Mü’minin Sevinci

Kıssalardan Hisseler

Yüzakı Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Mart, Sayı: 253

YETİMİ SEVİNDİRMEK

Seriyy-i Sakatî -rahmetullâhi aleyh- şöyle anlatıyor:

“Bir bayram günü Mârûf-i Kerhî -rahmetullâhi aleyh-’i sokaklarda hurma çekirdeği toplarken gördüm. Bu çekirdeklerle ne yapacağını sordum. Dedi ki:

«–Şurada küçük bir çocuğun ağladığını gördüm. Yanına yaklaşarak niye ağladığını sorduğumda; yetim olduğunu, arkadaşlarının elbiseleri gibi elbiseleri ve onların oyuncakları gibi oyuncakları olmadığını söyledi. Tekrar ağlamaya başladı. Hâli yüreğimi dağladı. Onun için bu hurma çekirdeklerini topluyorum. Bunları satacağım ve o çocuğun istediği elbise ve oyuncakları alacağım...»

Bu sözler benim de yüreğimi dağladı ve Hazret-i Pîr’den ricâ ettim;

«–Müsaadeniz olursa; imkânım müsait, ben o çocukla ilgilenirim, gönlünüz rahat olsun!» dedim. Sonra çocuğu alıp ihtiyaçlarını karşıladım.”

Bu güzel amel-i sâlih bereketiyle nâil olduğu hâli, Seriyy-i Sakatî, şöyle ifade eder:

“Gönlümde bu hizmetin bereketiyle öyle bir nur peydâ oldu ki, onunla bambaşka hâllere mazhar oldum ve nice mânevî lezzetler tattım...”

Kıssadan hisse:

Gerçek sevinç; zengin ve fakir, âmir ve memur, hasta ve sıhhatli, küçük ve büyük herkesin müşterek sevinciyle hâsıl olur. Kenarda boynu bükük bir yetim varken; bir mü’min, gerçek mânâda sevinemez. Derhâl onu sevindirmek için bütün imkânlarıyla seferber olur.

Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“Şems bana şu hâli öğretti:

«–Yeryüzünde bir üşüyen varsa, sen ısınma hakkına sahip değilsin!»

Biliyorum ki yeryüzünde üşüyenler var, ben artık ısınamıyorum.”

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Uhud’da babası şehîd olduğu için yetim kalan Bişr’i;

“–Ey sevgili yavrum! Sen ne diye ağlıyorsun? Ağlama! Senin baban ben olsam, annen de Âişe olsa, râzı olmaz mısın?” diye tesellî etmiş, o yetimin gözyaşlarını dindirmiş ve mübârek elleriyle başını okşamıştı... (Buhârî , et-Târîhu’l-Kebîr, II, 78)

Cenâb-ı Hak, insanları birbirine muhtaç yaratmıştır. Mahrumlar, imkân sahiplerine maddî olarak muhtaç ise de, imkân sahipleri de mahrumların duâlarına muhtaçtır. Yani imkânlı kimse muhtacın dünyevî ihtiyacını görüyor, lâkin muhtaç da onun âhiret ihtiyacını görmüş oluyor.

Kardeşlik rûhunun ihyâ edildiği bir toplumda;

  • İmkân sahipleri, mahrum kardeşlerini sevindirmekle sevinir. Faydalı olabildiği için, Allâh’ın rızâsına erişecek bir amel işlediği için sevinir.

  • Mahrumlar hem hatırlandıkları için, hem de ihtiyaçları giderildiği için sürûra nâil olarak; samimî duâlarıyla, kendilerine el uzatanları sevindirir. Böylece toplumda herkes saâdete erer.

HAKK’IN SEVGİSİ

Hak dostlarının mânevî derecelere yükselmesine dair hâtıra ve intibâlarını okuduğumuzda en çok karşımıza çıkan hususlar, mahrum ve muzdaripleri sevindirmeye ve bu yolda benliği eritmeye vesile olan hizmetlerdir. Mürşid-i kâmillerin de, talebelerine bu tarz hizmetler verdiklerini çokça görüyoruz.

Zira nakledilir:

Hazret-i Musa, Cenâb-ı Hakk’a niyâz eder:

“−Yâ Rab! Sen’i nerede arayayım?”

