Âhiret Gerçeği

Genç Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Mayıs Sayı: 236

Muhterem Efendim; global kültür ve hâkim medyanın; hesapsız, kitapsız, sorumsuz, âdeta âhiretsiz bir dünya inancını zihinlere zerk ettiği günümüzde, bilhassa genç kardeşlerimize âhiret hakîkatini nasıl anlatmamız gerekiyor? Bu hususta neler söylemek istersiniz?

“Ölüm” ve “âhiret âlemi”ne dâir meçhuller, tarih boyunca insan idrâkini en çok meşgul eden hususlar olmuştur. Nitekim bütün peygamberler, ümmetlerine âhiret gerçeğini anlatmak için gayret göstermişlerdir.

Fakat vahyin ve peygamberlerin irşâdından uzak kalarak nefsâniyetin esiri olan insanlar, âhireti ve oradaki hesabı dâimâ göz ardı etmiş, muhtelif bâtıl telâkkîlerle ölüm ve âhiret hakîkatini unutturma, bastırma ve şuuraltına hapsetme yoluna gitmişlerdir. Fakat hiçbir gerçek, ondan kaçmak veya onu yok saymakla bertaraf edilemez.

Esâsen, selîm bir aklın ve terazisi şaşmamış bir idrâkin, âhiret gerçeğini inkâr etmesi mümkün değildir. Bu hususta, bilhassa genç kardeşlerimize faydalı olacağı ümidiyle, birkaç madde zikredebiliriz:

  1. Evvelâ insanda fıtraten mevcut bulunan adâlet ve hakkâniyet duygusu, âhirete inanmayı zorunlu kılar. Çünkü hangi gönül kabul edebilir ki zâlim ile mazlum, iyi ile kötü, ölüm kapısından geçtiğinde yokluğa karışsın?

Meselâ bugün zâlim siyonistler, bütün dünyanın gözü önünde Gazzeli kardeşlerimize vahşetin her türlüsünü pervâsızca tatbik ediyorlar. Peki bunun bir karşılığı olmayacak mı? Bunca zulüm, zâlimin yanına kâr mı kalacak? Elbette hayır! Rabbimiz mutlak adâleti ile ya bu dünyada ya da âhirette mazlumların hakkını zâlimlerden alacaktır. Nitekim âyet-i kerîmelerde şöyle buyruluyor:

“Yoksa kötülük işleyenler, ölümlerinde ve sağlıklarında kendilerini, îman edip sâlih ameller işleyen kimseler ile bir mi tutacağımızı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar!

Allah gökleri ve yeri, yerli yerince yaratmıştır. Böylece herkes (sevap veya günah, iyilik veya kötülük) ne kazanmışsa onun karşılığını görür. Onlara haksızlık edilmez.” (el-Câsiye, 21-22)

  1. İnsandaki mes’ûliyet duygusu da âhirete inanmayı gerekli kılar. Zira Cenâb-ı Hak, insanı hayır ile şerri, doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü birbirinden ayırt edebilen ve bunlardan istediğini tercih edebilen, irâde sahibi bir varlık olarak yaratmıştır. Bu irâdesi sebebiyle de onu mes’ûl/sorumlu tutmuştur.

Dolayısıyla mes’ûl olan bir insanın, yaşadığı hayatta ilâhî emirlere riâyet edip etmediği hususunda hesaba çekilip karşılık göreceği bir yer mutlaka olmalıdır. İşte o da âhiret yurdudur.

Âyet-i kerîmede beyan edildiği üzere âhirette kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görecek, kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görecektir. (Bkz. ez-Zilzâl, 7-8)

  1. Cenâb-ı Hakkʼın yaratıp rûhundan üflediği insanın mayasında fânîliğe isyan vardır. O dâimâ ölümden kaçıp sonsuzluğu arar. Bu arayış, onun yaratılışının derinliklerine nakşolmuş en köklü husûsiyetlerden biridir. İşte insandaki sonsuzluk ve ebedîlik duygusu da, âhirete inanmayı gerekli kılar.

Her ne kadar hayatı sadece bu fânî dünyadan ibaret görenler:

“Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder…” (el-Câsiye, 24) demiş olsalar da Rabbimiz onlara cevâben:

“…Bu hususta onların hiçbir bilgisi de yoktur. Onlar sadece zanna göre hüküm veriyorlar.” (el-Câsiye, 24) buyurmakta ve şöyle devam etmektedir:

“De ki: Allah sizi diriltir, sonra öldürür. Sonra sizi şüphe götürmeyen kıyâmet gününde bir araya toplar. Fakat insanların çoğu bilmezler.

Göklerin ve yerin mülkü Allâh’ındır. Kıyâmetin kopacağı gün var ya, işte o gün bâtıla sapanlar hüsrâna uğrayacaklardır.” (el-Câsiye, 26-27)

“Rabʼlerine karşı gelmekten sakınanlar ise, bölük bölük Cennetʼe sevk edilirler. Oraya varıp da kapıları açıldığında bekçileri onlara: «Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya.» derler.” (ez-Zümer, 73)

  1. Bu dünyada hiçbir şey sebepsiz ve hikmetsiz yaratılmamışken, insanın sebepsiz ve gâyesiz yaratılması mümkün müdür? İnsanın düşünmesi gerekmez mi ki bu geliş ve gidiş niye? Bu akış nereye? Yani insanın dünyaya geliş ve gidişinin hiçbir hikmeti ve gâyesi olmasaydı, o hâlde dünyaya gelişin nasıl bir mantığı olabilirdi?

