Mîracdan Kalan Hâtıralar

Kıssalardan Hisseler

Yüzakı Dergisi, Yıl: 2024 Ay: Şubat, Sayı: 228

ÖYLE SIKINTILAR Kİ…

Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“O gece (mîrac gecesinde) Abdurrahmân bin Avf’ı gördüm. Cennete, oturduğu yerde emekleyerek giriyordu. Ona dedim ki:

«–Niçin bu kadar ağır geliyorsun?»

Dedi ki:

«–Yâ Rasûlâllah! Malımın hesabı dolayısıyla, çocukları bile ihtiyarlatacak kadar ağır sıkıntılar geçirdim. Öyle ki, bir daha sizi göremeyeceğimi zannettim…» (Muhammed Pârisâ, Faslu’l-Hıtâb, s. 403)

Abdurrahmân bin Avf -radıyallâhu anh-, Medine’ye hicret etmiş ve zengin olmuştu. Bir gün kulağına bu haber geldi. Hemen Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-’nın yanına giderek, Hazret-i Peygamber’den böyle bir hadîs-i şerîfin vârid olup olmadığını sordu. Vârid olduğunu öğrenince, Abdurrahmân bin Avf Hazretleri, o sırada Şam’dan yeni gelmiş bulunan kervanını olduğu gibi derhâl Allah yolunda infâk eyledi. (Ahmed, XLI, 337; Heysemî, Keşfü’l-Estâr an Zevâidi’l-Bezzâr, III, 209)

HİSSELER

Mîrâc-ı Nebî, Rasûlullah Efendimiz’e Cenâb-ı Hakk’ın en büyük ikramlarından biridir.

Bildiğimiz kadarıyla diğer peygamberlere böyle bir taltif ve iltifat vâkî olmamıştır. Âlemlerin Rabbi’nin huzûruna, Sidre-i Müntehâ’ya, mele-i âlâya, cennet ve cehennemden ibretli manzaraların temâşâsına kadar uzanan bu muazzam yolculuk; sadece Rasûl-i Ekrem Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e lutfedilmiştir:

  • Kur’ân-ı Kerim…
  • Kadir Gecesi…
  • Şefâat-i Uzmâ…
  • Makām-ı Mahmûd…
  • İsrâ ve Mîrac…

Her biri, Rasûlullah Efendimiz’e mahsus ilâhî muhteşem ikramlar…

Böyle şanlı bir peygambere meccânen / hiçbir bedel ödemeden ümmet olduk. Bu nimete vefâmız ve şükrümüz nicedir?

Fahr-i Kâinât Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu muhteşem yolculuktan birçok hâtıralarla dönmüştür. Bunlardan biri de zikrettiğimiz Abdurrahmân bin Avf -radıyallâhu anh- hakkındaki haberidir.

Bu kıssanın hissesi, nâil olduğumuz mal ve servet nimetlerinin hesabının ne kadar ağır olduğuna bir nümûne oluşundadır. Abdurrahmân bin Avf gibi, Peygamberimiz’in medh ü senâ ettiği hayırlar işlemiş ve cennetle müjdelenmiş bir sahâbînin emekler vaziyette görülmesi ve ifade ettiği hesabın güçlüğünü anlatan sözler bizlere ibret olmalıdır.

Fahr-i Kâinât Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mîrac manzaralarıyla alâkalı bir başka hadîs-i şeriflerinde de şöyle buyurmuşlardır:

“(Mîrac esnasında) cennetin kapısında durup içeri baktım. Oraya (erkence) girenler ekseriyâ fakirler idi. Zenginler de (hesap vermek için) mahpus idiler…” (Buhârî, Rikāk, 51; Müslim, Zühd, 93)

Dünyada ekseriyâ fakirler, zenginlere gıpta ederler. Bu hadîs-i şeriflerden anlıyoruz ki, nâil olunan nimetlerin hesabını vermek asla kolay değildir. O hesabın zorluğuyla karşılaşınca, nice insan;

“–Keşke dünyada malım daha az olsaydı da bugün hesabım daha kolay olsaydı!” diyecektir.

O hâlde bir mü’min; zenginliğe gıpta etmemeli, kendisi hakkında hangisinin hayırlı olduğunu bilmediğinden, hâle rızâ içinde bir ömür sürmelidir.

Mü’minin zenginlikle imtihanı; helâlden kazanıp, israf ve pintilikten uzak, riyâzat içinde bir hayat sürerek, ihtiyaçtan arta kalanı infâk etmektir.

