Müstesnâ Fazîlet Nümûneleri

Kıssalardan Hisseler

Yüzakı Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Şubat, Sayı: 252

ARKADAŞIN ÖLDÜ MÜ?

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“–Hazret-i Ebûbekir’in hilâfeti zamanında Medine’nin kenar mahallesinde âmâ ve ihtiyar bir kadın vardı. Her gün ona uğrayarak ihtiyacını görmek isterdim. Fakat her gittiğimde benden önce birinin gelerek lüzumlu işleri yaptığını, bu düşkün insanın ihtiyaçlarını karşıladığını görürdüm.

Bir gün merak ettim;

«–Acaba her gün bu sevâbı işleyen zât kimdir?» diye düşündüm ve erkenden giderek bir yere saklandım. Bir de ne göreyim! Her gün gelip kadının işlerini gören o sâlih zât, Halîfe Ebûbekir imiş. Karşımda onu görüverince büyük bir şaşkınlık içinde;

«–Hayatıma yemin olsun ki o sensin!» dedim.” (Süyûtî, Tarîhu’l-hulefâ, s. 80; Ramazanoğlu Mahmûd Sâmî, Hz. Ebû Bekir Sıddîk, s. 120. Krş. İbn-i Asâkir, Târîhu Dımeşk, XXX, 322)

Bu kıssanın devamı kabîlinden anlatılır:

Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh-’in irtihâl etmesinden sonra; Hazret-i Ömer, bu âmâ ihtiyarın hizmetini kendisi sürdürmek ister. Her sabah gidip ihtiyaçlarını görür. Hazret-i Ebûbekir’in yaptığı gibi, o da kendisini tanıtmadan mahviyet içinde hizmet etmektedir.

Bir gün yaşlı kadın;

“–Arkadaşın öldü mü?” diye sorar.

Hazret-i Ömer hayret içinde;

“–Nereden bildin?” diye sorar.

Kadın;

“–Bana hurma getirdin lâkin çekirdeklerini çıkarmamışsın. Arkadaşın çıkarırdı.” diye cevap verir.

Bunun üzerine Hazret-i Ömer diz çöker, gözyaşları içinde şöyle der:

“–Ey Ebûbekir! Senden sonra gelecek halîfeler için, takip edilmesi pek zor bir örnek oldun!”

Bu iki halîfenin, bir âmâya, kendilerinin halîfe olduğunu bildirmeden hizmet etmeleri de bir başka fazîlettir. Zira onlar, yaptıklarını Allah için yapma şuurunun zirvesindeydiler.

Hazret-i Ebûbekir’in muhtaç bir âmâya yaptığı hizmeti; yüksek bir incelik, zarâfet ve hassâsiyet içinde yapması da, hizmeti Allah için yapma hâlinin bir tezâhürüdür.

Bu hususta şöyle bir kıssa anlatılır:

Hak dostlarından biri; ikrâm edeceği âmâ bir misafire, oldukça gösterişli ve mükellef bir sofra hazırlar. Etrafındakiler;

“–Efendim, gelecek olan misafiriniz âmâ, niçin bu kadar îtinâ gösterip zahmet buyurdunuz? O sizin bu zarif sofranızı görmeyecek ki!” derler.

O ârif zât ise şu muhteşem cevabı verir:

“–Evet; hazırladığım ikramları o âmâ göremiyor, fakat âmânın Rabbi görüyor!”

ZAMAN İÇİNDE ZAMAN

Her iki halîfenin; devlet vazifelerine rağmen, halkın ihtiyaçları için gece-gündüz gayret ettiklerini ifade eden daha birçok kıssa vardır.

Hazret-i Ebûbekir Efendimiz öyle mütevâzı ve hayırsever bir zât idi ki, komşusu olan yetim kızların koyunlarını -hizmet olsun diye- her gün sağardı. Halîfe olduktan sonra, komşuları;

«Bunca meşgalesi arasında, artık bizim için yaptığı hizmeti îfâ edemez!» diye düşündüler.

Fakat o mübârek halîfe, hâlini değiştirmedi, bu hizmeti terk etmedi. (Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 80)

Bu kıssanın bir hissesi de şudur:

Hayırlı vazifeler işlemeyi gönlüne nakşeden insana, Cenâb-ı Hak zaman içinde zamanlar açar.

GERÇEK KERÂMET

Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh-; Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den sonra, peygamberlerden sonra insanların en büyüğü olduğu hâlde, onun bize akseden bir kerâmeti yoktur.

