Rahmân’ın Misafiri Olabilmek
Genç Dergisi, Yıl: 2025 Ay: Aralık Sayı: 231
Muhterem Efendim; İslâm’ın ilk defa insanlığa tebliğ edilip yaşandığı mübârek beldeleri ziyaret etmek, eskiye nazaran günümüzde çok daha kolaylaştı hamd olsun. Genç kardeşlerimize umre ziyareti hususunda ne gibi tavsiyeleriniz olur?
Evet, eskiden otobüs veya deniz yoluyla gidilen Hac ve Umre yolculukları haftalarca sürerdi ve bugünlere nazaran çok daha meşakkatli olurdu. Bugün ise memleketimizden uçakla üç-dört saatte o mübârek mekânlara gidebilmek mümkün hâle geldi.
Her ibadet, rûha verilen ayrı bir gıdadır. Bu sebeple imkânı olan genç kardeşlerimize, umre maksadıyla o mübârek mekânlara erken yaşlarda gitmelerini, daha feyizli, rûhâniyetli ve mânâlı bir kulluk hayatı yaşamaları için tavsiye ederiz. Zira bu ibadet, insan rûhunun aslî rengini, âhengini ve iklîmini bulduğu, feyz yağmurlarıyla yıkanıp arındığı, rûhâniyet tezâhürleriyle doludur. Bir mânâda rûha abdest aldırmak gibidir umre.
Kâbe, Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân’da “…Secde et ve yaklaş!” (el-Alak, 19) buyruğu ile ikāme edilmesini emrettiği namaz ibadetinin kıblesi, yani istikâmet hedefidir. Aynı zamanda bütün müslümanların müştereken teveccüh ettiği nokta; yani İslâm dünyasının nabzının attığı yerdir.
Orada insanlığın atası ve ilk peygamber Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-ʼdan itibaren pek çok peygamberin aziz hâtıraları var. Allâh’a verdiği sözü yerine getiren, bir ömür Hakk’a tevekkül ve teslîmiyet üzere yaşayan Hazret-i İbrahim -aleyhisselâm-’ın makâmı var. Ki bu tevekkül ve teslîmiyetin bereketi olarak Kâbe’yi evlâdı ile beraber yeniden inşâ etme şerefi onlara nasîb oldu. Cenâb-ı Hak, kendilerine hac veya umre nasîb olan mü’min gönülleri de onun ayak izine basarak yürümekle ve onun makâmının arkasında tavaf namazı kılmakla vazifelendirmiş.
Yine Safâ ile Merve tepelerinde Hacer Vâlidemiz’in oğlu İsmailʼe su bulmak ve onu yaşatmak için bir çırpınışı var. İbrahim -aleyhisselâm- hanımı Hacer ile oğlu İsmail’i Mekke’ye bırakıp yanlarından ayrılırken Hacer Vâlidemiz:
“–Bizi buraya bırakmanı Allah mı emretti?” diye sormuştu.
İbrahim -aleyhisselâm- da “–Evet!” diye cevap verince Hacer Vâlidemiz büyük bir tevekkül ve teslîmiyet içerisinde şöyle demişti:
“–Öyleyse Rabbim bizi korur! Zâyî etmez!”
Fakat yine de kul olmak bakımından üzerine düşen vazife gereği, evlâdını doyurmak için saʻy ü gayret etmişti.
Yine o mübârek beldelerde Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in mübârek izleri var. Vahyin yeryüzünü şereflendirdiği, İslâm’ın neşv u nemâ bulmasında Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in nasıl üstün bir gayret ortaya koyduğuna şâhitlik eden, ashâb-ı kirâmın Efendimiz’e olan engin sadâkat ve muhabbetlerini sergiledikleri, müşriklerin eziyetlerine Allah için tahammül gösterdikleri yerler. Her bir köşesi ayrı bir ibret tablosu, ayrı bir tefekkür vesîlesi…
Tabiat bakımından belki pek bir câzibesi yok, fakat ilâhî rahmetin tecellîsiyle o mübârek beldeler, mü’minlerin gidip görmeye can attıkları mekânlar hâline geliyor. Zira her giden, bir daha gidebilmenin hasretiyle yanıyor.
İşte o mukaddes mekânlar, insanlık tarihi boyunca yaşanmış sayısız ilâhî tecellîlerin tefekkürü içerisinde ziyaret edilmeli. Mümkün mertebe bu ibadeti, duygu derinliği, hürmet ve edep dolu bir gönül kıvamıyla îfâ edebilmeye gayret etmek gerekiyor.
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyuruyorlar:
“Hac ve umre yapanlar, Allâh’ın misafiridirler; O’na dua ederlerse (Cenâb-ı Hak) icâbet eder, O’ndan bağışlanma dilerlerse bağışlar.” (İbn-i Mâce, Menâsik, 5)
Dolayısıyla kardeşlerimizin, orada Cenâb-ı Hakk’ın misafiri olduklarını hiçbir zaman unutmadan hareket etmeleri elzem.
Meselâ Hac da olduğu gibi, Umre’de de refes, fısk ve cidâl yasaktır. Yani şehevî arzular, fısk u fücûr ve münâkaşa gibi yanlışlara düşülmesini Rabbimiz husûsen yasaklıyor. Bilhassa gönül kırmama zarûreti var. Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, tavaf yapacağında Hazret-i Ömer’e;
“Ey Ömer! Sen güçlü-kuvvetli bir adamsın. Hacer-i Esved’e erişmek için insanları sıkıştırarak zayıflara eziyet etme! Ne rahatsız ol ne de rahatsız et. Tenhâ bulursan Hacer-i Esved’i öp, aksi takdirde uzaktan «el sürüp öpme» işareti yap, kelime-i tevhîd okuyarak ve tekbir getirerek geç!” buyurmuşlardır. (Heysemî, III, 241; Ahmed, I, 28)
Bu sebeple bizler de kalabalıklarda kimseye en ufak bir eziyet vermeden, rûhâniyet içinde tavaf yapmaya gayret edelim. Bu hassasiyeti bütün bir ömrümüze teşmil edelim.