Gören, duyan ve hisseden kalplerin, ilâhî kudret ve azamet tecellîlerinden başka bir şey görmediği bu kâinatın hikmetle tanzim edilen her zerresi, alelâde ve öylesine yaratılmış olabilir mi? Nitekim Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakîkaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (el-Mü’minûn, 115)

“Âyetlerimizi ve bir gün âhiretle yüz yüze gelecekleri gerçeğini yalanlayanların bütün amelleri boşa gitmiştir. Hem başka nasıl olacaktı ki? Yoksa yaptıklarından başka bir şeyin karşılığını mı göreceklerdi?” (el-Aʻrâf, 147)

  1. Gecenin gündüze dönmesi, baharın gelmesiyle toprağın yeniden dirilmesi de âhiret hakîkatine ayna tutmaktadır. Nitekim Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Allâh’ın rahmetinin eserlerine bir bak: Yeryüzünü, ölümünün ardından nasıl diriltiyor! Şüphesiz O, ölüleri de mutlaka diriltecektir. O, her şeye kâdirdir.” (er-Rûm, 50)

Cenâb-ı Hak, ilâhî mesajlarını kavlî âyetleri olan Kurʼân-ı Kerîmʼde bildirdiği gibi, bunu kevnî âyetleri olan kâinat ile de yapar. Mühim olan bu âyetleri de gönül gözüyle okuyabilmektir. Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de bazı ilâhî hakîkatleri kâinat kitabından misallerle izah buyururdu.

Ebû Rezin el-Ukaylî t anlatıyor:

Bir gün:

“−Ey Allâh’ın Rasûlü! Allah, mahlûkatı yeniden nasıl diriltir? Bunun dünyadaki misâli nedir?” diye sordum.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

“−Sen, hiç kavminin yaşadığı vâdiden kurak mevsimde geçmedin mi? Sonra bir kere de her tarafın yemyeşil olduğu bahar mevsiminde oraya uğramadın mı?” buyurdu. Ben;

“−Elbette!” deyince, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

“−İşte bu, Allâh’ın yeniden yaratmasına delildir. Allah, ölüleri de böyle diriltecektir!” buyurdular. (Ahmed, IV, 11)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in bu temsilinde güzel bir tefekkür vardır. Hâdisâtı tefekkür nazarıyla okumak vardır.

Her gece Cenâb-ı Hak; ders alabilenlere, bir ölüm tatbikatı yaşatır. Dünyadan habersiz bir şekilde uykuya dalarız. Sabah ise, ba‘sü ba‘de’l-mevt / ölümden sonra diriliş gibi uykudan uyanırız.

Yine bugün gelişen teknoloji ile öğreniyoruz ki bizim vücudumuzda da her saniye milyonlarca hücremiz hayata veda ederken yenileri vazifelerine başlıyor. Mesela kan hücrelerimizde 120 günlük alyuvarların yanında, 7-10 günlük kan pulcukları (pıhtılaşma hücreleri) ve ömrü bazen saatlerle sınırlı olan nötrofiller (bir akyuvar çeşidi) bulunuyor. Tat tomurcuklarımız yaklaşık 10-14 günde bir tazeleniyor. Cilt hücrelerimiz ise yaklaşık bir ayda kendisini tamamen yenileyerek vücudun dış dünyaya karşı direncini her daim taze tutuyor.

Bütün bunlar, sonsuz kudret ve azamet sahibi Cenâb-ı Hakk’ın bize gösterdiği, yeniden dirilmeye misal olabilecek tecellîler…

Şu hadîs-i şerîf de ölümden sonra dirilişin hissî delillerinden birine işaret etmektedir:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, oğlu İbrahim’in son anlarında yanında bulunuyordu. Can verirken bedeninin tir tir titrediğini görünce gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı. Bu hâle şaşıran Abdurrahman bin Avf’a:

“–Ey İbni Avf, bu merhamettir. Göz ağlar, kalp üzülür. Biz ise sadece Rabbimizʼin râzı olacağı sözü söyleriz.” buyurdu. (Buhârî, Cenâiz, 43)

Sonra da sözlerini yavrusuna hitâben şöyle tamamladı:

“Eğer ölüm, hak bir vaat ve herkes için geçerli bir gerçek olmasaydı ve arkada kalan, önden gidene hiç kavuşmayacak olsaydı, ey İbrahim, biz şu anda duyduğumuzdan çok daha büyük bir üzüntü çekecektik. Biz gerçekten senin için çok mahzunuz.” (İbn-i Mâce, Cenâiz, 53)

Yüce Rabbimiz; kıyâmet ve âhiret vâkıasını dâimâ hatırda tutarak hâlimize çekidüzen vermemizin lüzûmunu, Peygamber Efendimiz’in şahsında O’nun ümmetine şöyle hitâb ederek bildirmektedir:

(Rasûlüm!) Dehşetli felâketleri her şeyi sarıp kaplayacak olan kıyâmetin haberi Sana geldi, değil mi?” (el-Ğâşiye, 1)

O “büyük haber” elbette bize geldi. Fakat Cenâb-ı Hak, bir mânâda bizleri şöyle îkaz etmiş oluyor:

“–Nasıl olur da o büyük haber hiç gelmemiş gibi rahat davranabilirsiniz?!.

–Nasıl olur da dünyada boş ve süflî şeyler peşinde ihtiraslara kapılabilirsiniz?!.

–Nasıl olur da en değerli sermayeniz olan ömrünüzü gafletle ziyan edebilirsiniz?!.”

Dolayısıyla esas hayatın âhiret hayatı olduğunu[1] ve bu dünyaya âhireti kazanmak için geldiğimizi hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmayalım.

Dipnotlar:

[1] Bkz. Buhârî, Rikāk, 1.