Onun kerâmeti, istikameti idi.

Onun kerâmeti sıdkındaydı, Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hakikatini idrâk edip;

“–O diyorsa doğrudur!” diyerek tasdik edişindeydi.

Onun kerâmeti, hicrette Sevr Mağarası’nda üç gün Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’le beraber kalıp, yol boyunca O’na bir zarar gelmesin diye, heyecan ile bir önünde bir arkasında yürümesindeydi.

Onun kerâmeti, Efendimiz’e cân u gönülden hizmet edişindeydi. Canını, malını, evlâdını O’nun hizmetine âmâde edişindeydi.

Onun kerâmeti, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in en ufak bir arzusuna;

“–Anam babam Sana fedâ olsun yâ Rasûlâllah!” diyerek koşmasındaydı.

O’nun kerâmeti; Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz sabah namazını müteâkip daha gün doğmadan mihrabda;

“–Bugün içinizden hasta ziyareti eden var mı? İnfakta bulunan var mı? Oruç tutan var mı?” diye sorduğunda bütün suallere;

“–Evet yâ Rasûlâllah!” diye cevap verişinde, amel-i sâlih aşkındaydı.

Gerçek bir kerâmet görmek isteyen, Hazret-i Ebûbekir’deki emsalsiz sadâkate ve istikamete baksın!

Hazret-i Ebûbekir ile dâimâ hayırda yarışmaya çalışan Hazret-i Ömer de her zaman muzdariplerin yanında, mâtemlerin civarındadır:

–BEN TAŞIYACAĞIM!..

Hazret-i Ömer’in yardımcısı Eslem -rahmetullâhi aleyh- anlatır:

Ömer -radıyallâhu anh- ile birlikte bir gece Medine’de Vâkım Tepeleri’nden birinde dolaşırken bir evde bir kadın gördük. Çocuklar etrafında ağlaşıyorlardı. Ocakta su dolu bir tencere vardı.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- çocukların niçin ağladığını kadına sordu. Kadın;

“–Açlıktan!” diye cevap verdi.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-; üstelik tencerede çocukları avutmak için çorba yerine taş kaynadığını ve kadıncağızın, uyutana kadar yavrularını böyle oyaladığını öğrenince gözleri doldu. Derhâl zekât mallarının bulunduğu ambara gitti. Bir çuval un ve muhtelif gıdâ malzemeleri alarak sırtına yüklendi. Çuvalı ben sırtıma almak istedim. Fakat Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-;

“–Ey Eslem! Ben yükleneceğim! Çünkü çocukların hesabı âhirette benden sorulacak!” dedi.

Kadının evine vardığımızda yemekleri pişirme işini de üzerine aldı. O; bir taraftan tencereyi karıştırıyor, bir taraftan da ateşe üflüyordu. Hattâ dumanların sakallarının arasından girip çıktığını görüyordum. Bu şekilde yemeği pişirdi. Sonra yemeği kendi elleriyle çocuklara yedirmeye başladı. Çocuklar doyunca geri çekilerek karşılarına oturdu. Bir aslan kadar heybetliydi. Bir şey söylemeye çekindim. Çocuklar, oynaşıp gülüşünceye kadar bu şekilde durdu.

Sonra kalktı ve;

“–Ey Eslem! Onların karşılarında niçin oturdum, biliyor musun? Onları gördüğümde ağlıyorlardı. Güldüklerini görmeden ayrılmak içime sinmedi, onlar gülümsemeye başlayınca içim rahat etti...” dedi. (Ali el-Müttakî, XII, 648/35978)

Hazret-i Ömer kendisine;

“–Niye uyumuyorsun?” denildiğinde şöyle cevap verdi:

“–Benim uyku ile ne alâkam var!

  • Eğer gündüz uyursam, tebaamı zâyî etmiş olurum.

  • Eğer gece uyursam, Rabbimin emrini zâyî etmiş olurum.” (Ebûbekir Dîneverî, Kitâbü’l-Mücâlese ve Cevâhiri’l-İlm, VIII, 314)

Halîfe’nin son derecede yüksek mes’ûliyet hissini Mehmed Âkif şöyle nazmetmiştir:

Kenâr-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu,

Gelir de adl-i ilâhî, sorar Ömer’den onu...