Eğer bir mü’min bu vazifeyi hakkıyla yerine getirebilirse; «ağniyâ-i
şâkirîn»
den olur ki, onlar hakkında da hadîs-i şeriflerde şu medh ü senâlar vârid olmuştur:

“Yalnız şu iki kimseye gıpta edilir:

  • Allâh’ın kendisine ihsân ettiği malı, Hak yolunda harcayıp tüketen kimse;
  • Allâh’ın kendisine verdiği ilimle, yerli yerince hükmeden ve onu başkalarına da öğreten kimse.” (Buhârî, İlim, 15, Zekât, 5, Ahkâm, 3, İ‘tisâm, 13, Tevhîd, 45; Müslim, Müsâfirîn, 268)

“Sâlih bir kimsenin elinde bulunan helâl ve faydalı mal ne güzeldir.” (Ahmed, IV, 202)

Mü’minin yoklukla imtihanı ise; sabır ve rızâ içinde, muvâzeneyi bozmadan hareket etmektir.

Abdurrahmân bin Avf Hazretleri’nin, Hazret-i Âişe’den bilgiyi te’yîd edip tekrar bol bol infâka girişmesi de, bir sahâbînin kalbî heyecanını ne güzel aksettirmektedir.

Sahâbîler, Kur’ân-ı Kerim’de rızâ-i ilâhî ile müjdelendiler. Peygamber Efendimiz’in müjde ve iltifatları oldu. Ancak onlar bu müjdelere güvenerek, asla gevşemediler. Kendilerine derece ve kıvam kazandıracak fedâkârlıkları, cömertlikleri, ibâdet ve tâatleri hiçbir bezginlik, tembellik ve fütur göstermeden büyük bir şevk ile yerine getirdiler.

Meselâ;

Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri; o güne kadar nice hizmetleri ve fedâkârlıkları olduğu hâlde, seksen küsur yaşında iki kere İstanbul seferine katıldı. İkincisinde İstanbul önlerinde vefât ederken;

“–Beni, adımınızı atabildiğiniz en son noktaya defnedin! Tâ ki, benden sonra gelecek İslâm askerleri daha öteye gitsinler.” dedi.

Peygamberimiz’in mîracda gördüğü diğer manzaraları da ibretle okumalı ve bu îkazlar vesilesiyle takvâmızı artırmalıyız:

FÂİZİN GETİRDİĞİ HELÂK

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz anlatır:

“Mîrac gecesi, bir kısım insanlara uğradım ki, karınları evler gibi iri idi. Karınlarının içi yılanlarla doluydu ve bunlar dışarıdan görünüyordu.

Ben;

«–Ey Cibrîl! Bunlar kimlerdir?» diye sordum.

«–Bunlar fâiz yiyenlerdir!» cevabını verdi.” (İbn-i Mâce, Ticârât, 58)

Fâiz; parayı elinde tutanların, ona ihtiyaç duyanların bulunduğu sıkıntılı hâli istismâr etmesi demektir.

Zenginin, muhtaç ile imkânlarını paylaşmak, ona yardım etmek bir tarafa; onu sömürerek, hem de hiçbir şey yapmadan fâizli borç vererek daha zengin olmaya çalışmasıdır. Fâizli borcu ödemeye çalışırken; zaten başta muhtaç olan kişi, daha da muhtaç duruma düşecektir. Borcu kat kat büyüyecektir.

Âyet-i kerîmede; îkazlara rağmen fâiz yemeye devam etmenin; «Allah ile savaş»a girişmek olduğu bildirilmiştir. (Bkz. el-Bakara, 279)

Sonsuz güç ve kudret sahibi Cenâb-ı Hak ile savaşmaya kalkmak, en rezil mağlûbiyete dûçâr olmak demektir.

Kapitalist, liberal feylesofların fikirleri üzerine binâ edilen günümüz iktisâdını temel alarak;

“Fâizsiz ekonomi yürümez!” lâkırdısını söyleyenler, İslâm’ın muâmelât ve ticaret hukuku sahasındaki zenginliğinden bîhaber olan gafil kişilerdir. İslâm’da finansa ihtiyaç duyanların istifâde edebileceği, ortaklık, mudârebe / emek sermâye ortaklığı, selem ve benzeri imkânlar vardır.