Allah Teâlâ da şöyle buyurur:

“−Beni kalbi kırıkların yanında ara.” (Ebû Nuaym, Hilye, II, 364)

Demek ki;

Cenâb-ı Hak, merhametli ve vicdanlı kullar olmamızı istiyor. Mahrum ve çaresiz kullarını sevindirenlere muhabbet ediyor. Kardeşinden bîgâne olanlara ise, muhabbetini lutfetmiyor.

Başta Fahr-i Kâinât Efendimiz olmak üzere, cümle Hak dostları, mü’minleri sevindirmeye öyle büyük bir iştiyak ile gayret etmişlerdir ki; çoğu zaman bu şevk, onlara kendi dertlerini, kendi sıkıntı ve açlıklarını dahî unutturmuştur.

Hocamız Yaman Dede, bir dersinde şöyle bir kıssa anlatmıştı:

Bir sarhoş çamura düşüyor. Ellerini, o sırada orada bulunan herkesin horladığı bir yetimin yüzüne ve başına sürüyor. Belki sarhoş, iradesiz bir şekilde ellerini silmek için böyle yapıyor. Ancak o yetim, bu davranışın kendisini sevmek için olduğunu düşünüyor ve çok seviniyor. Mutlu oluyor. Âkıbet yetimin bu sevinci, o sarhoşun hidâyetine vesile oluyor.

Nükte;

Bilmeden bile olsa bir yetimin sevincine vesile olmak, ne büyük mazhariyet ki, Allah hidâyet nasîb ediyor!

SEVİNDİREREK SEVİNMEK

“Beden yemekle, ruh ise yedirmekle doyar.” denildiği gibi, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de âdetâ açları doyurmanın hazzıyla doyardı. Mahrumları hidâyete ve takvâya eriştirmekle huzur bulurdu. Hâsılı, sevindirmekle sevinirdi.

Hazret-i Câbir -radıyallâhu anh-’ın beyânına göre;

“Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den bir şey istendiğinde; «Hayır!» dediği vâkî değildi.” (Müslim, Fedâil, 56) İmkânı yoksa borç alır yine derde derman olurdu. Ashâbını, yardım seferberliğine çağırırdı. Mahrumları görünce solan mübârek yüzü, ancak muhtaçların ihtiyacı giderildiğinde parıldamaya başlardı.

Cerir bin Abdullah -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Bir gün erken vakitlerde Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûrunda idik. O esnada Mudar Kabîlesi’nden perişan bir topluluk çıkageldi. Gelenlerin üzerinde alaca çizgili basit bir aba vardı. Bu abayı delerek başlarından geçirmişlerdi. Fakat neredeyse çıplak vaziyetteydiler.

Onları bu derece fakir görünce Allah Rasûlü’nün yüzünün rengi değişti. Hemen evine girdi. Sonra da çıkıp Bilâl’e ezan okumasını emretti, o da okudu. Sonra Bilâl kāmet getirdi ve Efendimiz namaz kıldırdı. Akabinde bir hutbe îrâd ederek şu âyet-i kerîmeyi okudu:

«Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan zevcesini var eden ve ikisinden pek çok kadın ve erkek meydana getiren Rabbiniz’e hürmetsizlikten sakının!.. Şüphesiz ki Allah hepinizi görüp gözetmektedir.» (en-Nisâ, 1)

[Bu âyet-i kerîmeyi okuyarak, hepimizin aynı anne-babadan gelmiş ve birbirini gözetmesi gereken kardeşler olduğumuzu hatırlattı.]

Sonra da şu âyeti okudu:

«Ey îmân edenler! Allah’tan korkun, herkes yarın için ne hazırladığına baksın!..» (el-Haşr, 18)

[Bu âyet-i kerîmeyi okuyarak, herkesin yapacağı yardıma, uhrevî bakımdan, vereceği kişiden daha muhtaç olduğunu; bir mü’minin yardım etmekle, aslında kendi âhiretine hazırlık yapmış olacağını hatırlattı.]

Daha sonra;

«–Her bir fert; altınından, gümüşünden, elbisesinden, bir ölçek bile olsa buğdayından, hurmasından sadaka versin. Hattâ yarım hurma bile olsa sadaka versin!» buyurdu.