Bu mes’ûliyet hissiyle, yaptıklarını hiçbir zaman kâfî görmezdi. Şam, Cezîre ve benzeri şehirlerin her birinde ikişer ay kalıp, müslümanların dertleriyle alâkadar olacağı bir sefer düzenlemeyi çok istediğini dile getirirdi. (Taberî, Târîh, IV, 201-202)

Hulefâ-i râşidînin üçüncüsü, ağniyâ-i şâkirîn yani şükreden zenginlerden olan Hazret-i Osman’dır.

KENDİSİ DE SIRADA...

Osman -radıyallâhu anh-, Medine’ye hicret edince müslümanların su sıkıntısı çektiğini görmüştü. Medine’deki bütün kuyuların suyu acıydı. Sadece bir yahudiye ait olan Rûme Kuyusu’nunki tatlı idi. Yahudi, bu kuyunun suyunu satarak geçiniyordu.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

“−Rûme Kuyusu’nu, cennette ondan daha hayırlısını kazanmak üzere kim satın almak ve kendi kovasını müslümanların kovalarıyla eşit kılmak ister?” buyurdu.

Yani kuyuyu satın alan, diğer müslümanlarla eşit haklarda ondan istifâde edebilecekti.

Hazret-i Osman, derhâl bu kuyuyu satın almak istedi. Lâkin yahudi kabul etmedi. Sonunda bir gün yahudi, bir gün de müslümanlar kullanmak üzere yarı hissesini satın almaya muvaffak oldu. Daha sonra da tamamını satın aldı. Peygamber Efendimiz, Hazret-i Osman’a;

“–İnsanların ondan su içmeleri için (kuyuyu) vakfeder misin?” diye sorunca, o da bu arzuya gönülden icâbet ederek kuyuyu vakfetti. Böylece Hazret-i Osman’ın bu himmetiyle, Medineli müslümanlar su sıkıntısından kurtuldular.

Rivâyete göre Osman -radıyallâhu anh-; büyük bir fazîlet daha sergileyerek, kendisinin satın alıp vakfettiği bu kuyudan su alabilmek için herkes gibi sıraya girip beklerdi.

Yine rivâyete göre Hazret-i Osman’ın bu eşsiz fedâkârlığı üzerine şu âyet-i kerîmeler nâzil oldu:

“Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O’ndan râzı, O da senden râzı olarak Rabbine dön. (Sâlih) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!” (el-Fecr, 27-30) (Suyûtî, Lübâbu’n-Nukûl, II, 195)

Hazret-i Osman, Tebük Seferi’nin hazırlıklarında da büyük fedâkârlıklar gösterdi.

Yine ondan bir kıssa:

Hazret-i Ebûbekir’in hilâfeti zamanıydı. Şehirde bir kıtlık zuhûr etti. Tam da o sırada Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-’ın Şam’dan yüz deve yükü buğday kervanı geldi. Kervanı görenler, buğday satın almak için koştular. Hattâ bir dirhemlik buğday için yedi dirhem teklif ettiler.

Hazret-i Osman -radıyallâhu anh- ise;

“−Hayır! Sizden daha fazla veren var, ona satacağım.” dedi.

Ashâb-ı kiram, mahzun bir şekilde oradan ayrılıp halîfe Hazret-i Ebûbekir’in yanına vardılar. Vaziyeti anlatıp Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-’ın bu tavrına üzüldüklerini bildirdiler.

Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh- ise, o fazîlet ehli sahâbînin bu davranışının altında muhakkak bir hikmet bulunduğunu sezerek;

“−Osman hakkında hemen kötü düşünmeyiniz. O, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in damadı ve Me’vâ cennetinde arkadaşıdır. Herhâlde siz onun sözünü yanlış anladınız.” der.

Ardından beraberce Hazret-i Osman’a giderler. Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh-;

“−Yâ Osman! Ashâb-ı kiram, senin bir sözüne üzülmüştür.” deyince Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-;

“−Evet, ey Rasûlullâh’ın halîfesi! Onlar bire yedi veriyorlar. Hâlbuki onlardan daha hayırlı olan Cenâb-ı Hak ise, bire yedi yüz veriyor. Biz buğdayı, bire yedi yüz vererek alana sattık.” dedi.

Sonra da yüz deve yükü buğdayı, Allah rızâsı için Medine fukarâsına dağıttı. Kervandaki yüz deveyi de kurban etti.

Buna çok sevinen Ebûbekir -radıyallâhu anh-, Hazret-i Osman’ı alnından öptü ve;

“−Ashâbın, senin sözündeki inceliği kavrayamadıklarını önceden sezmiştim...” buyurdu. (Bkz. Ramazanoğlu Mahmud Sâmî, Hz. Osman Zinnûreyn, s. 140; Krş. Âcurrî, Kitâbü’ş-Şerîa, IV, 2012)

ALLAH İÇİN!..