İslâm büyükleri, fâiz yiyen gafil mü’minlerin şu iki fecî âkıbetten birine düştüklerini tecrübeleriyle görmüş ve tespit etmişlerdir:

Fâize girenler;

  • Ya eldeki helâl mallarını da kaybederek, iflâsa sürüklenirler,
  • Yahut dünyevî olarak zarar görmez fakat gitgide îmanlarını kaybederler.

Maalesef; kıyâmet alâmetlerinin birçoğunun artık zuhûr ettiği asrımızda, kredi kartları ve tüketici kredileri yüzünden fâize bulaşmayan pek az insan kalmıştır.

Bir mü’min; kanaatkâr olmalıdır. İmkânlarına göre sade bir hayat yaşamalıdır. Ödeyemeyeceği borçlara girmemelidir.

Elinde ihtiyaçtan fazla imkân bulunan bir mü’min ise, ihtiyaç sahibi mü’min kardeşlerini fâizli kredi ve benzeri zarûretlere düşürmemek için, karz-ı hasen vermeli, destek olmalıdır.

KARZ-I HASEN

Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurur:

“Mîrac gecesinde cennetin kapısı üzerinde şu ibârenin yazılı olduğunu gördüm:

«Sadaka on misliyle, borç vermek ise on sekiz misliyle mükâfatlandırılacaktır.»

Ben;

«−Ey Cibrîl! Borç verilen şey niçin sadakadan daha üstün oluyor?» diye sordum.

«−Çünkü, sâil (çoğu kere) yanında para olduğu hâlde sadaka ister. Borç isteyen ise, ihtiyacı sebebiyle talepte bulunur.» cevabını verdi.” (İbn-i Mâce, Sadakât, 19)

Tabiî ki;

Menfaatperest ve egoist insanlar, paralarını karşılıksız olarak muhtaç bir kimseye borç vermek istemezler. Hâlbuki; kardeşinin sıkıntısını giderenin, Allah, en çok ihtiyaç duyduğu anda mahşer gününde sıkıntısını giderir.

Âyet-i kerîmede fâiz ile sadakanın karşılıklı zikredilmesi câlib-i dikkattir:

“İnsanların mallarında artacağını düşünerek verdiğiniz herhangi bir fâiz, Allah katında artmaz.

Allâh’ın rızâsını isteyerek verdiğiniz zekâta gelince; işte zekâtı veren o kimseler, evet onlar (sevaplarını ve mallarını) kat kat arttıranlardır.” (er-Rûm, 39)

Zekâtı vermemenin felâketi hakkında ise yine mîrac gecesi, Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gösterilen manzara şudur:

CEHENNEMDE OTLAYANLAR!

“(Mîrac gecesinde); keçi, koyun gibi dolaşan, zakkumu, dikenli otları, cehennemin çakıl ve taşlarını yiyen bir milletin yanına geldim.

«–Kimdir bunlar?» dedim.

Cibrîl;

«–Bunlar, mallarının zekâtını vermeyenlerdir. Allah onlara asla zulmetmedi. Allah kullarına zulmetmez!» dedi.” (Taberî, XV, 18-19)

Kur’ân-ı Kerim’de de, mahsullerin zekâtı olan öşrü vermemeye karar veren Ashâb-ı Darvan’ın hâli misal verilir.

Onların babaları, çok cömert bir insandı, bereketli tarlasının öşrünü bol bol verir ve fukarâyı sevindirirdi. Bu cömert zât vefât edince, pinti evlâtları öşür vermemeye yemin ettiler. Sabah erkenden gidip mahsulü kaldırmak üzere sözleştiler.

Fakat gece Cebrâil -aleyhisselâm-, Cenâb-ı Hakk’ın emriyle gidip o bahçeyi yaktı ve kül eyledi.

Kardeşler, tarlalarına gittiklerinde bütün tarlanın küle döndüğünü görünce önce yolu şaşırdıklarını sandılar. Sonunda gerçeği anlayıp dizlerini dövdüler.

Bugün de zekâtını, öşrünü vermeyenlerin dükkânları, tarlaları yanmasa da, ânî hastalıklar, kazalar ve benzeri çeşit çeşit iptilâlarla dünyada da ceza görürler. Âhiretteki ceza ise çok daha ağırdır.

EYTÂM ve ERÂMİL

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; mîracda bir topluluğa uğradılar ve gördüler ki, onların dudakları deve dudağı gibidir. Birtakım vazifeli memurlar da onların dudaklarını kesip ağızlarına taş koyuyor.