Kalabalık tavaf sahasında dikkat edilmesi gereken mühim bir husus da aynı alanda tavâf eden karşı cinsten kişilerle, sıkışık bir vaziyete düşmemektir. Nâfile bir ibadeti edâ ederken, harama düşmek çok büyük bir gaflet olur!..
Bu nâzik ibadet, av avlamamak, yeşil bir dal koparmamak, Allâh’ın mahlûkâtını incitmemek gibi şefkat, merhamet ve muhabbet tezâhürleriyle dolu olduğundan, insanı zarâfet ve nezâkete, incelik ve letâfete yönlendiriyor.
Yine ihrâma bürünenler, belli bir vakit bazı helâllerin bile yasaklanması sebebiyle, şüpheli ve haramlardan ne kadar uzak durmak gerektiğinin de bir başka telkînini gönüllerinde hissederler.
Ayrıca o mübârek beldeleri ziyaret etmek, Peygamber Efendimiz’in duâsına nâil olmak demektir. Nitekim Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Vedâ Haccı esnâsında Beytullâh’ı görünce ellerini kaldırmış ve:
“Ey Allâh’ım! Bu Beyt’inin şerefini, azametini, keremini ve heybetini artır. Ona hac ve umre ile tâzimde bulunanların da şereflerini, keremlerini, heybetlerini, tâzimlerini ve iyiliklerini artır!” diyerek duâ etmiştir. (İbn-i Saʻd, II, 173)
Fakat son zamanlarda hac ve umrenin aslî gâyesini idrâk edememiş bazı din kardeşlerimiz tarafından o mukaddes mekânların âdeta bir fotoğraf stüdyosu hâline getirildiğini de üzülerek müşâhede ediyoruz. Hâlbuki orada Kâbeʼyle buluştuğumuz gibi kalben de Kâbeʼnin Rabbi ile buluşma şuuru içinde kendimizi mümkün mertebe ibadete teksif etmeliyiz. O mübarek mekânların mehâbet ve azametine yakışmayacak hâl ve davranışlardan uzak durmalıyız.
Mevlânâ Hazretleri şöyle buyuruyor:
“Hacca gidenler, orada Kâbe’nin sahibini arasınlar. O’nu bulduktan sonra Kâbe’yi her yerde bulabilirler.”
Yani orada esas mesele, takvâ üzere bulunabilmek.
Yine orada insan, başkalarının hatâ ve kusurlarına kızıp öfkelenmek yerine kendi kusurları ile meşgul olmalı. Hataları için tevbe ve istiğfar etmeli. Gönlünü Allah ve Rasûl’ünün sevip râzı olacağı bir hâle nasıl getirebileceğinin tefekküründe derinleşmeli. Dilini Kurʼân-ı Kerîm tilâveti, zikrullah, salevât-ı şerîfe ve duâlarla meşgul etmeli. Gözü ile dâimâ bir hayır arayışında olmalı. Zira lügat mânâsı Kâbe’yi ziyaret olan “umre” kelimesinin bir diğer mânâsı, “îmar”dır ki, bu ibadetle Rabbimiz, mü’mini bir gönül îmarına, yani bir mânevî terbiyeye tâbî tutmaktadır. Kezâ umre, “ömür” kelimesiyle aynı kökten gelir ki, bu mukaddes ziyaretlerde elde edilen gönül kıvamını ömre yaymaya işaret eder.
Medîne’de ziyaret ettiğimiz Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼin makâmı ise, kalbin, ilâhî muhabbet nakışlarıyla ziynetlenip ulviyyet kazandığı bir mekândır.
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyuruyorlar:
“Beni vefâtımdan sonra ziyaret eden, sanki beni hayatımda ziyaret etmiş gibidir!” (Dârekutnî, Sünen, II, 278)
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, on üç senelik Mekke Devri’nde, pek çok zulme mâruz kaldı. On senelik Medîne Devri’nde de sayısız çilelerle karşılaştı. Lâkin O, ne kadar zulüm ve meşakkat altında olsa da her an îmânın güzelliklerini sergiledi:
Hicret’te fedakârlığı, Bedir’de muzafferiyeti Hak’tan bilip şükretmeyi, Uhud’da sabrı, Hendek’te açlık ve fakirliğe karşı sebat ve rızâyı sergiledi. O mekânları ziyaret ederken, bunları dâimâ hatırımızda tutmaya çalışalım.
Yine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyuruyorlar:
“İki umre, aralarında işlenen günahlara kefârettir. (Allah tarafından) kabul gören haccın karşılığı ise ancak Cennetʼtir.” (Buhârî, Umre, 1; Müslim, Hac, 437)
Velhasıl umrede mü’min;
‒Bir nefis ve irâde eğitimine tâbî tutulur.
‒İki parça ihramla kefen iklimine girmenin provasını yapar.
‒Bencillik ve nefsâniyetten vazgeçerek ümmet şuuru kazanmaya başlar.
‒Peygamberlerin, ashâb-ı kirâmın, selef-i sâlihînin Hakkʼa teslîmiyet ufkundan hisseler almaya çalışır.
Bu sebeple her yaştaki müʼmin için, mânevî bir arınma, durulma ve dirilme hâdisesidir.
Rabbimiz, o mübârek mekânların rûhâniyetine uygun bir şekilde makbul ve mebrur umreler yapabilmeyi cümlemize lûtfeylesin.
Âmîn!..