Bunun üzerine ensardan bir adam, ağırlığından dolayı neredeyse kaldırmaktan âciz kaldığı, hattâ kaldıramadığı bir torba getirdi. Ahâlî birbiri peşine sökün edip sıraya girmişti. Sonunda yiyecek ve giyecekten iki yığın oluştuğunu gördüm. Baktım ki Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in yüzü gülüyor, sanki altın gibi parlıyordu...” (Müslim, Zekât, 69)

“–Amellerin Allâh’a en sevgili olanı hangisidir?” suâline, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle cevap verdi:

“–Amellerin Allâh’a en sevgili olanı; bir müslümanın kalbine sürûr vermen, onu sevindirmen veya bir sıkıntısını defetmen veya borcunu ödeyivermen veya açlığını gidermendir.” (Heysemî, VIII, 191)

Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri bu iştiyâkın, gönlündeki yerini şöyle ifade eder:

“Sabahleyin kalkan âlim, ilminin; zâhid de zühdünün artmasını ister. Ebû’l-Hasan ise, bir kardeşinin kalbine sevinç ve neşe verebilme derdindedir.”

Sevindirmekle hâsıl olan sevincin bir hikmeti de, infâkın kemâle ulaşmasıyla alâkalıdır.

Malını veya hizmetini infâk ederken, sevinç duymayan, âdetâ istemeye istemeye, kerhen veren bir kişinin bu çirkin duygusu; ameline eziyet ve minnet olarak aksedebilir. Bu da infâka iptal mührü vuran bir çirkinliktir.

  • Namazda huşû,

  • Oruçta menfî söz ve davranışlarla orucu zedelememek,

  • Hacda füsuk, cidal ve refesten uzak durmak gibi mânevî şartlar olduğu gibi;

  • İnfakta da kemâle erişebilmek için; sevinerek verebilmek, âdâbına riâyetle ikrâm edebilmek zarûreti vardır.

Hadîs-i şerifte buyurulur:

“Yaptığınız iyilikler sizi mutlu ediyorsa, kötülükleriniz de sizi üzüyorsa; gerçek mü’minsiniz demektir.” (Ahmed, I, 18)

KALBİN OLGUNLUĞU

Bu kıvâma vâsıl olabilmek için, kalbi olgunlaştırmak ve Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın ifade ettiği şu hâle ulaşabilmek lâzımdır. Hazret buyurur:

İki nimet vardır ki, beni hangisinin daha çok sevindirdiğini bilmiyorum:

Birincisi; bir adamın, ihtiyacını karşılayacağımı umarak bana gelmesi ve bütün samimiyetiyle benden yardım istemesidir.

İkincisi de; Allah Teâlâ’nın, o kimsenin arzusunu benim vasıtamla yerine getirmesi yahut kolaylaştırmasıdır. Bir müslümanın sıkıntısını gidermeyi, dünya dolusu altın ve gümüşe sahip olmaya tercih ederim.” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, VI, 598/17049)

Bu kalbî seviyeye ulaşabilmek için, mü’minler

hakkında tam bir hüsn-i zan ve gönül huzuruna nâil olmak îcâb eder. Aksi takdirde, kendisinden yardım isteyen bir kişi hakkında;

“–Acaba beni kandırmak mı istiyor. Kendisi çalışıp kazanabilecekken ne diye başkalarından istiyor? Dilenmek uygun bir şey değil ki! Rızkı veren Allah, ona da Allah versin!..” ve benzeri türlü çirkin duygular, insan nefsini istîlâ eder ve kişiyi, mü’min kardeşi hakkında sû-i zanna sevk eder.

Açgözlü ve cimri nefis böyle sû-i zan ve vehimlerle uğraşırken; Allâh’ın rızâsına nâil olmak isteyenler, mü’min kardeşlerini sevindirme yolunda aldanmayı dahî göze alırlar.

Abdullah İbn-i Ömer radıyallâhu anhümâ-, namaza başlayan kölelerini âzâd ederdi. Ona;

“–Bu köleler seni aldatıyor.” dediler.