“–Ey Cibrîl! Bunlar kimlerdir?” diye sordu.

Cebrâil -aleyhisselâm-;

“–Bunlar, yetimlerin mallarını haksızlıkla yiyenlerdir!” dedi. (Taberî, XV, 18-19)

Âyet-i kerîmede de yetimlere haksızlık edenler hakkında şöyle buyurulmuştur:

“Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, aslında karınlarına sadece ateş doldurmuş oluyorlar. Onlar pek yakında çılgın alevli bir ateşe gireceklerdir.” (en-Nisâ, 10)

Yetimler, ümmete emânettir. Dul, yetim, öksüz, garip ve kimsesizlere ümmet-i Muhammed sahip çıkmalıdır.

Ecdâdımız eytâm ve erâmil (yetimler ve dullar) için vakıflar kurmuştur. İslâm’ın hayatın her safhasında yaşandığı şanlı mâzîmizde; müslüman mahalle, muhtevâsındaki dul ve yetimlere sahip çıkar, onların yokluk ve kimsesizlik sebebiyle, yanlışa düşmesine fırsat vermezdi. Öksüz kızların çeyizleri, mahalle halkı tarafından elbirliğiyle hazırlanır, bu evlâtlar münasip bir delikanlıyla evlendirilip hayata kazandırılırdı.

Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz;

“Ben ve yetimi himâye eden kimse cennette şöylece beraber bulunacağız.” buyurmuş ve işaret parmağıyla orta parmağını, aralarını biraz aralayarak göstermiştir. (Buhârî, Talâk, 14, 25; Edeb, 24)

Ancak unutulmamalıdır ki;

Yetimlere bakmak; onlara bir çikolata verip geçmek değildir. Yetimlere sahip çıkmak; onlara güzel ahlâk kazandırmak, tahsillerini İslâm karakter ve şahsiyetini kazandıracak şekilde takip etmektir.

Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu cihandaki son sözleri, namaza hassâsiyet îkāzıyla beraber şu cümlelerdir:

“–Emriniz altındaki insanlar hakkında Allah’tan korkun, iki zayıf hakkında Allah’tan korkun:

  • Dul kadın ve yetim çocuk.” (Beyhakî, Şuab, VII, 477)

Bu vazifeyi hakkıyla yerine getirebilmek için, nâil olunan nimetlerin hesabını tefekkür ederek, onları nefse tahsis etmekten kaçınmak ve ihtiyaçtan arta kalanı infâk etmek prensipleri çok mühimdir.

İçtimâî hayatta en çok dikkat edilmesi gereken ise lisânımız ile yaptıklarımızdır:

GIYBETİN CEZASI

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle nakletmektedir:

“Mîrâca çıkarıldığımda, bakırdan tırnaklarla yüzlerini ve sadırlarını tırmalayan bir topluluğa rastladım.

«–Ey Cebrâil! Bunlar kimlerdir?» diye sordum.

«–Bunlar, (gıybet ederek) insanların etlerini yiyen ve onların ırzlarına (şeref ve haysiyetlerine) dil uzatan kimselerdir.» cevabını verdi.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 35/4878; Ahmed, III, 224)

Âyet-i kerîmede de buyurulur:

وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍۙ ۝١

“Arkadan çekiştirmeyi (yani gıybeti), yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay hâline!” (el-Hümeze, 1)

Gıybet; mü’min kardeşinin gıyâbında, yani onun olmadığı yerde, kendisinden onun hoşlanmayacağı şekilde bahsetmektir.

Cenâb-ı Hakk’ın ölü kardeşinin etini yemek diye tarif ettiği bu çirkin ve iğrenç günahın kökünde de kibir vardır.

Gıybet eden gafil; kendini beğenir ve dedikodusunu ettiği kardeşini hor görür. Gıybet ederken nefsi;

“–Bende şu kötü hâl yok, ama filâncada var.” şeklinde, kendini övmeye ve başkasının ayıbını arayıp ortaya dökmeye çalışmaktadır.

Gıybet eden gafiller, söylediklerinin doğru olduğunu iddia ederek, kendilerini avuturlar. Hâlbuki söyledikleri yalan ise; o zaman hem gıybet, hem iftira etmiş olurlar.

Doğru dedikleri de ekseriyâ zandan ibarettir. Sû-i zan (kötü düşünmek) ve tecessüs (ayıpları araştırmak) gıybete düşüren yolun kaygan taşlarıdır.