Hazret-i Ali’de de, cömertliğin ve fedâkârlığın yüksek ve ulvî bir nümûnesi olan darlıkta infâkı görürüz:

İbn-i Abbas -radıyallâhu anhümâ-’dan rivâyetle Atâ -rahmetullâhi aleyh- der ki:

“Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-; bir gece, bir miktar arpa karşılığında bir hurmalığı sulamıştı. Sabah olunca ücreti olan arpayı alarak evine geldi. Getirdiği arpanın üçte birini öğütüp «hazîra» denilen bir yemek yaptılar.

Yemek pişince bir yoksul geldi ve; «lillâh/Allah için» istedi. Onlar da Allah için tamamını verdiler.

Sonra arpanın ikinci üçte birini öğütüp yemek yaptılar. Yemek pişince bu sefer bir yetim gelip aynı şekilde; «lillâh» deyip yiyecek istedi. Yine tamamını infâk ettiler.

Ve arpadan kalan son üçte biri öğütüp tekrar yemek yaptılar. Yemek piştiğinde bir esir geldi ve bir şeyler istedi. Son yemeklerini de ona verdiler ve o günü aç olarak geçirdiler.

Diğer bir rivâyete göre; üç gün üst üste iftarlıklarını fakire, yetime ve esire vererek kendileri su ile iftar ettiler. İşte bunun üzerine şu âyet-i kerîmeler nâzil oldu:

“Kendileri de muhtaç oldukları hâlde, yiyeceklerini, sırf Allâh’ın rızâsına nâil olabilmek için; fakire, yetime ve esire ikrâm ederler ve;

«–Biz size bunu sırf Allah rızâsı için ikrâm ediyoruz. Sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, çetin ve belâlı bir günde Rabbimiz’den (O’nun azâbına uğramaktan) korkuyoruz.» (derler).

Allah da onları o günün felâketinden muhafaza eder, yüzlerine nur, gönüllerine sürûr verir.” (el-İnsân, 8-11) (Vâhidî, Esbâbu Nüzûl, s. 470; Zemahşerî, el-Keşşâf, VI, 191-192; Râzî, XXX, 244)

Yoklukta infak, cömertliğin en yüksek derecesidir. Hazret-i Ali buyurur:

“Amellerin en zoru şu dört haslettir:

  • Öfke ânında karşındakini affetmek.

  • Darlık zamanında cömertlik yapmak.

  • Yalnızken ve tenhalarda iffetli davranmak, günahtan korunmak.

  • Korktuğu veya menfaat beklediği kişiye karşı hakikati söylemek.” (İbn-i Hacer, Münebbihât, s. 18)

İNSANA BAKIŞ!..

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-, Mısır’a vâli tayin ettiği Mâlik bin Hâris’e bir emirnâme yazmıştı. Orada geçen şu ifadeler de bir idarecide bulunması gereken insânî hasletleri ne güzel hulâsa etmektedir:

“İnsanlara, canavarın sürüye bakması gibi bakma! Onlara karşı kalbinde sevgi, merhamet ve iyilik duyguları besle! Çünkü istisnâsız bütün insanlar ya dinde kardeşin ya da yaratılışta eşindir.

İnsanlar hata edebilir, başlarına iş gelebilir. Düşenin elinden tut, kendin için Allâh’ın affını istiyorsan, sen de insanları affet, onları hoş gör ve bağışla!

Allâh’a karşı asla isyan etme / nankör olma!

Affından dolayı asla pişmanlık duyma!

Verdiğin cezadan dolayı da sevinme!” (Muhyiddîn Seydî Çelebi, Buhârî’de Yönetim Esasları, Haz. Mehmet ERDOĞAN, İstanbul 2000, s. 47)

Dört halîfenin sergiledikleri; adâlet, fazîlet, merhamet ve cömertlikleri, tarih boyunca da zaman zaman bazı takvâlı kullar yaşadılar ve yaşattılar. Bunlardan biri mânevî meziyetlerinden dolayı Beşinci Halîfe diye anılan Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh-’tir.

MAHLÛKAT BİLE HUZURLU...

Ümmetin derdini kendi derdi bilen Halîfe’nin ihlâsı, topluma da aksetmişti. Herkes zekâtlarını fazla fazla vererek infak ve hayrat yarışına girdi. Öyle ki bazı şehirlerde zekât verecek fakir-fukarâ bulamadılar.

