Örnek Olma Mes’ûliyetimiz Var

Genç Dergisi, Yıl: 2025 Ay: Kasım Sayı: 230

Muhterem Efendim; mâlûmunuz, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz yetiştirmiş olduğu ashâb-ı kirâmın bulundukları her yerde, edindikleri bilgi ve tecrübeleri civarlarındaki insanlarla dâimâ paylaşmalarını arzu etmiştir. Bu minvalde üniversitelerde talebe olan kardeşlerimizin, ortaokul ve lise seviyesindeki gençlere örnek olacak bir abilik yapmaları noktasında tavsiyeleriniz neler olur? Bu hususta ne buyurursunuz?

İnsan, taklit temâyülü ile öğrenen bir varlık. Evvelâ anne-babayı taklit ediyor. Sonra eğitim gördüğü okul ve bulunduğu muhit, şahsiyet yapısını şekillendiriyor.

Rabbimiz de mü’minin, takvâ üzere bir hayat sürmesinin yanında, müttakîlere önder olacak bir şahsiyet sergilemesini arzu ediyor. Nitekim âyette ibâdu’r-Rahmân’ın yani Allâh’ın rahmetinin tecellî ettiği has kulların:

“…Bizi takvâ sahiplerine önder kıl!»” (el-Furkân, 74) diyerek duâ ettiklerini bildiriyor.

Dolayısıyla üniversite talebesi bir gencin, ortaokul ve lise seviyesindeki gençlerle yakından ilgilenmesi, onlara takvâda güzel bir rehberlik yapması, evvelâ kendisini ilâhî rızâya nâil edecek büyük bir âhiret sermâyesidir.

Nitekim Enes -radıyallâhu anh- şöyle naklediyor:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün şöyle buyurdular:

“–Size birtakım insanlardan haber vereyim mi? Onlar ne peygamber ne de şehîddirler. Ancak kıyâmet gününde peygamberler ve şehîdler, onların Allah katındaki makamlarına gıpta ederler. Nurdan minberler üzerine oturmuşlardır ve herkes onları tanır.”

Ashâb-ı kirâm:

“–Onlar kimlerdir yâ Rasûlâllah?” diye merakla sordular.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Onlar, kullarını Allâh’a, Allâh’ı da kullarına sevdiren kimselerdir. Yeryüzünde nasihat ederek ve İslâm’ı anlatarak dolaşırlar.” buyurdu.

Ben:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Allâh’ı kullarına sevdirmeyi anladık. Peki, kullarını Allâh’a sevdirmek nasıl olur?” diye sordum. Buyurdu ki:

“–İnsanlara Allâh’ın sevdiği şeyleri emrederler, sevmediği şeylerden de sakındırırlar. İnsanlar da buna itaat edince, Allah -celle celâlühû- onları sever.” (Ali el-Müttakî, III, 685-686; Beyhakî, Şuab, I, 367)

Diğer taraftan gençlerle ilgilenmek, Rabbimiz’in emri olan iyiliği emredip kötülükten nehyetme vazifesinin de îfâ edilmesidir. Zira âyet-i kerîmede Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Âl-i İmrân, 104)

Bu sebeple günümüzde anne-babaların, evlâtlarını cömertliğe ve infâka alıştırdıkları gibi, onları emr-i bi’l-mârûf hususunda fedakârlık ve gayrete de alıştırmaları gerekir.

Çünkü emr-i bi’l-mârûf vazifesi, Cenâb-ı Hakk’a olan îmânımızın ve muhabbetimizin testidir. Ayrıca insan, öğretirken daha güzel öğrenir. Karşılaştığı her hâdise, önüne gelen her problem, değişik muhitlerde yetişerek gelen her öğrencinin farklı bakış açısı, aslında kendini de yetiştirir. Yani gençlerle ilgilenirken, birinin problemini çözerken, diğerine dert ortağı olurken, sergilediği gayretler, onu da farklı bir şekilde pişirir, olgunlaştırır. Noksanlıklarını gidermek için kardeşlerine yardımcı olmaya çalıştıkça, aslında kendini tamamlar. Bununla beraber güzelliklerin intikâlinde bir köprü vazifesi görmüş olur.

Zira bu din, bizden evvelkilerin üstün gayret ve hizmetleriyle bizlere intikâl etti. Bizim de sonraki nesle en güzel bir sûrette ulaştırmak gibi büyük bir mes’ûliyetimiz var. Bir insanın daha elinden tutabilmek, bir gönle daha ışık olabilmek, hayırlı bir konuda öncülük edebilmek, ilâhî rızâya nâiliyet kapısıdır. Zira Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, tebliğ vazifesinin ümmeti tarafından da devam ettirilmesi arzusuyla ashâbına şöyle emretmiştir:

“Benden bir âyet bile olsa insanlara ulaştırınız.” (Buhârî, Enbiyâ, 50)

“Allâh’a yemin ederim ki; Cenâb-ı Hakk’ın senin aracılığınla bir tek kişiyi hidâyete kavuşturması, senin, (en kıymetli dünya nimeti olan) kırmızı develere sahip olmandan daha hayırlıdır.” (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 9)