O ise şöyle cevap verdi:

“–Kim bizi Allah için aldatırsa ona biz de severek aldanırız.” (Ebû Nuaym, Hilye, I, 294)

Yani Hazret-i Abdullah, onları ömür boyu namaza minnet ve şükran borçlu birer insan hâline getiriyordu. Bu usûlle, âzâd ettiği yüzlerce köleden bir kişi bile namazın hakikatine erse, bu uhrevî sevinç için kâfî bir sebepti.

M. Sami RAMAZANOĞLU Hazretleri de, trafikte kendisinden sigara parası isteyen bir kişiye, yanındakilerin hayret etmelerine rağmen;

“–Mademki istiyor vermek lâzım!” diyerek yardım eder. Fakat o kişi yardımı alınca;

“–Ben bununla ekmek alacağım!” diyerek yanlarından ayrılır.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in anlattığı şu kıssa da bu hakikatin câlib-i dikkat bir misâlidir:

“Vaktiyle bir adam;

«–Ben mutlaka bir sadaka vereceğim.» dedi.

Geceleyin evinden sadakasını alıp çıktı ve onu bilmeden bir hırsızın eline tutuşturdu.

Ertesi gün belde halkı;

«–(Hayret!) Bu gece bir hırsıza sadaka verilmiş!» diye konuşmaya başladı.

Adam;

«–Allâh’ım! Sana hamdolsun. Ben bugün de bir sadaka vereceğim.» dedi.

Yine sadakasını alarak evinden çıktı ve onu (bu sefer de bilmeden) bir fâhişenin eline tutuşturdu.

Ertesi gün halk;

«–(Olur şey değil!) Bu gece bir fâhişeye sadaka verilmiş!» diye konuşmaya başladı.

Adam;

«–Allâh’ım! Bir fâhişeye (de olsa) sadaka verdiğim için Sana hamd olsun. Ben mutlaka yine sadaka vereceğim.» dedi.

(O gece, yine) sadakasını alıp evinden çıktı ve onu (bu defa da bilmeden) bir zenginin eline tutuşturdu.

Ertesi gün halk;

«–(Bu ne iştir!) Bu gece de bir zengine sadaka verilmiş!» diye (hayretle) söylenmeye başladı.

Adam;

«–Allâh’ım! Hırsıza, fâhişeye ve zengine (de olsa) sadaka verebildiğim için Sana hamd olsun.» dedi.

(Bu ihlâsı sebebiyle) uykusunda o adama;

«–Hırsıza verdiğin sadaka, belki onu yaptığı hırsızlıktan utandırıp vazgeçirecektir.

Fâhişe, belki yaptığından pişman olup iffetli bir kadın olacaktır.

Zengin de belki bundan ibret alıp Allâh’ın kendisine verdiği maldan muhtaçlara dağıtacaktır.» denildi.” (Buhârî, Zekât, 14)

Umûmî hâlet-i rûhiye / psikoloji bakımından da, insanın saâdetine engel olan husus; kişinin başkaları hakkındaki, haset, gıybet, nefret, sû-i zan vb. menfî duygularıdır. Gayre dâimâ müsamaha ile bakan kâmil bir mü’min ise, dâimâ gönül huzuruna ve gerçek saâdete nâil olmuştur.

Bu kıvâma ne güzel bir misaldir:

NASIL KIZABİLİRİM?

“Adamın biri Abdullah İbn-i Abbâs’a çirkin sözler söyledi. İbn-i Abbâs radıyallâhu anhümâ- ise sükût etti. Adam hayret içinde İbn-i Abbâs’a niçin mukabele etmediğini sordu. İbn-i Abbâs da şu cevabı verdi:

«–Bende üç haslet var ki, bunlar sana cevap vermeme mânîdir.

Birincisi: Allâh’ın Kitâbı’ndan bir âyet okunduğunda; keşke bütün insanlar benim şu âyetten telâkkî ettiğim mânâ ve hikmetleri bilseler, diye temennî ederim.

İkincisi: Müslüman bir hâkimin adâleti tevzî ettiğini duyunca çok sevinirim. Hâlbuki o hâkimle hiçbir maddî-mânevî alâkam yoktur.