Gıybet, bâtınî haramlardandır.

Birçok mü’min, içki ve hınzır eti gibi zâhirî haramlardan dikkatle kaçınırken; bâtınî haramlar olan gıybet, yalan ve söz taşıma gibi hususlarda çokça gaflete düşer. Hâlbuki, her ikisi de haramdır, her ikisinden de bir mü’min tiksinmeli ve uzak durmalıdır.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in mîracda seyrettirildiği mahşer ve ötesinden daha birçok nakilleri vardır.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu rivâyetlerde;

  • Namazı terk edenlerin başlarının kayalarla parçalandığını,
  • Zinâkârların, kokuşmuş leşler yediklerini,
  • Söylediklerini kendisi yapmayan hatiplerin, ateşten makaslarla dudaklarının veya dillerinin kesildiğini,
  • Zinâ eden ve çocuklarını katleden kadınların, göğüslerinden ve ayaklarından asıldıklarını bildirmiştir. (Bkz. Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, 2/397-399; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 1/66-68; Taberî, XV, 18-19)

Mîrâcı anlatan Necm Sûresi’nde;

فَاَوْحٰٓى اِلٰى عَبْدِه۪ مَٓا اَوْحٰىۜ ۝١٠

“Allah, kuluna vahyedeceklerini vahyetti.” (en-Necm, 10) buyurulur.

Demek ki;

Fahr-i Kâinât Efendimiz’in bildirdikleri, elbette bizim kaldırabileceğimiz kadarıdır. Zira Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:

“…Allâh’a yemin ederim ki benim bildiklerimi bilseydiniz; az gülerdiniz, çok ağlardınız… (Evlerinizden) sahrâlara dökülüp Allâh’a yüksek sesle yakarışta bulunurdunuz.” (İbn-i Mâce, Zühd, 19)

Dolayısıyla;

  • Vereceği kederle çocukları dahî ak saçlı ihtiyarlara döndürebilecek kadar,
  • Sert ve abus,
  • İnsanları sarhoş gibi şaşkın bir hâle getirecek,
  • Dehşetinden ötürü annelerin emzirdikleri evlâtlarını dahî terk edecekleri,
  • Babanın evlâttan, evlâdın babadan ve yakınlarından kaçacağı… O müthiş güne hakkıyla hazırlanmak lâzımdır. O gün hakkında Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den rivâyet edilen bu örnekler, ancak bir avuç misaldir.

İsrâ ve Mîrac hâdisesinden hikmetler ve hisseler zikretmeye devam edelim:

MAĞSUB ve MUKADDES BELDE

Mîrâcın başlangıcı olan İsrâ yani gece yürüyüşü, Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya doğru olmuştur. Yani iki tevhid merkezi, iki mukaddes mâbed arasında…

Demek ki;

Cenâb-ı Hak; tevhîdin merkezlerine dikkatimizi çekmekte, bizi tevhîde davet etmektedir.

Maalesef bugün mîrâcın kutlu zemini olan Kudüs-i şerif, zâlimlerin işgali altındadır. Orada ve çevresinde; hukuku ve insanlığı hiçe sayan zâlimler, büyük cinayetler işlemektedir. Mescid-i Aksâ’yı yıkma hayalleri kurmaktadır.

Kudüs, müslümanların mağsub / gasp edilmiş bir mübârek şehridir.

Kudüs, Hazret-i Ömer’in hilâfeti zamanında fethedildi. Müslümanların idaresinde, sulh ve selâmet içinde asırlarca yaşadı.

İslâm dünyası, Şiî fitnesiyle sarsılınca; Fâtımîlerin idaresindeki Kudüs 1099’da haçlılar tarafından işgal edildi. Binlerce müslüman katledildi.

Bir asır sonra Nûreddin Zengî, Salâhaddîn-i Eyyûbî ve sonrasında Selçukluların üstün gayret ve fedâkâr cihadlarıyla Kudüs tekrar İslâm’ın bağrına döndü.

Yavuz Sultan Selim Han’ın şark seferinde; Kudüs, Osmanlı topraklarına dâhil oldu, bu vahdet içinde kuvvet tecellî etti.

Müslümanların hüküm sürdükleri zamanlar, dâimâ huzur ve saâdet devirleri oldu.