Onun halka tevzî ettiği şevk ve rûhâniyetle her yerde Kur’ân’a ehemmiyet gösterildi. Hak ve hukuk tevzî edildi. İbâdet ve tâatlere rağbet arttı. Her yeri İslâm ahlâkının huzur, sükûnet ve rûhâniyeti kapladı.

Onun devrinde bütün İslâm beldelerinde nasıl bir feyiz ve rûhâniyet akışının gerçekleştiğini şu sözlerden anlamak mümkündür:

Mâlik bin Dinar -rahmetullâhi aleyh- anlatır:

“Ömer bin Abdülaziz hilâfet makamına geçtiği zaman, dağlardaki çobanlar;

«–İnsanların idaresini sâlih bir kimse üstlendi.» dediler.

Onlara;

«–Bunu nereden bildiniz?» diye soruldu.

Onlar da;

«–Hayvanlar bile huzur ve sükûn içinde...» dediler.”

Musa bin A‘yen -rahmetullâhi aleyh- de şöyle der:

“Ömer bin Abdülaziz halîfe iken Kirman’da koyun güderdim. Halîfe’nin rûhâniyet ve adâletinden dolayı bana koyunlar ile kurtlar âdetâ birlikte dolaşır gibi görünürdü. Bir gece ansızın kurtların koyunlara saldırdığını gördüm. Şaşırdım. Sanki dünya, bütün huzur ve sükûnunu kaybediyor gibiydi. İçimden;

«Şu âdil, Hak dostu Halîfe ölmüş olmalı!» dedim. Araştırdım, Ömer bin Abdülazîz’in o gece vefât ettiğini öğrendim.”

Demek ki;

Cenâb-ı Hak, bir toplumdan râzı olursa, mahlûkātın dahî davranışları değişir. Rızka bereket gelir. Düşmanın kalbine korku düşer.

Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Eğer onlar (...) Rablerinden onlara indirileni gereğince uygulasalardı, şüphesiz hem üstlerinden, hem de ayaklarının altından yerlerdi (yeraltı ve yerüstü servetlerinden istifâde ederek refah içinde yaşarlardı).” (el-Mâide, 66)

Tarihimiz boyunca, saydığımız bu örnek şahsiyetlerin şanlı ve fazîlet dolu istikametinden yürüyen nice bahtiyarlar oldu:

  • Fetih şehidlerinin evlerine; kimsenin muttalî olamayacağı, akşamın loş karanlığında erzak götürülsün, diye vakfeden Hazret-i Fatih...

  • Muazzam Mısır Seferi’nden dönüşünde; «Halkın alkışlarından dolayı enâniyete kapılmayalım! Gece karanlığında şehre girelim!» diyen Yavuz Sultan Selim Han...

  • Yaptırdığı Sultanahmet Camii’nin inşaatında tebdîl-i kıyâfet bir amele gibi çalışan Sultan Birinci Ahmed Hân...

  • Özi Kalesi düştüğünde; «Âh evlâtlarım!» diyerek felç olan Birinci Abdülhamid Han...

  • Her biri çil çil kubbeler serperek, nice imâretler, çeşmeler, hamamlar, camiler ve dergâhlar yaptıran padişahlar, vezirler...

  • Geriye Avrupa saraylarındaki gibi mücevherat bırakmaktansa, sadaka-i câriye hâlinde hâlâ amel defterlerine hasenat yazdıran hayırlar bırakan hanım sultanlar...

Bizler de bütün bu fazîletleri, zaman içinde zaman yaratan Rabbimiz’den yardım isteyerek bir ömür sergilemeye gayret etmeliyiz. Onların kâ‘bına varamasak da, eşiğine ulaşamasak da, o niyette elimizden gelen imkânları Allah yolunda sarf etmeliyiz.

Husûsen;

Hulûlüyle müşerref olduğumuz mübârek üç aylar ve hâssaten Ramazân-ı şerif ikliminde cömertliğimizi, merhametimizi ve fazîlet duygumuzu daha da tezyid etmemiz îcâb eder.

Cenâb-ı Hak, niyetlerimizi, fikirlerimizi ve amellerimizi rızâsıyla te’lîf eylesin. Âhiret gününde; tevessül edebileceğimiz, imdâdımıza yetişecek hayırlar, fedâkârlıklar işleyebilmemizi nasip ve müyesser eylesin!..

Âmîn!..