları Allâhʼın birer emâneti bilmeli, ufak yaşlarından itibaren mânevî terbiyeleriyle yakından alâkadar olmalıyız.]

Hüdâyî Hazretleri buyurur:

Doğru yola giden erler, Sırâtʼı bunda geçerler.

Bilmez isen bu yolu ger, var bir bilire sora gör!

Hulleyi bunda biçerler, Kevserʼi bunda içerler,

Cennetʼi bunda açarlar, durma kapıyı vura gör!

[İnsan, ömür tarlasına bu dünyada ne ekti ise, ukbâ hasadında onu biçecektir. Dolayısıyla ebedî saâdet de felâket de bu dünyada atılan adımların neticeleridir. Âhirette Sırâtʼı geçebilecek olanlar, bu dünyada îman, ihlâs, takvâ ve sâlih amelleriyle istikâmet üzere olan müʼminlerdir.

Meşhur kıssadır:

Hak dostlarından Behlül Dânâ Hazretleri, hikmetli ve ibretli sözlerle devrinin insanlarını, bilhassa Halîfe Hârun Reşid’i îkaz etmeye çalışır, onlara sık sık mânevî dersler verirdi. Halîfe de onun bu hâlini sever, saraya rahatça girip çıkmasına müsâade ederdi.

Behlül Dânâ, uzun bir süre saraya uğramadı. Karşılaştıklarında Hârun Reşid, merakla sordu:

“–Behlül, çok oldu görünmedin, nerelerdeydin?”

Behlül:

“–Bana Cehennemʼi gösterdiler, oradaki vaziyeti seyrettirdiler.” diye cevap verdi.

Hârun Reşid bu cevâba şaştı kaldı:

“–Nasıl girdin oraya, ateş seni yakmadı mı?” dedi.

Behlül Dânâ, şu mânidar cevâbı verdi:

“–Hayır, orada hiç ateş görmedim. Çünkü herkes ateşini dünyadan kendisi getiriyormuş!..”

Velhâsıl, îman nûrundan ve gönül feyziyle îfâ edilen ibadetlerden mahrum bir sûrette, türlü eğlence, çılgınlık, zulüm ve haksızlıklarla, nefsânî bir yaşayış içinde geçen karanlık bir dünya gecesinin, aydınlık bir ebediyet sabahı getirmeyeceği mâlumdur. Dünya hayatının nefsânî pembelikleri, âkıbet solgunluğunun; gâfilâne kahkahaları da, Cehennem çatırtılarının habercileridir.

Ebedî saâdet güneşi ise; ancak ilâhî beyanlar ışığında ve istikâmet üzere bir ömür sürüp müsterih bir vicdan, selîm bir kalp ve yüz aklığıyla âhirete irtihâl etmesini bilenlerin gönül ufuklarından doğar.]

Cenâb-ı Hak, ebediyet deryası karşısında bir damla hükmünde olan dünyaya gönül bağlamaktan, dolayısıyla küçük bir su birikintisinde helâk olmaktan cümlemizi muhafaza buyursun.

Âmîn!..

Dipnot:

[1] Buhârî, Rikāk, 1.

[2] Bkz. Ahmed, Zühd, s. 125. Şehbenderzâde Ahmed Hilmi, Târîh-i İslâm, I, 367.

[3] Buhârî, Edeb, 96.

[4] Bkz. İbn-i Sa‘d, IV, 313.

[5] Bkz. Müslim, Salât, 226.