Birinci Cihan Harbi’nde müslümanların birlik ve beraberliği kaybetmeleri neticesinde, birçok İslâm beldesiyle beraber Kudüs de gayr-i müslimlerin mandasına / idaresi altına geçti ve onların Filistin’i yahudilere peşkeş çekmesi neticesinde, bir asırdır devam eden cinayetler, zulümler ve katliâmlar başladı. Birleşmiş Milletler’in kararlarına aldırış etmeyen, zâlimlerce semirtilip şımartılan bu gaddar güruh, tarihteki Firavun ve Nemrut gibi bebekleri katlederek, dünyevî saltanatını sağlamlaştırmaya çalışıyor.

Hâlbuki;

Allâh’ın izniyle, zamanımızdaki zâlimlerin âkıbeti de, geçmişteki zâlimlerden farklı olmayacaktır.

Cenâb-ı Hak, Câlût karşısında Tâlût ordusuna ve Ebû Cehil ordusu karşısında Ashâb-ı Bedr’e yardım etmiş, nice az toplulukları, kendilerinden kat kat kalabalık ordulara karşı muzaffer eylemiştir.

Lâkin;

Cenâb-ı Hakk’ın yardımının tecellî etmesinin bir şartı vardır: O’na hakkıyla kulluk etmemiz.

Biz müslümanlar; ibâdette, tâatte, muâmelâtta Allâh’a tam bir kulluk edebilirsek, Bedir’de olduğu gibi ilâhî yardımlar -bi-iznillâh- tecellî edecektir.

Mîracda vasıtasız olarak vahyedildiği bildirilen «Âmenerrasûlü» bize şunu telkin eder:

سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا

“İşittik ve itaat ettik!” diyerek, teslîmiyet içinde kulluk edenlerin son niyâzı;

اَنْتَ مَوْلٰينَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ

“Sen bizim mevlâmızsın (sahibimiz ve yardımcımızsın), kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et! / Bizi muzaffer eyle!” şeklinde olacak ve Allâh’ın izniyle bu duâ müstecâb olacaktır.

Nitekim;

1799’da bölgeyi işgal etmeye kalkan ve o güne kadar mağlûbiyet görmemiş olan Napolyon’u, Filistin’de Cezzar Ahmed Paşa ve askerleri mağlûp edip püskürtmüşlerdi.

EN ZOR ANDA…

Nitekim Rasûlullah Efendimiz’in mîrac ile taltif edildiği günler de; Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in risâlet hayatındaki belki en zor, en mahzun günleriydi.

Bi’setin 10’uncu senesinde amcası Ebû Tâlib ve kıymetli zevcesi Hazret-i Hatice Vâlidemiz birkaç gün arayla vefât ettiler.

Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; bilhassa Hazret-i Hatice’nin vefâtıyla öyle müteessir olmuştu ki, sahâbe-i kiram o yıla; «Senetü’l-Hüzün» adını verdiler.

Himâyesiz kalan Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; Mekke’de çok daha ağır bir baskı ve zulüm altındaydı. Bir ümitle tebliğe gittiği Tâif’te de çok çirkin, ağır ve gaddarca bir muâmeleyle karşılaştı. Tâifli bedbahtlar; o mübârek insanı dinlemek yerine, taş yağmuruna tutturdular. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek ayakları kan revan içinde kaldı.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; işte bu zorlukların zirveye çıktığı günlerde «İsrâ ve Mîrac» yolculuklarına mazhar oldu.

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin buyurduğu gibi:

Hiç ummadığın yerde,

Nâgâh açılır perde,

Derman erişir derde;

Mevlâ’m görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

Âyet-i kerîmede buyurulur:

فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًاۙ ۝٥ اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًاۜ ۝٦

“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.” (el-İnşirâh, 5-6)

Demek ki;

Sabrın sonu selâmettir.

İbâdette, nefis tezkiyesinde, İslâm’ın kaidelerini hayata geçirmekte, hizmet ve gayretlerde yaşanan zorluklar kolaylığa, karşılaşılan zahmetler rahmete inkılâb edecektir. Yeter ki sabr-ı cemîl gösterilsin.

Cenâb-ı Hak, İsrâ ve Mîrac hâdisesinin sonsuz ibretlerinden hisseler alabilmemizi nasîb eylesin.

Bizlere, mîrac hediyesi olan namazlarımızda mîracdan duyuşlar bahşeylesin.

Mîrâcın zemini olan Kudüs’ü zâlimlerden halâs eylesin.

Âmîn!..