Üçüncüsü: Müslümanların beldesine yağmur yağınca da çok sevinirim; hâlbuki o beldede ne otlayan bir hayvanım, ne de bir arâzim vardır.»” (Heysemî, IX, 284)

Yani güzel ahlâkı yaşamak isteyen bir müslüman; kardeşlerinin sevinciyle mutlu olmalı, onların anlık gafletlerine karşı da müsamahakâr davranıp yumuşak bir lisanla îkaz ve irşâd etmelidir.

FIRSAT DEMLERİ

Muhteşem medeniyetimizde; Ramazân-ı şerifler ve bayramlar, mü’minleri sevindirmek için en güzel fırsatlar olarak görülürdü. Konakların kapısı Ramazan boyunca açık tutulur, her gün iftarlar verilirdi.

Muhterem Pederim Musa Efendi zamanındaki iftarlar da hatırımdadır. Âlimler ve hocaefendiler, akrabalar ve komşular, birbirleriyle imtizaç edebilecek gruplar hâlinde iftarlara davet edilirdi. Lâkin sokak temizleyicileri, bekçiler gibi hizmet ehli de asla unutulmazdı. Onlara aynı sofralar kurulurdu.

DİŞ KİRASI

Sıradan insandan eşrafa kadar herkes, birbirini sevindirme yarışında yer alırdı. Bu sevindirme gayretlerinin güzîde bir şekli de diş kirasıydı.

İftara davet edilen kişilere;

“–Bizi kırmadınız, davetimize icâbet ettiniz. Bu vesile ile bizim için, dişlerinizi yordunuz. Bunun mukabilinde bu hediyemizi kabul edin...” denilerek, zarifçe hazırlanmış hediyeler takdim edilirdi.

Diş kirası an‘anesinin güzel bir misâli de muhterem pederim Musa Efendi’den dinlediğim şu kıssadır:

Hayırseverlikleriyle meşhur Yûsuf Kâmil Paşa ve eşi Zeynep Hanım’ın konaklarının kapısı, Ramazân-ı Şerif boyunca herkese açık olurdu. Ramazân’ın birinci gününden itibaren konağın kapısı açılır, Ramazân’ın sonuna kadar kapanmazdı. Kim gelir geçerse; iftar vakti gelir, kimseye sormadan istediğini yer, kimseye ayrım yapılmazdı.

Sultan Abdülaziz de bir gün, Yûsuf Kâmil Paşa’nın ve Zeynep Hanım’ın konağına iftara gelir. İzzet-ikramdan sonra sıra «diş kirası»na gelir.

Sadrazam Yûsuf Kâmil Paşa; o muhteşem konağın tapusunu ve diğer birtakım evrakını gümüş bir tepsiye koyar, diş kirası olarak Sultan Abdülaziz’e takdim eder. Padişah alır, bu nezâket, zarâfet ve incelik karşısında;

“–Çok mütehassis ve memnun oldum; ben de size hediye ettim.” der ve aldıklarını iade eder.

Zeynep Hanım da Şeyh Hamdullah hattı ve altın suyuyla yazılmış tezhipli bir Kur’ân-ı Kerim mushafını; padişaha lâyık bir diş kirası olarak, gümüş bir tepside sunar. Padişah bu kıymetli eseri alır, üç defa öpüp başına götürür ve kabul eder.

Hayırseverliğiyle meşhur bu ailenin birçok hayrıyla beraber, isimleriyle yâd olunan Zeynep Kâmil Hastahânesi de; bugün ayaktadır ve bir sadaka-i câriye olarak senelerdir amel defterlerine hasenat yazdırmaya devam etmektedir.

Dikkat edilmelidir ki;

Mü’minleri sevindirmekle duyulan sürur, fânî alkışlardan hâsıl olan bir sevinç değildir. Sadece Allâh’ın rızâsına erişmek için duyulan bir sürurdur. Bu sebeple, birçok Hak dostu; infâkı -mümkün mertebe- gizlice edâ etmeyi düstur edinmiştir.

Şu kıssa bu hakikate ne güzel bir misaldir:

GİZLİ İNFAK

İslâm tarihinin ilk yıllarında; Medîne-i Münevvere’de bazı fakirlerin kapılarına, meçhul bir kimse her sabah bir çuval erzak bırakmaktaydı. Bir sabah o fakirler uyandıklarında baktılar ki, kapılarına erzak konulmamış. Sebebini merak ederlerken; Medîne-i Münevvere, Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın torunu Zeynelâbidîn Hazretleri’nin vefât haberiyle çalkalandı. Herkes derin bir hüzne büründü.