“Hidâyete davet eden kimseye, kendisine uyanların sevabı kadar sevap verilir. Bu onların sevaplarından da hiçbir şey eksiltmez.” (Müslim, İlim, 16)

Ashâb-ı kirâmı bir düşünelim. Onlar ilmî bakımdan kendilerini ihyâ etmeye başladıktan hemen sonra öğrendiklerini de öğretmeye, bildiklerini paylaşmaya başladılar. Böylece hem öğrendiklerini daha iyi hazmettiler, hem de insanı dünya ve âhirette sonsuz saâdete vesîle edecek bu bilgileri bütün insanlığa ulaştırabilmek için seferber oldular. Dünyanın dört bir tarafına hicret ettiler. Binlerce kilometrelik uzaklık, onların gözlerini korkutmadı. Karşılaşacakları zorluklar, onları hiçbir zaman yıldırmadı. Sahâbe-i kirâmın tebliğ aşkıyla yeryüzüne nasıl dağıldıklarına bir misal olarak, Peygamber Efendimiz’in amcası olan Hazret-i Abbas’ın oğulları zikredilir:

“Hazret-i Abbas -radıyallâhu anh-’ın oğullarından;

Abdullah Tâif’te, Ubeydullah Medîne’de, Fâdıl Suriye’de, Mâbed ve Abdurrahman İfrîkıyye’de (Tunus civarında), Kusem Semerkand’da ve Kesîr, (Kızıldeniz kenarındaki) Yenbû’da medfundur.” (Kettânî, Terâtib [Hazret-i Peygamber’in Yönetimi], III, 195)

Şöyle bir düşünelim: Acaba ashâb-ı kiram bu devirde yaşamış olsaydı, nasıl üstün bir gayretle civarlarında bulunan insanları irşâda devam eder, önlerine çıkan her fırsatı değerlendirmeye çalışırlardı. Bugün üniversiteli kardeşlerimizin de önlerinde böyle bir hizmet imkânı var. Bu vazifeyi yerine getirenler, yani gönülleri îmâr edenler, aslında hem Rabbimiz’in emanetine sahip çıkmış, hem de ilâhî yardımı üzerlerine celbetmiş oluyorlar. Zira şöyle buyruluyor:

“Ey îman edenler! Eğer siz, Allâh’a (Allâh’ın dînine) yardım ederseniz, Allah da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” (Muhammed, 7)

İbn-i Atâullah el-İskenderî şöyle der:

“İnsanlar bir tuhaf oldular, artık âhiret için bir araya gelmiyorlar. Bir araya gelmeleri ancak yiyip içip, eğlenmek için oluyor.” (İbn-i Atâullah el-İskenderî, Gelin Tâcı, s. 57, Üsküdar Yayınevi, 2004)

Bugün gençlerimiz sosyal medyada, asosyalleşiyor, yalnızlaşıyor. Hâlbuki sâlih dostlar edinmek, güzel insanlarla bir arada olmak, müʼmin için tâlihlerin en büyüklerindendir. Zira nefis ve şeytan, kişiyi yalnızken çok daha kolay aldatabiliyor. Sâlihlerle beraber olanlara ise kolay kolay yaklaşamıyor. Bunun içindir ki hadîs-i şerîfte;

“Toplulukta rahmet, ayrılıkta azap vardır.” buyrulmuştur. (Münâvî, III, 470)

Dolayısıyla gençlerimizin bir ve beraber olması, toplumlardaki yozlaşmalardan ve mânevî erozyonlardan korunabilmenin de en güzel çâresidir.

Zira geçmişte ilâhî hudutların çiğnenmesinden dolayı kahra uğrayan kavimlerin yaptıkları ahlâksızlık, iffetsizlik; ticarî hayattaki fâiz, rüşvet, hilekârlık; âile hayatında yaşanan çöküntüler, günümüzde de ziyadesiyle yaşanıyor. Dolayısıyla bu devirde îmanlı ve ahlâklı bir nesil yetiştirme hususunda yapılması gereken vazifeler, artık bir farz-ı kifâye değil, farz-ı ayn hükmünü almıştır.

Son olarak şunu da ifade edelim ki Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Rabbimiz’in bildirdiği üzere ümmetine çok düşkündü. Yani bütün ümmet, Efendimiz’in kıymetlisi. Bu sebeple üniversiteli bir gencimizin lise ve ortaokuldaki kardeşlerine örnek bir şahsiyet sergilemesi, bir bakıma onları irşâd etmesi, Efendimiz’i de hoşnud edecek, yüzünü tebessüm ettirecek, O’nu sevindirecektir.

Âyet-i kerîmede şöyle buyruluyor:

“De ki: (Yapacağınızı) yapın! Amelinizi Allah da Rasûl’ü de mü’minler de görecektir. Sonra görüleni ve görülmeyeni bilen Allâh’a döndürüleceksiniz de O size yapmakta olduklarınızı haber verecektir.” (et-Tevbe, 105)

Rabbimiz cümlemizi, rızâsına medâr olacak ameller işlemeye muvaffak kılsın.

Âmîn…