O mübârek zâta karşı son vazifeler îtinâ ile yapılırken; Hazret’in naaşını yıkayan kişi, mevtânın sırtında, içi su toplamış büyükçe yaralar gördü. Şaşkınlık ve merakla sebebini sorduğunda, bu sırra vâkıf olan bir yakını, şunları söyledi:

“–Zeynelâbidîn Hazretleri; her sabah hazırladığı erzak çuvallarını, sırtında taşıyarak, erkenden fakirlerin kapısına götürür ve kimseye görünmeden geri dönerdi. Halk da bu çuvalları kimin bıraktığını bilmezdi. Sırtında gördükleriniz, o çuvalları taşımaktan ötürü oluşmuş yaralardır.”

(Bkz. İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IX, 112, 122; Ebû Nuaym, Hilye, III, 136)

Ecdâdımızın infak heyecanında da; sadaka taşları ve zimem defterlerinden borç ödeme âdetleri vardır ki, ikisinde de mahrumları mahcup etmeme duygusu hâkimdi.

İmkân sahipleri, cami bahçeleri gibi muhtelif yerlerde bulunan sadaka taşlarına infaklarını bırakırlar; mahrumlar da bir şahsın elinden alma sıkıntısını yaşamadan oradan ihtiyaçları kadarını alırlardı.

Yine imkân sahipleri; bakkallara gider, veresiye defterinden borçluların borçlarını ödeyip sildirirlerdi. Mahrumlar, borçlarını kimin ödediğini bilmezlerdi.

Fatih Sultan Mehmed Han, İslâmî terbiye gören bir mü’minin hâline ne güzel bir misaldir: İstanbul fethinin şehidlerinin ailelerine gönderilecek erzakın; akşamın loş karanlığında götürülmesini kayda geçirmişti ki, bu yardım başkaları tarafından görülmesin ve bu kimseler rencide olmasınlar.

Yine vakıf medeniyetimizde câlib-i dikkat bir vakfiye vardır:

Şam’da kurulan bu vakıf, hizmetkârların hizmet ederken yanlışlıkla kırdıkları tabak ve benzeri eşyayı tazmin etmeyi gaye edinmişti. Böylece; hizmetkârların, efendilerine karşı mahcup duruma düşmemelerini temin ediyordu.

Ne büyük bir incelik ve zarâfet...

Fânî alkışlardan uzak durma hassâsiyetinin en güzel misallerinden birini de Yavuz Sultan Selim Han sergilemiştir.

Muazzam zaferlerle dolu Mısır Seferi’nden İstanbul’a dönüşte; Yavuz ve ordusu, Üsküdar’a gündüz vâsıl olmuşlardı. Yavuz; İstanbul halkının, kendisine büyük bir tezâhürat yapacağını haber aldığından, lalası Hasan Can’a;

“–Hava kararsın, herkes evlerine dönsün, sokaklar boşalsın, ben ondan sonra İstanbul’a gireyim. Fânîlerin alkışları, zafer tâkları ve iltifatları bizi nefsimize mağrûr edip yere sermesin!..” dedi.

Yavuz’u, o korkunç Sînâ çölünde bir arslan; Mısır’a girişte mütevâzı, gözü yaşlı, şükreden bir mü’min; Üsküdar’da kendisini nefs muhasebesiyle yönlendiren ilâhî ve derûnî lezzetlere müstağrak bir derviş olarak görüyoruz.

Bu esnada Hasan Can’a şu mısraları okuyordu:

Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavgā imiş;

Bir velîye bende olmak cümleden âlâ imiş!..

Rabbimiz, toplumun her ferdiyle sevineceğimiz bir bayram lutfeylesin. Ramazân-ı şeriften; affedilmiş, Kadir Gecesi’ni ihyâ ederek, onda müjdelenen büyük ecirlere nâil olmuş şekilde çıkabilmemizi, iki cihanda hakikî ve bâkî saâdetle mesrûr olabilmemizi nasip buyursun.

Âmîn!..